şükela:  tümü | bugün
  • aramaya inandığım kadarıyla bu konudaki başlıklar tam olarak ihtiyaç karşılar nitelikte değil. aynı konsept var ise taşınabilir.
    ilgililere tavsiye niteliğinde, arşiv olarak toparlamaya başladığım, şurada vakit buldukça paylaşmaya, kısa bilgiler vermeye çalıştığım ve burada tek çatı altında toplanmasının faydalı olacağını düşündüğüm filmler.entrylerin can sıkıcı boyutta uzun olmaması adına parça parça yazacağım.(açıklamalar spoiler içermemekte) şimdilik;

    naked(1993)-mike leigh-ingiltere
    filmin yönetmenin filmografisindeki en iyilerden olduğunu düşünüyorum. manchester'da başı derde girip londra'ya gitmek zorunda kalan johnny'nin hikayesi. günlerce londra sokaklarında dolaşan johnny'nin, tanıştığı insanlarla olan varoluşçu, sorgulayıcı, modern hayata ilişkin gerçekçi yaklaşımlar içeren diyalogları oldukça başarılıydı. genel itibariyle diyaloglara dayanan filmde bazı klişeler yer almış olsa da yönetmen buna film içinde cevabını veriyor; 'her klişenin içi gerçeklerle doludur.' özellikle güvenlik görevlisiyle aralarında geçen diyaloglar oldukça keyifli ve düşündürücüydü. başrolde izlediğimiz david thewlis'in performansı filmin başarısında önemli rol oynuyor bana göre. ve ayrıca filminin müziklerinin atmosfere olan katkısı da oldukça fazla. film başarısını, cannes film festivali'nden en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu dalında ödülle dönerek taçlandırdı.

    le passe(2013 )-asghar farhadi-fransa
    iranlı yönetmenden yine muhteşem bir aile draması. 4 yıldır ayrı olduğu eşinin daveti üzerine, boşanma belgelerini imzalama amacıyla tahran'dan paris'e dönen ahmed'in ve paris'te kaldığı süre boyunca filmdeki tüm karakterlerin içinde bulunduğu çıkmazı izliyoruz. yönetmen her filminde olduğu gibi bu filminde de karakterler arası çatışmayı, haklı/haksız, suçlu/suçsuz kavramını başarılı bir olay örgüsüyle ele alıyor. bunu bu kez karakterlerin geçmişle, gelecekle ve birbirleriyle olan yüzleşmelerini, pişmanlıklarını ele alarak bize yansıtıyor. yine izleyici ve karakter arasındaki bağı çok güçlü kurup, her karakterle empati yapma ve filmin içine girmeyi izleyici açısından kolaylaştırıyor. oyunculuklar ayrıca muazzamdı. iranlı aktörün yanı sıra the artist'te izlediğim berenice bejo ve un prophete'te izleyip beğendiğim tahar rahim'i görmek hoştu. ancak ben buna rağmen, iran kültürünü, coğrafyasını muazzam yansıttığını düşündüğüm asghar farhadi'nin, aynı filmi iran'da ve iranlı oyuncuların yoğunlukta olduğu ekiple çekmesini tercih ederdim. yine de her filminin kesinlikle izlenmeye değer olduğunu düşündüğüm yönetmenin en iyi işlerinden.

    antichrist(2009)-lars von trier-danimarka
    danimarkalı yönetmenin en çarpıcı filmlerinden. senaryosu üzerinde danimarka sinemasının güçlü filmlerinin senaryosunda imzası olan anders thomas jensen ile beraber çalışıyorlar. geçirdikleri travmatik bir olay sonrası içine girdikleri ruh halini kendi içlerinde tedavi etmek amacıyla, eden ormanları'ndaki bir evde yaşamaya başlayan terapist erkek karakter ve eşi arasındaki tedavi sürecini izliyoruz. hikayenin çok büyük bir kısmı bu iki karakter arasında geçiyor ve iki oyuncu da tam manasıyla döktürüyor. filmin içeriği hakkında çok detaylı okumalar ve incelemeler yapılabilir. film hem içerik hem içinde yer alan sahneler sebebiyle vizyona girdiği sene tartışma konusu olmuştu, ben de izlemeyenler için uyarı niteliğinde belirtebilirim, kişiye göre değişmekle birlikte izlemeden önce rahatsız edici sahnelerin varlığı göz önüne alınmalı, herkese uygun olmayabilir. film benim izlediğim en karanlık filmlerdendi. yönetmen anlatmak istediklerini farklı şekilde ele almış, çok ilginç bir deneyimdi. özellikle açılış ve kapanış sahnelerinin hem çekim tekniğini hem müziğini inanılmaz buldum.

    yazgı(2001)-zeki demirkubuz-türkiye
    zeki demirkubuz'dan başarılı bir uyarlama. yönetmenin albert camus'a ait yabancı kitabından esinlendiği filmin, filmografisindeki en iyilerden olduğunu düşünüyorum. özellikle serdar orçin'in karakterle olan uyumu muhteşemdi, filmi bir üst seviyeye çıkarıyor bana göre. bu filmle altın portakal film festivali'nde layık görüldüğü jüri özel ödülünü sonuna kadar hak ediyor. bu tarz rollerin altından iyi kalkıyor serdar orçin.( bana bu filmdeki rolünü anımsatan ali'nin sekiz günü filmi ve behzat ç. dizisinde de bir o kadar başarılıydı) engin günaydın için de benzer şeyler düşünsem de zeynep tokuş konusunda tereddütlerim var. filmde ayrıca mahalle baskısı, adalet gibi kavramlar başarıyla işlenmiş. zeki demirkubuz sinemasına aşina olmayanlar için güzel bir ilk film tercihi olabilir.

    tambien la lluvia(2010)-iciar bollain-ispanya
    ispanya'nın son dönem başarılı yapımlarından. kristof kolomb'un amerika'yı keşfi konulu film çekmek için bolivya'ya giden set ekibiyle birlikte, yerel halk ve devlet arasındaki 'su' sorunu sonucu ortaya çıkan toplumsal ayaklanmaya tanıklık ediyoruz. çok beğendiğim iki oyuncunun(luis tosar ve gael garcia bernal) varlığı filme izlemem için önemli etkenler olsa da, izledikten sonra gördüm ki aslında başrol onlar değil, yerel halktı. özellikle öncesinde oyunculuk deneyimi olmayan juan carlos aduviri'nin performansı görülmeye değer. filmin bazı sahneleri bana yıllar önce izleyip çok etkilendiğim mel gibson-apocalypto'yu anımsattı ki, bu benim için ayrı bir keyifti. filmin alt metnini çok güçlü buldum. bunun için senaristine bakmamız yeterli; paul laverty. kendisi, bu tür toplumsal konuları çok iyi ele alan ingiliz yönetmen ken loach'un birçok filminde birlikte çalıştığı senarist. ki bu ikili son olarak birlikte çalıştığı i,daniel blake filmiyle bir kez daha başarısını ortaya koydu. ele aldığı sömürü, insan hakları, toplumsal dayanışma gibi konularla izlenmeyi kesinlikle hakeden film, aynı zamanda o sene en iyi yabancı film dalında ispanya'nın oscar adayı.

