şükela:  tümü | bugün
  • soluk soluğa bırakır.
  • tüketim toplumu, brazil ve 'günümüz' diyeni sikerim, coffee table philosopher diyebilme hakkınız mahfuz.

    bu herze benim büyük komedim, orospu sinemalarım. iyelik kesbettim, günah çıkarttım, rakı koyun, efendi olun. öyle kendini çok önemseyip, aman da yaşanmışlıklar (bu sözcüğü ilk kim türettiyse), siksoklar, işte arta kalırsa çılgın deneyimler, akıllara durgunluk veren 'arkadaşlarlayız' parantezinde jeunet sekansları, bütünüyle derinlikli görünüp manidarlık estiren beat fragmanları, rokenkoklar, çadırlar, herkesin içtiği ucuz şaraplardan yalnız bana münhasır mallarmé imgeleri demeyeceğim elbet. onu diyenlere biçilen aşmış, uçmuş, bu gezegenden değillere nasıl öğürmüşsem, hep 'yavaş' ile anılmış anılacak ozu'nun bakushû'da dediği "çok fazlasını istememeliyiz"le bungunlaştım ani. ulu-çekik isteme, demiyorsa da ve ünlemiyor, bağırmıyorsa hatta inceden kadir savun tembihi çekiyor, gereklilik çekiminden uzak eleğini asmış arif adam gibi tınlıyorsa da durunamadım. popüler kültür bebeğim; izlediğim en komik karakter olan ulysses everett mcgill gibi briyantinle mutlu olamadım. star wars izlememiş olmakla övünebilecek düzeye geldiysek yarra yeringli espriler zamanıdır: ben hız zehri emzirip sessizliği önlüyor diye diskoya bir türlü gönüllü gidemedim. burada kalkıp somutsallaştırabildiğim genel bir kanıyı tanı diye, tanım diye, aşı diye, deva diye ölçek ölçek kime sunayım? bu asude ahvâl içre beni naiflikle ödüllendirecek birkaç safdile ne gerek yahut ne zaman karaokeden yeteri hazzı alamamış birisi için 'o bambaşka kafalarda a-abi' diye terennüm edecek birkaç ham insan çıksın? sosyal medya konusunda kafama denklerle kafayı gözü yardım diye, gülmek kadar sevdiğim yoktu bu gece de içmedim diye, geçtiğimiz ay çok iyi kitaplar okudum hiçbirinden size söz etmem diye, hızlı yaşadım daha hızlı öleceğim diye, sigaraya koşmak endorfine koşmak diye, sözün gerçeği söylemeye yeltenip lâl olduğu yerde psikanaliz demeyelim.

    size bir sır:

    dünyayı amerika değil, metrobüste oturanlar yönetiyor.
  • hizli kosup bokun seyrek dusmesine neden olacak hadisedir.
  • kaldırımda hızlı yürürsünüz çünkü yavaş yürüyenlere pek tahammülünüz olmaz , yıllardır hızlı konuşuyorsunuzdur zaten , yapacağınız her işin hızlıca sonlanmasını istersiniz , hızlı düşünür hızlı uygularsınız.

    bildiğiniz bir işi başkası yapmaya çalışırken tahammülünüz pek olmaz , yorgun değilseniz evde oturmak hiç size göre değildir. günlük 15 dakika da olsa dışarı çıkmak ister bu bünyeler.

    dans etmeniz bile hızlıdır , insanlar ayak uydurmakta zorlanır.

    hızlı yaşamak daha fazla hatalarla dolu bir hayat demektir fakat insanlardan genel olarak 1 adım önde olduğunuz için kıçınızı anca toplarsınız.

    sonuçta elinize geçen birşey olmaz , sadece kendinizi yıprattığınızla kalırsınız.

    hayatınızın arka fonunda da mazeretim var asabiyim ben çalar.
  • genç ölmeyi gerektirmez.

    tamam kabul ediyorum. sakin olmak lazım. dahası, fevri olmamak lazım. lâkin bu düsturlar herkes için bir değil. değil işte. benim gibi, hayatınızın son 3 yılını durarak, hatta bekleyerek geçirdiyseniz, mevcut süre sonundaki hızınıza siz bile inanamıyorsunuz. misal bu aralar birkaç kez daha yolculuk edersem şehirlerarası, edward norton'ınki gibi single serving arkadaşlar edinmeye başlayacağım artık.

    ayrıca gidişlerim-gelişlerim zaman zaman inişlerim çıkışlarıma dönüşüyor. ama yine de bu durumdan şikayetçi olmadığımı farkettim. çünkü bir şekilde yürüyorum, hatta koşuyorum. belki biraz fazla tırmalıyorum yırtmak için. ama en azından beklemiyorum. (aramakla ilgili durum şudur: bulana kadar sürer.)

    ve sözümü behzat ç.'den bir alıntıyla tamamlıyorum: yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyidir.

    tecrübeyle de sabit bu.
  • yurtta doğum günü kutlayıp ardından club a gitmektir. bununla kalmayıp boş durmadan kızlı erkekli dans edip* yurda geri gelmektir. bunların hepsini 5 saatte yaşamak ise ayrıcalıktır.
  • cluba gidip, damsız giremeyip, eve geri dönmektir.
  • genç ölmekle vuku bulan eylem.
  • ne yaşadığını anlayamama, sindirememe, tadına varamama nedeni.

    saatlere yetişmek zorunda olmamak için ne yapsak da yavaşlama lüksüne erişsek?

    sert koşullardaki zoraki maratonlardan ne yapıp da kurtulsak?

    çok hızlı her şey. ben hızlı yaşamak istemiyorum. süresizlik olsun.
    toprağa basabileyim. bastığımda ayak sesimi duyabileyim.
    yollarda istediğim hızdaki ritmde giderken her adımımın tadını çıkarayım.
    bana süre tutulmasın. süre beni tutmasın. ben süreyi tutmayayım. onu hiç tanımayayım.

    bir şeyler çok zamanda az geçti.
    bir şeyler çok zamanda hiç geçmedi.
    çünkü hızlı yaşantı, hiç yaşamaya izin vermeden hepsinin üstünden geçti.
    çok zaman, hızlı yaşamaktan boşa geçti.
    çok zaman, hiç zaman oldu, -yandı bitti kül oldu gitti.

    ben baktığım denizi göremedim. seyrettiğim manzarayı hafızama çizemedim. rüzgarın sesini ezberleyemedim. tam çiçeklerin yüzüne bakmak için eğilmişken, ellerimden tutup çekilip “hadi, gidiyoruz.” dendim.
    hep gittiğim halde hiç gidemedim.
    hep gittiğim halde hiçbir yere gidemedim.
    hep koştuğum halde ulaşmadım.
    o filmlerdeki sabit döngülü hareketleri belirlenmiş sahaya atılmış, iradesi göstermelik figürlerden biriyim.

    şimdi süreyi durdursam? o sürmese? ben sürsem?

    içeriden yıkılması gereken “the wall”lar/duvarlar sadece kuzeyde değil; güneyde, batıda, doğuda, kuzeybatıda, kuzeydoğuda, güneybatıda, güneydoğuda. en az sekiz ejderha lazım.
    ya da sekiz ejderha gücünde bir ejderhayla, sekizgenden daireselleşmiş çemberin üzerinde ilerleyerek yıkmak daha iyi bir atak.

    duvarlar yıkıldığında süresizlik imparatorunun bizzat kendisi alkışlayıp karşılayacak. gülerek; “tatsız hızlara boyun eğmemekte ısrar edenler, tatlı hazları hak edenlerdir!” diyecek.