1. leos carax'ın bu yıl cannes film festivali'nde yarışma bölümünde gösterilen filmidir.

    bu filmde her şey peliküle dair/dahil. sevemediğim noktası ise bütünlükten yoksun oluşu, bir süre sonra 'hayret'i de mekanikleştirmesidir.
  2. cannes'da öve öve bitiremedikleri film.
  3. leos carax'ın, 1999 senesinde vizyona giren pola x'den sonra verdiği uzun aradan sonra çektiği ilk uzun metrajlı filmdir.

    yönetmenin, daha önce boy meets girl, les amants du pont-neuf, tokyo filmininin içindeki üç kısa hikayeden biri olan merde gibi pek çok filminde birlikte çalıştığı fetiş oyuncusu denis lavant, bu filmde de kamera karşısında. denis lavant dışında; eva mendes, kylie minogue ve michel piccoli diğer başrol oyuncuları. bakalım bu akşam cannes film festivali'nden bir ödülle ayrılabilecek mi holy motors.
  4. paris gecelerinde sürreal yaşamı anlatan film. daha başka bir biçimde filmi kelimelemek gerekirse herhalde "tuhaf bir rüya" yakışık kalacaktır.
  5. - bu işe devam etmeni sağlayan şey ne, oscar?
    - beni bu işe başlatan şey: rol yapmanın güzelliği.
    - güzellik mi? bir söz vardır; "güzellik görenin gözündedir."
    - peki gören kimse yoksa?
  6. tüm dünya bir tiyatro sahnesi, denis lavant onun adanmış aktörü. enteresan seyirlik. bir süre nooluyoruz lan dedirtiyor. yonetman transformersa selam şaklatmış; önünde saygıynan eğilmiş, diz çökmüş, af dilemiş.
  7. ''bir başkasının ölümünü seyretmek kadar hayat dolu bir şey yok''. sanırım bu cümlenin etrafında ana karakteriyle beraber izleyeni de aynı yoldan yokuş aşağı bırakıp gidiyor leos carax. hoşnutsuz, bitkin, sıkılmış bir gölge karakter mr. oscar.

    filmde birçok güzel sahne var lakin tüm o birikmiş ruh sıkıntısını dışa vuran akordiyon çalma sahnesi var ki müthişti.

    sevilesi, paranoyak, sürreal bir film daha leos carax'tan. başka bir şey beklemezdik.
  8. istanbul bienali'nde performans sanatı olarak icra edilse şaşırmayacağım ama şu haliyle epey şaşırtıcı olan film.

    carax'ın les amants du pont neuf filmiyle sevdiğim yönünden epey ayrılarak, kendi kendine bir devrimsel sinema denemesine soyunmuş olduğunu görüyorum ki itiraf edeyim korktum. filmi tam olarak anladığımı söylemeyeceğim ama belki de filmin zaten anlamlı olmak gibi bir kaygısı da yoktur. belki film sadece başroldeki denis lavant'ın insanüstü performanslarını göstermek adına çekilmiştir ki denis lavant gerçekten izlediğim en zorlayıcı ve kompleks oyuncu performanslarından birini verip insanı dehşete düşürüyor. ne var ki işte mesela her şeyin bir kylie minogue klibine dönüştüğü andan itibaren filmi düzlemsel bir şekilde izlemeyi bırakıp parça parça sahneler ve hikayeler şeklinde izlemeyi tercih ettim bu nedenle de eğer filmin bir ana konusu, tezi varsa kaçırdım. yine de mesela akordeonlu sahnede öyle mest oldum ki anlatamam. daha filmin açılışından itibaren görsel bir şölen olacağını müjdelerle açıklayan carax, zorlayıcı bir iş yapmış. ben bazı bazı cronenberg'i anar oldum (misal mr. oscar'ın suikastçi olduğu bölümde öldürdüğü adamı kendisine benzetmesi ve yan yana uzanmaları dead ringers'ı andırdı. limuzinler ise cronenberg'in son ve kötü filmlerinden cosmopolis'i hatırlattı. videodrome'a dair de bir şeyler vardı sanki. ama hep sanki. bir kesinliğe ulaşacak kadar berrak değil zihnim.)

    sürreal, allak bullak edici ve kesinlikle düz bir çizgi izlemeyen bir film koymuş önümüze carax. korkarak, çekinerek izleyin derim.
  9. yonetmen, mezar taşlarından bile nete link veren bir dünya yaratmış daha ne olsun
  10. fransız sinemasının en nitelikli, en etkileyici yönetmenlerinden leos carax uzun bir zamandır film çekmiyordu. tamı tamına 11 yıldır. dile kolay. kendisi en son pola x'i yönetmiş, sonra 2006, 2008 ve 2009'da birer adet (toplamda 3 adet) kısa filme imzasını attı ama uzun metrajlı bir film kotarmamıştı. neden bu kadar uzun bir ara verdi, bilmiyorum. halbuki the lovers on the bridge gibi oldukça etkileyici ve başarılı bir film çekerek her yerden övgü dolu eleştiriler almıştı 97'de. neyse en azından daha fazla uzatmamış arayı. holy motors bu sene cannes'da gösterildiğinde onca dandik amerikan filmlerinden sonra eleştirmenler için ilaç gibi gelmişti, ki öve öve bitirememişlerdi filmi. çok iyi bir film mi bilemiyorum ama senenin en farklı ve (anlamlandırmakta zorlansam da) en etkileyici filmlerinden olduğu kesin.