    ondskan(2003)-mikael hafstrom-isveç
    jan gulliou'nun aynı adlı romanından uyarlanan yapım, başarılı dönem filmlerinden. 1950'li yıllarda isveç'te geçen hikayede, üvey babası tarafından şiddet gören ve yine onun tarafından evden uzaklaştırılıp, yatılı okula gönderilen erik ponti'nin var olma mücadelesini izliyoruz. disiplin kararları üst sınıflarca oluşturulan konsey tarafından verilen okuldaki hiyerarşi, alt-üst ilişkisi, şiddet ve psikolojik baskı olgusu filmde çok başarılı işlenmiş. oyunculuklar ve atmosfer son derece tatmin edici. filmde, vikings izleyicilerinin yakından tanıyacağı gustaf skarsgard(floki)'ı görmek ayrıca hoştu. vizyona girdiği sene, en iyi yabancı film dalında isveç'in oscar adayı olan film, kesinlikle izlenmeyi hak ediyor.

    mandariinid(2013)-zaza urushadze-gürcistan
    gürcü-çeçen savaşının ortasında kalan estonyalı yaşlı ivo'nun hikayesi.izlediğim en naif ve duru savaş filmlerinden biri.savaşın gereksizliği ve anlamsızlığını filmde mükemmel bir anlatımla,mandalinalar üzerinden izliyoruz.filmin ilk saniyelerinde başlayan müzik ise bizi o köye götürüp,filmin bitmesiyle bulunduğumuz ortama geri bırakıyor.

    the lobster(2015)-yorgos lanthimos-yunanistan
    alpeis ve kynodontas'la çıtayı yükselten yönetmenin yine aynı orijinallikte kurgu ve senaryosu olan son filmi.yarattığı distopik dünyayı ve absürtlük dozunu başarılı buldum.sinemaya giderken 'neden colin farrell'ı tercih etti ki?' diye düşünsem de,film sonunda bu durumdan çok da rahatsız olmadığımı farkettim.senenin iyi filmlerinden olduğunu düşünüyorum.

    bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom(2003)-ki duk kim-güney kore
    diyaloglara çok az yer verip çok şey anlatmayı en iyi bilen yönetmenlerden olan ki-duk kim,bunu belki de en iyi bu filminde başarmıştır.görselliğe ve başvurduğu simgesel anlatıma hayran kalmamak elde değil.ben yönetmeni ilk bu filmle tanıyıp,sevmiştim.ilk kez ki-duk kim filmi izleyecekler için harika bir başlangıç olabilir.filmografisindeki en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

    irreversible(2002)-gaspar noe-fransa
    gaspar noe'nin izlediğim ilk ve daha sonra yönetmenin diğer bütün filmlerini izlememi sağlayan filmi.filmin adının ön plana çıkmasında malum tek sekans sahnenin hatrı sayılır etkisi olsa da,bu filmin bütününün de ne kadar etkileyici ve vurucu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

    der untergang(2004)-oliver hirschbiegel-almanya
    joachim fest'in kitabından uyarlanan film, hitler'in bir sığınakta geçirdiği son zamanlarını başarılı şekilde ele alıyor.das experiment'ten de tanıdığımız yönetmen,o filmde de olduğu gibi psikolojik gerilimi bize,filmin neredeyse tamamı sığınakta geçmesine rağmen sürükleyici ve etkileyici şekilde aktarmayı başarmış.bruno ganz'ın oyunculuğu ise haklı olarak filmin vizyona girdiği zamandan beri çokça övüldü.hitler'in insani yönünün,zayıflıklarının bu kadar gerçekçi aktarılmasında payının büyük olduğunu düşünüyorum. nazi almanyası ve hitler konulu filmler arasında en kalitelilerden olduğu rahatlıkla söylenebilir.

    jagten(2012)-thomas vinterberg-danimarka
    thomas vinterberg'in,senarist thomas lindholm ile birlikte çalıştığı,katkı sağladığı tüm yapımlar birbirine yakın kalitede.suistimal edilip,izleyiciye oynanmaya çok uygun,hassas bir konu olan çocuk istismarı konusunu bu denli gerçekçi ve aşırıya kaçmadan ele alarak bir kez daha kendilerine hayran bıraktılar.ve tabi mads mikkelsen'in de filmin bu denli başarılı olmasındaki katkısı tartışılmaz.onun,toplumsal baskının insan hayatı üzerindeki etkisini bizlere çok iyi yansıttığını düşünüyorum.filmi izlerken öfkelenmemek elde değil.danimarka'nın son dönemdeki en sağlam filmlerinden.

    la piel que habito(2011)-pedro almodovar-ispanya
    almodovar'dan türünün kaliteli örnekleri arasında yer almayı hakeden bir psikolojik gerilim filmi.senaryo ve kurgu fazlaca orijinal.yönetmenin en iyi filmi diyemesek de kesinlikle izlemeye değer.

    le tout nouveau testament(2015)-jaco van dormael-belçika
    mr.nobody filminden tanıdığımız yönetmenin son filmi.konusu,kurgusu kesinlikle çok orijinal.böylesine bir senaryonun bu denli naif işlenmesi şaşırtıcıydı.renkleri ve izledikten sonra bıraktığı tat gülümseten türden.keyifle izlerken bir yandan da film boyunca 'ben olsaydım ne yapardım' sorusunu kendinize soruyor,hayatı sorguluyorsunuz.senenin iyi filmlerinden.

    la grande bellezza(2013)-paolo sorrentino-italya
    film izlediğim en başarılı yüzleşme,geçmişe özlem temalı filmlerden biri.ayrıca yine izlediğim en keyifli parti sahnelerinden birini barındırıyor.sorrentino yine muhteşem iş çıkarmış,görselliğin ve müziklerin çok iyi olduğunu düşünüyorum.yer yer louis-ferdinand celine'in gecenin sonuna yolculuk kitabından alıntılar yapılması da hoş olmuş.

    mar adentro(2004)-alejandro amenabar-ispanya
    geçirdiği kaza sonrası belden aşağısı felç kalan ramon sampedro'nun ötenazi isteği doğrultusunda verdiği hukuk mücadelesini izliyoruz.film gerçek bir hikayeye dayanıyor.hem yönetmenin hem javier bardem'in müthiş bir iş çıkardığını düşünüyorum.vizyona girdiği sene hem en iyi erkek oyuncu hem de en iyi film dallarında hatrı sayılır tüm ödülleri toplamaları da bunu belgeler nitelikte.

    de gronne slagtere(2003)-anders thomas jensen-danimarka
    oyunculuğunu çok beğendiğim mads mikkelsen'i böyle bir rolde görmek ilginçti.danimarka filmlerinde sıkça beraber rol alan ikili,uyumunu bu filmde de sürdürmüş.karakterlere karşı sıklıkla değişecek duygular besleyebilirsiniz.

    cafe de flore(2011)-jean-marc vallee-kanada
    yönetmenin iki farklı ve paralel ilerleyen hikayeyle bize anlatmak istediğini çok başarılı şekilde aktardığı film,yönetmenin önemli filmlerinden.özellikle çocuk oyuncuların doğallığı filmin etkileyiciliğini artırmış.ayrıca filmin soundtrackleri arasında yer alan doctor rockit-cafe de flore, pink floyd-breathe ve özellikle sigur ros-svefn-g-englar isimli şarkıların filme seviye atlattığını düşünüyorum.

    good bye lenin(2003)-wolfgang becker-almanya
    mizahi yönü güçlü bir aile draması.film dönemin almanya'sını çok başarılı ve yer yer mizahi şekilde ele almış. izledikten sonra araştırma, okuma isteği uyandıran filmler başarılıdır bana göre, bu film tam da onlardan. duvar yıkıldıktan sonra doğu almanya'nın sosyo-kültürel değişiminin yansıtılması başarılıydı. oyunculuklar da gayet tadında ve doğal. hem konusu hem de dönemi başarılı yansıtması sebebiyle seyir zevki yüksek bir film olduğunu düşünüyorum.

    dabba(2013)-ritesh batra-hindistan
    hindistanlı yönetmenin ilk filmi ve izlediğim en keyifli ilk filmlerden. emekliliğine gün sayan saajan ve eşinden beklediği ilgiyi göremeyen illa'nın tesadüfen hayatlarının kesişmesi sonucu ortaya çıkan naif ilişkiyi izliyoruz. filmin türkçe anlamı sefertası. sanırım bir sefertasından bu kadar güzel bir hikaye çıkarılabilirdi. filmde konusu geçen ve hindistan'nın mumbai kentinde de geçerli olan 125 yıllık olduğunu öğrendiğim sefertası sistemi bir hayli ilgimi çekti. filmde detaylarına girilmeyen sistemin içeriği şöyle; mumbai'de her gün 200.000 sefertası 5.000 kişilik dabbawalla ekibiyle(dabba:sefertası, walla:adam) evlerden toplanıp iş yerlerine bırakılıyor ve yemekten sonra tekrar toplanıp evlere geri götürülüyor. ve evinde yemek hazırlayacak insan olmayanlar için bu görevi para karşılığı üstlenen firmalar var. yapılan araştırmalar sonucu çoğunluğu okuma dahi bilmeyen dabbawalla'ların sahip oldukları kişisel özellikler sayesinde, hata yapma oranlarının sıfıra yakın olduğu ortaya çıkıyor. bana göre filmin ayrıca şöyle bir özelliği var, film klasik hint filmlerinden oldukça farklı. aşina olduğumuz hint müziği ve dansları, uzun film süreleri bu defa karşımıza çıkmıyor. bunun etkisiyle bu filmi hint sineması sevenlerin zaten seveceğini, önyargısı olanların ise bu filmle bunu yıkabileceklerini düşünüyorum. life of pi ve slumdog millionaire filmlerinden de aşina olduğumuz hint sinemasının önemli isimlerinden ırrfan khan'ın da içinde bulunduğu oyuncu kadrosu, üst kattaki teyze de dahil olmak üzere oldukça samimi ve tadındaydı. filmekimi 2013'te de ilgiyle izlenen film, son yıllarda izlediğim en sıcak filmlerdendi. shaikh'in 'annesinin' de dediği gibi "bazen yanlış tren sizi doğru istasyona götürebilir."

    medianeras(2011)-gustavo taretto-arjantin
    arjantinli yönetmenin ilk filmi. izlediğim en keyifli yalnızlık temalı filmlerden. yönetmenin hikayeyi işleyiş tarzını şık buldum. yalnızlığı şehir mimarisi ve teknolojiyle paralel olarak ele alıyor. buenos aires'in kentleşme yapısını yakından görmek ayrıca hoştu. oyunculuklar ve müzikler de filmin naifliğini pekiştirmiş. bir başyapıt diyemesek de, yüzde tebessüm bırakan yapısıyla kesinlikle izlemeye değer. içinde geçen şu monolog ise filmi özetler nitelikte; "nehrine sırtına dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki? ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksikliğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun, depresyonun, intiharların, asabiyetin, panik atakların, obezitenin, gerginliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim."

    ah-ga-ssi(2016)-chan-wook park-güney kore
    intikam üçlemesinden tanıdığımız yönetmenin son filmi. diğer filmlerinde olduğu gibi yine çok zekice kurgulanmış bir hikayeyle çıkıyor karşımıza. film sarah waters'ın fingersmith filminden uyarlama. hiç düşmeyen temposu ve son anlara kadar yitirmeyen gizemiyle keyifli bir filmdi. 2 saat 47 dakikalık süresine rağmen görüntü ve çekimlerin kalitesiyle, müziklerinin verdiği masalsı atmosfer sayesinde kendini keyifle izletmeyi başarıyor. bunda kadın oyuncuların kusursuz performanslarının da etkisi var. ayrıca ki-duk kim'in filmlerinde sıkça yer verdiği ve diğer güçlü güney kore yapımlarından da aşina olduğumuz erkek karakter de filmin seyir zevkini artırmış. filmekimi 2016'nın sağladığı en büyük kazanımlardan olduğunu düşünüyorum.