    bilhassa ilk saatini anlamlandırmak oldukça zor. ne oluyor, bu adam ne yapıyor öyle, niye kılık değiştirip duruyor, ne oluyor amk deyip duruyoruz. öyle muazzam okumalar gerçekleştiren birisi değilim. örneğin bergman'ın personasını halen anlamış değilim. bu filmi de anladığımı iddia edemem. yönetmen filmini anlaşılır kılmaya çalışmamış. carax besbelli hem dostu denis lavant'ın ne derece etkileyici bir oyuncu olduğunu göstermeye çalışmış, hem de farklı bir film yapmaya çalışmış. filmde eva mendes ve kyle minoge da rol alıyorlar ama beşer dakikadan fazla görünmüyorlar. mendes ağzını bile açmıyor. dolayısıyla her zamanki gibi meydan lavant'a kalmış. o da döktürüyor. senenin en iyi erkek oyuncu performansını ortaya koyuyor. şimdiye dek görmezden gelindi, büyük ihtimalle görmezden gelinmeye devam edilecek. amerika'daki eleştirmenler kendi yıldızlarını ödüllendirecekler. lavant'a kimse hatırlamayacak. lavant bu filmde karşımıza 11 farklı karakterde çıkıyor. zaten jenerik akmaya başladığında "cast" bölümünde yönetmen "11xdenis lavant" yazmış. bir denis lavant'ın neler yaptığını carax'nın diğer filmlerinde gördük, 11 lavant ne yapar burada görüyoruz. kah bir katil olarak karşımıza çıkıyor, kah ölüm döşeğinde bir amca, kah piyano çalan bir adam, kah yaşlı bir teyze. bu kısa karakterlerde etkileyici ama asıl etkileyici tarafı bu karakterleri canlandıran karakteri başarıyla analiz etmiş olması. onun hayattan bıkkınlığını, sıkılmışlığını başarıyla perdeye taşımış. tek başına oynamış lavant ve senenin en iyi performansını icra etmiş. bunu görmeyen eleştirmen birlikleri utansınlar.

    bu arada limuzini görür görmez aklıma cosmopolis geldi yahu. eminim çoğu kişinin de aklına gelecektir. geçen sene danimarkalı yönetmen lars von trier'in melancholia'sı ve amerikalı yönetmen terrence malick'in tree of lifehep birlikte anıldılar. zira benzer konulara sahiptiler. dünyanın meydana gelişi ile sona erişini anlatıyorlardı iki film de. benzerlikleri olduğu kadar farkları da vardı şüphesiz. bu iki filmi izleyen herkes iki film üzerine yazılar çiziktirdi. bu sene cosmopolis ile holy motors arasında böyle bir benzerlik var gibi görünüyor. "gibi görünüyor" diyorum zira iki filmi de anlamış değilim (tam olarak, yüzde yüz). cosmopolis zaten yarım saat sonra uyutmuştu, holy motors hiç sıkmadı ama yönetmenin izleyiciye filmiyle ilgili doneler vermek istememesi (cimri davranması) yüzünden film tam anlaşılmıyor. bir gün birisi umarım bu iki filmi beraber inceler. altyazı dergisinden böyle bir yazı bekleyeceğim 2013'te.

    neyse tüm bunları bırakalım. film oldukça etkileyici idi. lavant'ın peşinde bir kafile ile birlikte piyano çaldığı o sekans izleyeni coştururken (o müziğin hastası oldum, ne güzel bestelenmiş, arka arkaya on kez dinlesem sıkılmam) kyle minoge'un şarkı söylediği sekansta yönetmen, izleyeni duygulandırıyor. böyle bir film holy motors, duygulandırıyor, coşturuyor ama en fazla şaşırtıyor. bilhassa finalde limuzinlerin birbirleriyle konuştukları o final bölümü tam da "film bitti" derken carax'dan gelen bir cevap mahiyetinde. "daha bitmedi". film sanıyorum oyunculuğu anlatıyor. zira lavant'ı film boyunca (film bitene kadar) bir karakterden başka bir karaktere geçerken görüyoruz. film başlıyor, limuzinde kendisi. makyajını yapıyor. arabadan yaşlı bir teyze olarak çıkıyor ve sonra para dileniyor ve sonra sırayla katil oluyor, piyano çalan adam oluyor, kızıyla tartışan bir baba oluyor. tüm bunlar sırayla karşımıza çıkıyor. zaten o yüzden bu parçaları birleştirmekte zorlanıyoruz. carax her zamanki gibi parçaları veriyor, ama hollywood filmleri gibi finalde bu parçaları birleştirmiyor, her şeyi izleyiciye bırakıyor. sanırım bir gelecek anlatılıyor ve bu gelecekte televizyonun geldiği nokta resmediliyor. bir yerde lavant "kameralar o kadar küçüldü ki beynimize kadar girdi. artık kameraları hissetmiyoruz bile" diyor. carax'nın bütünle ilgili verdiği bir kaç doneden birisi bu. lavant'ın canlandırdığı karakterler bir dizinin veya bir kaç dizinin karakterleri sanırım.

    öte yandan carax'nın mutsuzluğunu da ifade ediyor bu film. bilhassa şu replik bu umutsuzluğun dışavurumu: "güzellik görenin gözündedir", "peki ya gören yoksa?". gören yok değil, ama sayılarının az olduğu bir gerçek. carax epey umutsuz ve üzgün gibi görünüyor. neyse, umarım çok geçmeden hakkı verilir bu filmin, bir kez daha görmezden gelinmez carax. açıkçası her ne kadar senenin sevdiğim filmlerinden olsa da cannes'ın jüri ödülünün the angel's share yerine bu filme gitmesini isterdim. ama cannes carax'yı görmezden gelmeyi başarmış, nedense. neyse sonuçta etkileyici bir film.

holy motors hakkında bilgi verin