    victoria(2015)- sebastian schipper-almanya
    filmin tek sekans olduğunu duyup kendimi sinema salonunda bulmuştum.haliyle bu çekim türü filmin inandırıcılığını artırmış.berlin sokaklarında,mekanlarında buluyorsunuz kendinizi.sonradan öğrendiğime göre ise yönetmen filmi baştan sona üç kere çeker ve en beğendiğini vizyona sokar."yok canım,mutlaka bir yerde kesmiştir" düşüncesiyle izledim tüm filmi.ilginç bir deneyimdi.

    la migliore offerta(2013)-guiseppe tornatore-italya
    film bir italyan filminden bekleneni fazlasıyla veriyor.kurgusu yönünden biraz zayıf kaldığını düşünsem de sinematografisiyle,oyunculuk performanslarıyla,müzik ve sahne uyumuyla kesinlikle izlemeye değer,sürükleyici bir film.

    das leben der anderen(2006)-florian henckel von donnersmarck-almanya
    yönetmenin ilk filmi.1984 yılında başlayıp 1991 yılında berlin duvarı'nın yıkılışına kadar geçen süreçte,doğu almanya rejimini koruma amaçlı kurulan stasi adındaki gizli polis örgütü için çalışan yüzbaşının etrafında dönemin almanya'sını çok iyi yansıtıyor.kurgu ve senaryosu muhteşem.ancak yaşananların aslında senaryodan ibaret olmadığını,o yıllarda kaç insanın hayatının elinden alındığını,devleti yönetenlerin bireysel çıkarları uğruna neleri göze alabileceğini bir kez daha görmek düşündürücüydü.ayrıca haneke'nin de filmlerinde sık sık yer verdiği,yüzbaşı rolünde izlediğimiz ulrich mühe'nin inanılmaz oyunculuğuyla filmi güçlü yapan baş aktörlerden biri olduğunu düşünüyorum.daha iyisi olamazdı diye tahmin ediyorum.zaten hem film hem mühe, o dönemin kendi dallarında hemen hemen her ödülü kucakladılar.bu filmi izledikten sonra,ulrich mühe'nin bütün filmlerini izlemek için araştırma yaparken,aslında son filmi olduğunu ve filmin vizyona girmesinden kısa bir süre sonra mide kanseri nedeniyle aramızdan ayrıldığını öğrenmek üzücüydü.

    perfect sense(2011)-david mackenzie-ingiltere
    başlangıçta sıradan bir aşk filmi gibi dursa da,zaman geçtikte sıradanlığın dışına çıkmayı fazlasıyla başaran,distopik dünyada geçen bir bir film.filmin senaryosunu çok orijinal buldum.sonrasında senaristinin birçok keyifli kuzey avrupa filminin de senaristi olduğunu görmek şaşırtmadı.temel soru şu;duyuların teker teker kaybolduğu bir dünyada,sevgiyi hissedebilmek mümkün mü?izlerken kendinizi karakterlerin yerine koymak,o dünyada hissetmenizi sağlamak filmin başarılı olduğu noktalardan.ancak böylesine bir konunun daha iyi işlenip,daha iyi bir film ortaya konabileceği eleştirilerine katılabilirim.yine de senaryo orijinalliği,oyunculukların kalitesi,atmosferin inandırıcılığı ve uzun süre akılda kalıcı sahnelerin varlığını, filmi izlenesi yapan noktalar olduğunu düşünüyorum.

    sarmaşık(2015)-tolga karaçelik-türkiye
    son dönemlerin en iyi türk filmlerinden.yönetmen ve oyunculukların başarısı mükemmel.özellikle nadir sarıbacak için söylenecek söz yok.ama ben filmin başarısında,görüntü yönetmenliğini üstlenen gökhan tiryaki'nin de azımsanamayacak seviyede payının olduğunu düşünüyorum.daha önce görüntü yönetmenliğini yaptığı filmlere bakarsak(iklimler,üç maymun,bir zamanlar anadolu'da,kış uykusu gibi),filmin bu denli sağlam olmasındaki rolü ortaya çıkacaktır.ayrıca film bittikten sonra üzerimde yine çok sevdiğim film olan das experiment etkisi bırakmıştı.

    la haine(1995)-mathieu kassovitz-fransa
    fransa'nın gettolarında yaşayan 3 gencin hikayesi.paris sokaklarında geçirdikleri bir günü ve "dünya sizindir-dünya bizimdir" kavgalarını anlatır.ve 'buraya kadar her şey yolunda' repliği filmin en can alıcı noktalarından biri olabilir.filmin ve oyunculukların kalitesi ise yıllar içinde bolca yazılıp çizildi,bu konuda ekleyecek bir şey yok.ben filmi izleyenler ve ilgilenler için teknik bir detaya değinmek istiyorum. şu sahnede kullanılan 'dolly zoom' tekniği.özelliği ise; kamerayı taşıyan dolly adı verilen kaydırma arabası ileriye veya geriye doğru çekilirken,arka planda kalan görüntünün tam tersi yönde hareket etmesi.bu yöntemi ilk olarak alfred hitchcock vertigo filminde kullandığı için "vertigo efekt" veya "hitchcock zoom'u" olarak da adlandırılıyor.filmde kamera yani görüntü karakterlerden uzaklaşırken arka plan ise yakınlaşmakta.bana göre hoş ve ilgi çekici bir sahneydi.bunun yanı sıra filmin müzikleri de,atmosferin yaratımı konusunda oldukça etkiliydi.

    leviafan(2014)-andrey zvyagintsev-rusya
    the return'den de tanıdığımız yönetmenin son filmi. filmin ismi, içeriği hakkında bilgi verir nitelikte. leviathan, 1651 yılında thomas hobbes tarafından yazılan kitabın ismidir, bu isim incil ve tevrat'ta geçen deniz yaratığından esinlenerek konulmuştur.(yazının sonunda ilgilenenler için kitaptan filmle alakalı olduğunu düşündüğüm bölümler alıntılayacağım.) film hukuk,devlet,otorite,din ve sistem eleştirisini çok başarılı şekilde işliyor. izlerken çaresizliği ve hukuk sisteminin adaletsizliğinin getirdiği yorgunluğu oyuncuların yüzlerinden okuyabiliyorsunuz. bu açıdan oyunculuklar ve senaryo fazlaca güçlüydü. zaten film vizyona girdiği sene cannes'da çok ses getirip, en iyi senaryo ödülüyle dönmüştü. kesinlikle vakit ayrılması gereken senesinin kaliteli filmlerinden.

    "vatandaşları yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu, bütün gücü bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir. insanlar birbirlerine 'ben haklarımdan vazgeçiyorum ve haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum' demelidirler. böylece bütün güç tek bir insanda toplanır. bu devlet olarak adlandırılır ve bu büyük leviathan'ın doğması demektir."
    -
    "devletsiz bir toplum olabilir mi? ya da devlet olmaksızın birey ve toplum var olabilir mi? daha doğrusu devletsiz bir toplumda kaos olmaksızın düzen içinde yaşamak mümkün olabilir mi? tabi ki, hayır. devlet, en başta insanların mal ve can varlıklarının korunması için gereklidir ve rasyonel bireyler, devleti kendi hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturmuşlardır."
    -
    "önceleri biz insanların hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturulan devlet, zamanla büyüdü, birey üzerinde tiranlık kurmaya başladı. güya 'iyiliksever devleti' temsil eden kralların zulmü altında insanlar ezildi. yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, kişi özgürlükleri hiçe sayıldı. devlet asıl varlık nedenini unuttu ve sosyal faydasından çok sosyal maliyeti olan bir kurum olmaya başladı."

    den brysomme mannen(2006)-jens lien-norveç
    norveç sinemasından mükemmel bir eleştirel kara mizah örneği.film, izlediğim en iyi sistem ve modern yaşam eleştirisi temalı filmlerden. özellikle norveç'in düzenli, konformist ve soğuk sosyal hayatına vurgular çok başarılı. yıllardır birçoğumuzun arkadaş çevremizde yaptığı "en çok intihar oranı norveç'teymiş, adamlarda para var ama mutlu değiller." muhabbetine cevap niteliğinde bir film. tabi ki filmde kendimizden ve hayatımızdan bolca sahne görmek de mümkün. senaryosuyla, işleniş tarzıyla izlediğim en ilginç filmlerden. kesinlikle şans verilmeli.

    mia aioniotita kai mia mera(1998 )-theodoros angelopoulos-yunanistan
    yunan yönetmenden,unutulmaz filmler arasında yerini çoktan almış, şiir tadında bir film. izlerken zaman kavramını yitirip, alexander'ın çaresizliğini, umutsuzluğunu, pişmanlığını, hayatı sorgulayışını ve o vakur duruşunu izlemek çok etkileyiciydi. filmde alıntılanacak o kadar çok replik, akılda kalacak o kadar çok sahne var ki bana göre bu, filmin alt metninin doluluğunu çok açık şekilde gösteriyor. ayrıca 'her sahnesi fotoğraf karesi gibi' diye tabir edilen filmlere çok uygun bir örnek. bruno ganz'ın sessiz çığlıklarını, yeri geldiğinde çırpınışlarını bu denli başarılı yansıtması ve hatta yunanca'yı bu kadar güzel konuşması kendisine olan hayranlığımı artırdı. tabi ki filme damgasını vuran, eleni karaindrou imzalı müzikleri de unutmamak gerek.

    the selfish giant(2013)-clio bernard-ingiltere
    ingiltere'de hem sosyal hem ekonomik olarak kötü şartlarda yaşayan, okulla veya yaşıtlarının ilgilendiği konularla ilgilenmek yerine bir an önce para kazanıp, büyümek isteyen, bunun için her yolu deneyebilecek arbor ve arkadaşının hikayesi. senaryo olarak baktığımızda, çok orijinal ve sıradışı konuları ele almasa da son derece çarpıcı ve gerçekçi işleyişiyle film kendini soluksuz izletmeyi başarıyor. gri havası ve atmosferiyle tam manasıyla bir ingiliz filmi izlediğinizi hissediyorsunuz. 91 dakikalık süresi ve özellikle çocuk oyuncuların performansıyla izlemeye değer, son yılların başarılı ingiliz yapımlarından.

    intouchables(2011)-olivier nakache,eric toledano-fransa
    vizyona girdiği sene en çok ses getiren filmlerden. bunda aslında sıradan sayılabilecek ve abartılıp, izleyiciye oynamaya çok müsait bir konuyu çok samimi, içten ve tadında ele almasının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. karakterleri, yaşam tarzları arasındaki farkları ve birbirlerinin hayatlarına kendi bakış açılarıyla dokunuşları çok keyifli işlenmiş. oyuncu seçimlerini ayrıca çok başarılı buldum, françois cluzet ve bu filmle tanıdığım omar sy'ın performans ve uyumları güzeldi. filmin müziklerinde ise ludovico einaudi imzası var. bana göre bu, filmin sıcaklığının izleyiciye bu denli geçmesinde baş aktörlerdendi.

    hodejegerne(2011)-morten tyldum-norveç
    izlediğim nadir aksiyon içeren norveç filmlerinden.bittiğinde ise bunu da becermişler dedirtiyor.kurgusu ve temposu muazzam.filmi izlemeden önce spoilerlardan uzak durmanız yararınıza olabilir.

    saul fia(2015)-lazslo nemes-macaristan
    bu zamana kadar benzer konularda(2.dünya savaşı)izlediğimiz onca filme rağmen hiç sıkmayan ve bazı temel noktalarda benzerlerinden ayrılan film.aynı zamanda izlemesi bir hayli zor.ve geçen yılın en iyi yabancı film dalında oscar ödülünün sahibi.

    relatos salvajes(2014)-damian szifron-arjantin
    birbirinden farklı 6 oyuncu kadrosuyla,6 farklı hikayeden oluşuyor film.ancak hepsinin bir ortak noktası var; öfke ve öfke kontrolü. düşünmeden ve öfkeye yenik düşerek hareket etmenin insanları getirebileceği noktalar farklı bir şekilde ele alınmış.her hikayede ayrı ayrı gerilip,kendinizi onların yerine koymamak elde değil.izledikten sonra 'keşke böyle bir dizi olsa da her hafta bir hikaye izleyebilsek' diye düşünmüştüm.izlememin üzerinden aylar geçmesine rağmen görseldeki ve özellikle ricardo darin'in park sorunu yaşadığı hikaye ara ara aklıma gelir.

    shi gan(2006)-ki duk kim-güney kore
    her filminde aşkı farklı uç noktalardan ele alarak karşımıza çıkan ki-duk kim,bu sefer de kendisinden bekleneni fazlasıyla karşılıyor.estetik kaygısı ve saplantılı kıskançlığı çarpıcı şekilde ele alıyor.yönetmenin izlenilesi filmlerinden.

    biutiful(2010)-alejandro gonzalez inarritu-ispanya
    inarritu'nun en sert filmlerinden biri. bir aile dramının çevresinde ispanya'daki yoksulluğu, kapitalizmin ezip geçtiği hayatları, göçmenleri çok gerçekçi ve çarpıcı şekilde ele alıyor. çocukları ve ailesi için zorlukların üstesinden gelmeye çalışan fedakar baba rolündeki bardem, yine her zamanki gibi filmi üst seviyelere çıkarmada çok etkili. film, izlediğim en karanlık ve boğucu dramalardan biriydi. aynı zamanda "tokat gibi" diye tabir edilen filmlerin arasındadır bana göre. bunda atmosfer yaratımı konusunda çok başarılı yönetmenin payı büyük. ınarritu'nun ve bardem'in filmografisindeki en iyilerden olduğunu düşünüyorum.

    zamani baraye masti asbha(2000)-bahman ghobadi-iran
    kaplumbağalar da uçar filmiyle de tanıdığımız iranlı yönetmenden tek kelimeyle mükemmel bir yapım. anne ve babaları hayatta olmayan, iran-ırak sınırında kaçakçılık yaparak hem hayatta kalmaya, hem de kardeşlerini yaşatmaya çalışan ayoub ve amaneh'in hikayesi. bazı filmler vardır, doğallıyla sanki film değil de kenara kamera koyulup insanların hayatlarını izlediğimiz etkisi bırakır. bu film onlara en güzel örneklerden, hatta daha fazlası. karakterler ve filmde geçen olaylar tamamen gerçek ve izlerken anlaşılabileceği üzere, karakterlerin hiçbiri profesyonel oyuncu değil. film çekildikten sonra hepsi, izlediğimiz hayatlarına devam ediyor. bu, filmin üzerimdeki etkisini artıran noktalardan oldu. ve bana göre bir filme koyulmuş en güzel isimlerden birine sahip. 75 dakikalık yoğun ve gerçekçi anlatımıyla izlemeye değer, muazzam bir film.

    adams aebler(2005)-anders thomas jensen-danimarka
    danimarka'nın güçlü birçok filmini yöneten ve senaristliğini yapan yönetmenden yine benzer kalitede bir yapım. mads mikkelsen'i bu sefer bambaşka bir rolde, hapishaneden çıkıp zorunlu toplum hizmeti kapsamında yanına gelen adam'ı, deyim yerindeyse adam etmeye çalışan papaz ivan rolünde izliyoruz. ikili arasındaki bakış açısı, düşünme ve yaşam tarzı gibi farklılıklardan kaynaklanan çatışmanın güzel işlendiğini düşünüyorum. yönetmen ve bu oyuncu kadrosunun önceki işlerinden de alışkın olduğumuz absürtlük, bu filmde de keyif veren noktalardandı. mads mikkelsen harikalar yaratmış olsa da, yerel sektörde birçok kaliteli filmde yer alan ulrich thomsen'i de es geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

    codayi-i nadir ez simin(2011)-asghar farhadi-iran
    iranlı yönetmenden bir aile draması. filmde ufak bir aile problemi üzerinden iran'ın sosyo-kültürel yapısı, halkının dine bakış açısı, hukuk sistemi, kadının toplumdaki yeri gibi konularda fikir edinmek mümkün. basit bir konuyla bu denli komplike konuları hem de demagoji yapmadan anlatmak bana göre yönetmenin kalitesini ortaya koyuyor. filmde en gencinden en yaşlısına kadar oyunculuklar muazzam. her şeyin bu kadar gerçek yansıtılmasındaki paylarının büyük olduğunu düşünüyorum. sırayla her karakterle empati yaptığımız film, son yılların en iyilerinden.

    er ist wieder da(2015)-david wnendt-almanya
    timur vermes'in aynı adlı romanından uyarlanan film kara mizah tadında.roman türkçe'ye "o geri döndü" ismiyle kazandırıldı. hitler,2011 yılında almanya'da boş bir arazide gözlerini açıyor.
    --- spoiler ---
    günümüz şartlarında yaşayacaklarını, sosyal medyayı kullanarak dünyayı tekrar ele geçirme çabalarını izlemek keyifli olur düşüncesiyle başladığım film,medyanın toplum üzerindeki manipülatif etkisini ve hitler'in ölümünün üzerinden yaklaşık 70 yıl geçmesine rağmen aslında dünya düzeninde pek bir şey değişmediğini tekrar görmek yerini huzursuzluğa bıraktı. film boyunca ara ara yapılan sokak röportajlarının gerçek ve doğaçlama çekimler olduğunu öğrenmek, filmi benim gözümde ilginç kılan noktalardan biri oldu.
    --- spoiler ---
    film bir şaheser olmasa da, alt metni ve günümüz gerçeklerini yüze vurma açısından izlenebilir buldum.

    los amantes del circulo polar(1998)-julio medem-ispanya
    isimleri tersten de aynı yazılıp okunan ana ve otto'nun hikayesi.film fazlaca tesadüf ve ufak bir parça klişe içermesine rağmen inandırıcılığını bir an olsun yitirmiyor.bana göre tam da bu,yönetmenin kalitesini ortaya koyan noktalardan bir tanesi.ve yine yönetmenin kullandığı onlarca metafor,başlarda pek bir şey ifade etmese de,film bittikten sonra her şey yerine oturuyor ve bir kez daha hayran kalıyorsunuz.sonuç olarak aşk filmi sevmeyenlerin bile ilgisini çekecek nitelikte bir film ortaya çıkmış.ve filmin çekildiği yer olan finlandiya,ortaya kartpostallık kareler çıkmasına olanak sağlamış.

    submarino(2010)-thomas vinterbeg-danimarka
    jagten'den de tanıdığımız yönetmen ve senaristten yine harika bir ortak yapım.film jonas t. bengtsson adlı yazarın yine aynı adlı romanından uyarlama.filmi izledikten sonra kitabı okuma imkanım oldu ve başarılı kitap uyarlamalarından olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim."iki kardeş,iki hayat ve geçmişten gelen,başa çıkamadıkları ortak bir anı." yazar kitabın arka kapağında ve bana göre filmin tek cümlelik,güzel bir özeti.submarino'nun kelime anlamı, kurbanın başını boğulma noktasına kadar su altında tutmaya dayalı işkence yöntemi olarak geçer.bana göre bu,filmin psikolojisi ve atmosferi hakkında yeterli ipucunu veriyor.filmin soundtrackleri arasında yer alıp,daha sonra danimarka-isveç ortak yapımı bron/broen adlı dizide de kullanılan,choir of young believers grubuna ait hollow talk isimli şarkının filmin atmosferiyle olan uyumu ise tek kelimeyle muazzam.

    the broken circle breakdown(2012)-felix van groeningen-belçika
    sinemada kendi dilini oluşturduğunu düşündüğüm yönetmenlerden felix van groeningen'den yine bol müzikli bir aile draması.diğer filmlerinde(belgica ve the misfortunates) olduğu gibi bu filminde de müziği oldukça iyi kullanmış.aslında çok da orijinal sayılamayacak ana konuyu,vurguladığı düşünceler ve müziğin de yardımıyla farklı ve dokunaklı hale getirmesini,filmdeki duygu geçişlerini başarılı buldum.film,sorguladığı ve sorgulatmak istediği noktalarla da ilgi çekici.

    en man som heter ove(2015)-hannel holm-isveç
    kuzey avrupa sinemasına ilgisi olanların bileceği üzere iskandinav kara mizahı bu filmde de başarıyla işlenmiş.ve yine o yalnızlık hissi.genelde benzer temaları işleseler de çok farklı açılardan ele alarak yine başarılı iş çıkarıyorlar.izlediğim en naif filmlerden.aday olduğu oscar en iyi yabancı film ödülünü almasını gönülden istiyorum.

    funny games(1997)-michael haneke-avusturya
    filmi ilk kez izlerken avuçlarım terlemişti.sosyal medyada bolca yer alan her "rahatsız edici filmler" listesinde muhakkak yer alır.ve bunu sonuna kadar hak ediyor.tavsiyem daha sonra çekilen uyarlamasından uzak durmanız.

    oslo 31. august(2011)-joachim trier-norveç
    bir süredir uyuşturucu tedavisi gören anders'in, geri dönüşü ve ailesiyle,arkadaşlarıyla,yaşamla olan uyum mücadelesini izliyoruz.ve bir o kadar da kendisiyle.bu varoluş mücadelesi kuzeyin soğuk,durağan atmosferiyle ve anders danielsen lie'nin role olan muhteşem uyumuyla birleşince ortaya norveç sinemasının kaliteli örneklerinden bir tanesi çıkmış.ayrıca norveç severler için oslo sokaklarında küçük bir gezi niteliğinde.

    vozvraşçeniye(2003)-andrey zvyagintsev-rusya
    yıllar önce izlemiş olmama rağmen filmden pek çok sahne hala aklımdadır.bunda görüntü yönetmeninin de payı büyük.sonrasında yönetmenin diğer filmlerini izlesem de bana göre hala en iyisi.filmde büyük ağabey rolündeki vladimir garin'in,filmin çekimlerimden kısa bir süre sonra vefat etmesi filmin bünyede bıraktığı etkiyi katlar.aynı zamanda senesinin venedik film festivalinden altın aslan ödülüyle döndü.

    haevnen(2010)-susanne bier-danimarka
    bir kısmı afrika'da bir kısmı ise medeniyetin beşiği olarak tabir edilen danimarka'da geçen film.dostluk,aile,şiddet kavramları bu iki ülke ekseninde çok başarılı şekilde ele alınıyor.bier ve jensen'in elinden çıkan filmin kötü olması beklenemezdi bana göre.rolü az da olsa kim bodnia filme renk katmış.aynı zamanda film vizyona girdiği senenin en iyi yabancı film dalında altın küre ve oscar ödüllerinin sahibi.

    hunger(2008)-steve mcqueen-ingiltere
    steve mcqueen'in,kendisine 12 years a slave ile oscara giden yolu açan ilk filmi.ıra lideri bobby sands'in 80li yılllarda hapishanede yaşadıklarını anlatır.gerçek hikayeye dayanıyor.role fiziksel olarak hazırlanışından ötürü ilk bakışta michael fassbender dikkatleri üzerine çekse de stuart graham de iyi iş çıkarmış.sert ve iyi işlenmiş bir film olduğunu düşünüyorum.

    la meglio gioventu(2003)-marco tullio giordana-italya
    film 366 dakikalık süresiyle izlediğim en uzun film unvanını açık arayla aldı.televizyon filmi olarak tasarlanan film,daha sonra bir şekilde beyaz perdede vizyona girmiş,süresinin bu denli uzun olmasının sebebi bu.süresi göz korkutsa da film, 1960 ve 2000li yıllar arasında geçen hikayesiyle italya tarihi niteliğinde.

    dead man's shoes(2004)-shane meadows-ingiltere
    film hakkında söylenecek çok söz yok.unutulmaz sahneler barındırıyor.tekrar izlemeye hala çekinirim.bittiğinde yumruk yemiş hissi yaratan filmlerden.

    el secreto de sus ojos(2009)-juan jose campanella-arjantin
    ricardo darin'in yer aldığı kötü film izlemedim.film seçimlerinde,en az oyunculuğu kadar başarılı buluyorum.kendisi çoğu zaman bir filmi izlememde tek başına yeterli sebep.yine şaşırtmadı.ahlak,etik,bozuk adalet sistemi üzerine çekilmiş etkileyici güzellikte bir film.2009 yılında önemli rakiplerine rağmen en iyi yabancı film oscar ödülünü almayı başardı.

    fa yeung nin wa(2000)-kar wai wong-hong kong
    izlediğim en iyi aşk filmlerinden. kar-wai'nin büyük yönetmen olduğunu düşünenlerdenim.öyle sahne çekimleri var ki insana "film bu be" dedirtiyor.filmin müziklerini ise hala arada açar dinlerim.

    incendies(2010)-denis villeneuve-kanada,fransa
    biraz uykulu ve pek araştırmadan başlayıp sonunda bende uykudan eser bırakmayan film.radiohead-you and whose army çalması ile başlayan açılış sahnesinde bunun sinyalini vermişti.kanada'dan orta doğu'ya uzanan müthiş bir denis villeneuve hikayesi.
  • bilen bilir, anlatmaya lüzum yok.
    (bkz: intouchables)
  • (bkz: what if) yunanistan
    (bkz: a miracle in cell no-7) kore
    (bkz: oldboy) kore
    (bkz: a man called ove) isvec
  • aralarında izlemediklerim var favorilere ekledim fakat hollywood'a alternatif demek yerine bağımsız film tanımı daha uygun sanki.
  • (bkz: #66420645)

    hable con ella(2003)-pedro almodovar-ispanya
    ispanyol yönetmenden yine sıradışı bir yapım. 4 yıldır komada olan lydia, kendisinin tüm ihtiyaçlarıyla ilgilenen sağlık görevlisi benigno, geçmişle yüzleşip geleceğini kurmak isteyen marco ve matador sevgilisi alicia'nın hikayesi. filmin senaryosunu ve kurgusunu çok başarılı buldum. yönetmen ahlak, etik, aşk, doğru ve yanlış kavramlarını izleyiciye sorgulatmayı güzel bir kurguyla gerçekleştiriyor. ki filmin, vizyona girdiği senenin en iyi özgün senaryo dalında oscar ödülünü sonuna kadar hakederek aldığını düşünüyorum. tüm karakterlerin oyunculuğu muazzamdı. ayrıca filmin müzikleri ve müzik kullanımı filme seviye yükseltiyor bana göre. özellikle bulunduğu sahneyi filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri haline getiren, dinlerken marco'nun gözyaşlarını döktüğü, brezilyalı müzisyen caetano veloso'ya ait cucurrucucu paloma isimli şarkı fazlasıyla etkileyiciydi. kurgusuyla, senaryosuyla, oyunculuklarıyla ve müzikleriyle 2000'ler sonrası ispanyol sinemasının başarılı örneklerinden.

    krotki film o milosci(1988)-krzysztof kieslowski-polonya
    renk üçlemesi, veronique'nin ikili yaşamı ve dekalog serisiyle adını sinema tarihinin unutulmazları arasına yazdıran yönetmenin kaliteli işlerinden. dekalog serisi yönetmenin televizyon için çektiği, her biri yaklaşık bir saatten oluşan on filmden oluşuyor. bu serinin her filminde, musa'nın on emri yönetmenin kendi tarzıyla, farklı bakış açılarıyla sorgulanıyor. zaten dekalog'un kelime anlamına baktığımızda 'kaide,kural' manasına geldiğini görüyoruz. filmlerin tamamında farklı oyuncularla farklı konular ele alınsa da ilginç biçimde tüm filmler aynı mekanda geçiyor ve bunu ilk bakışta anlamak bir hayli zor. buna yönetmenin her filmde farklı görüntü yönetmeniyle çalışmasının sonucu diyebiliriz. ve yine her filmde, diğer filmlerde yer alan bir oyuncuya ufakta olsa rol verme gibi bir alışkanlığa yönetmen. bunu da filmler arası psikolojik bağ kurma çabasına bağlıyor. kieslowski, dekalog serisinde yer alan iki filme diğerlerinden daha uzun süre yer ayırıyor(86 dakika); bir tanesi bu film, diğeri ise krotki film o zabijaniu/öldürmek üzerine kısa bir film. dekalogların 6.sı olan bu filmde, musa'nın on emrinden 'zina yapmayacaksın' ele alınıyor. henüz 19 yaşında olan ve postanede çalışan tomek'in, karşı apartmanda yaşayan ve kendisinden yaşça büyük magda'ya olan saplantılı aşkını izliyoruz. sorguladığı kavramlar ve anlatım tarzıyla kesinlikle izlenmesi gereken yapımlardan. ayrıca yönetmene aşina olmayanlar için, bu filmle birlikte tüm dekalog serisinin mutlaka izlenmesi gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

    who am i(2014)-baran bo odar-almanya
    alman yönetmenden başarılı bir hacker filmi. sosyal becerileri bir miktar zayıf ve içine kapanık benjamin'in bilgisayar başına geçtiği zaman nasıl devleştiğini ve neler yapabileceğini izliyoruz. filmin başrolünde, yine alman yapımı olan, dalında en iyilerden olduğunu düşündüğüm unsere mütter unsere vater dizisini izleyenlerin yakından tanıyacağı tom schilling yer alıyor ve rolünün hakkını veriyor. ben filmin enerjisini ve temposunu oldukça yüksek buldum, sonuna kadar sıkmadan kendini izletiyor. müziklerin de bu enerjideki payı yüksek. ayrıca filmdeki metaforik anlatım içeren sahneler oldukça yerinde ve seyir zevki yüksek sahnelerdi. filmin en güçlü yanı ise kurgusu bana göre. film özellikle kurgusu sayesinde akılda kalıcılığını uzunca süre korumayı başarıyor. sonuç olarak, bir başyapıt niteliği taşımasa da son yılların kaliteli ve keyifli alman yapımlarından.

    kynodontas(2009)-yorgos lanthimos-yunanistan
    yönetmenin sonraki işlerini takip etmemi sağlayan,izlediğim ilk filmi.ve yine ilk olarak bir "rahatsız edici filmler" listesinde karşıma çıkmıştı.aynı zamanda çok başarılı bir distopya tasviri olduğunu düşünüyorum.kesinlikle izlenmeli.ve yönetmenin the lobster haricindeki diğer filmi alpeis ve oyuncu olarak yer aldığı attenberg filmlerine bir göz atmada fayda var.mükemmel yapımlar olmasa da değişik kafa yapılarının ürünleri.

    in the name of the father(1993)-jim sheridan-irlanda,ingiltere
    ira teması üzerine işlenmiş mükemmel bir baba-oğul filmi.klasik baba-oğul filmlerinden oldukça farklı.daniel day-lewis elinden gelenin en iyisini çıkarmış ortaya.anlatılan olayların gerçek hikayelere dayanıyor olması ise düşündürücü.

    das experiment(2001)-oliver hirschbiegel-almanya
    güç ve otorite temalı filmler arasında bana göre en başarılılarından.gerçekçiliği ve etkileyiciliği üst düzey.uyarlamasını izlememiş olsam da her zaman orijinalinden yanayım.

    youth(2015)-paolo sorrentino-italya
    film çok doyurucu.izledikten sonra hissettiğim en baskın his buydu.isviçre'nin mükemmel manzarası,oyunculuklar,müzik kullanımı,hikaye.sorrentino gerçekten büyük yönetmen.

    los lunes al sol(2002)-fernando leon de aranoa-ispanya
    bittikten sonra yüzde buruk bir tebessüm bırakan filmlerden.tüm oyuncuların oyunculuğu çok başarılı.film samimiyetiyle sizi içine çekiyor.
  • sinemanın sadece hollywood'dan ibaret olmadığını gösteren ve birçok hollywood yapımından daha kaliteli olan filmlerdir. abd'de hollywood dışında bağımsız sinema alanında yapılan filmler de mevcuttur.
    bunun dışında ispanyol, fransız, italyan, alman, yunan, türk, lübnan, mısır sinemalarında hollywood'a alternatif filmler yer almaktadır.
    hollywood'a rakip olarak görülen bollywood'da ise daha çok aamir khan'ın filmleri hollywood'a alternatif filmler arasında yer almaktadır.