şükela:  tümü | bugün
  • öncelikle günaydın. sürpriz sonlu, uzun bir yazı olacak, yanınıza su, kofret neyim alın.

    şimdi duyar gibiyim, "horozlarla ilgili ne yazabilirsin uzun uzun?" dediğinizi. öncelikle shame on you! bu harikulade hayvan hakkında küçümseyici bir tavır sergileyenler, bu el emeği göz nuru yazı sonunda kendilerine çekidüzen verecekler.

    bahçeli bir evde büyüdüğümden, yaklaşık 17 yaşıma kadar sürekli tavuk-horoz beslendi evimizde. bu yıllar boyunca, bu güzel hayvan hakkında hem bir sürü bilgi hem de anı biriktirdim. belki insanlığa biraz katkımız olur diye, şimdi olabildiğince detaya girerek aklımda kalanları yazıyorum.

    - en çok dikkatimi çeken ve tüm ev ahalisi için inanılmaz heyecan yaratan, adeta bir "lost'un yeni bölümü düşmüş!" havası oluşturan "kim lider olacak?" dövüşleriyle başlamak istiyorum.

    bir tavuğun altına yaklaşık 10 yumurta koyardık kuluçkada. bunlardan birkaçı horoz çıkardı. işte bu horozlar biraz büyüdüklerinde aralarındaki lideri belirlemek için dövüşmeye başlarlar. işte bu dövüşler bazen haftalarca sürerdi. neredeyse hiç müdahale etmedik. babam, "doğaya müdahale etme evlat." derdi ama bir iki kere müsabakalarda şike yaparken yakaladım. şimdi detaylar:

    * en güçlüyü, yani lider horozu belirleme dövüşleri ufak tefek tatsızlıklarla başlardı. "solucanımı bırak!" anlamındaki küçük vuruşlar, "tavukların arasında benden çok kalıyorsun!" temalı hafif ölçme-biçmelerle birkaç gün içinde gerçek dövüş başlardı. ev ahalisine dövüşlerin başladığını genelde ben haber verirdim. "anne, baba, abi, abaaaa! dövüşler başlıyor, koşuuuuun!" diye ortalığı ayağa kaldırırdım. bizimkiler de hemen balkonda yerlerini alırlardı. mısırlarımızı alıp belgeselimizi izlerdik:)

    * genelde ilk kavgalar, kendini en güçlü hisseden horozun gözüne kestirdiği en güçsüze saldırmasıyla başlardı. nitekim, çoğu zaman hakikaten de o saldıran horozun üstünlüğüyle biterdi müsabaka. bu ilk dövüşler en kısa olanlardı ama daha sonra hemen hemen aynı güçteki horozların dövüşü başladığında müsabakalar çok uzardı. adeta bir eleme usulü vardı. kazanan bir üst tura çıkıp başkalarıyla dövüşmeye başlıyordu. kaybedenler de kendi aralarında, "ben saksı değilim!" dövüşleri yapıyorlardı. en uzun dövüşler ise liderin belirleneceği son dövüşlerdi. bir tanesini hiç unutmam, günlerce sürmüştü. artık dayanamayıp ayırıyorduk kavgayı. hatta babamın şikesini burada yakalamıştım. bunları ayırdık birbirlerinden, ben birini tutuyorum, babam da öbürünü. bir ara ortadan kayboldu babam. ben onu ararken bir de ne göreyim! gitmiş mutfaktan sarımsak almış, elindeki horozun gagasına sürüyor. "baba n'apıyosun! hani karışmıcaktık!" dedim. o da, "oğlum bu kazansın, bu daha güzel, baksana kırmızı kırmızı. tam horoz gibi. sarımsak çok yakcak öbürünün yüzünü." dedi. ben de elimdekini sevdiğimi söyledim. hakikaten bence çok yakışıklı, karizmatik bir horozdu. hafif alacalı ve genelde beyaz renkli olduğundan babam sevmemişti. ona göre horoz kırmızı-kahverengi tonlarında olmalı. ancak bendekinin de gagasına sarımsak sürersem eşitlik sağlanmış olacaktı ve ben de gizlice öyle yaptım. sonuç olarak da, benim horozum kazandı ve tavuklarla sınırsız çiftleşme, yemeği hep en önden yeme gibi lider haklarını kazandı. diğer horozlar ancak gizlice sıkıştırırsa tavuklarla birlikte olabiliyorlardı ama bunu gören lider hemen kabarıp koşup ayırıyordu fikfiği:) bu arada, kendisininki lider olsun diye babam benim sevdiğimi kesmişti. akşam ağlaya ağlaya yemiştim horozumu.

    - kavga olaylarından devam edeyim. bizim mahallede başka evlerde de horoz tavuk vardı. bir ara çok kazanova bir lider horozumuz oldu. bizim tavuklar yetmiyordu da komşuların tavuklarını da bafiliyordu bu. bir gün akşama doğru bir baktım, uzakta, topallayarak yürüyen, garip garip sesler çıkaran bir horoz gördüm. "len bu ne, kimin horozu acaba?" gibi aklımda deli sorularla horoza yaklaştığımda bir de ne göreyim! bizim kazanova! ibikleri parçalanmış, her yeri kan olmuş, bir bacağı kırılmış... adeta bir "quentin tarantino son sahne çılgınlığı" yaşamış horoz. bu nasıl olmuştu? bildiğim kadarıyla çevremizde horozumuza böyle ciddi hasar verebilecek başka horoz yoktu. ben üzüntüden elim ayağım titreyerek horozumu eve götürürken, "abi, abi!" diye bana koşan küçük bir çocuk gördüm. bir komşumuzun küçük oğluydu. dedi ki, "babam dövüş horozu almıştı. senin horozun bizim bahçeye girip bizim tavuklara saldırınca bizim dövüş horozu da sizinkini parçaladı. nınnırı nın, nınnırı nın!" diye alkışlayarak oynamaya başladı manyak. bu manyağa mı güleyim yoksa horozuma mı üzüleyim bilemeden, gülerek, "defol git len deli manyak" dedim. ertesi gün göz yaşları içinde o horozu yiyordum.

    - dövüş horozuna geçiş yapmışken oradan devam edeyim. ilk yıllarda dövüş horozlarımız da vardı ama sonradan hep köy horozu ya da o bembeyaz süs horozları var ya onlardan oldu. belirtmek gerekir ki, dövüş horozları, eğer çok sıradışı bir durum yoksa köy ve süs horozlarını çok rahat döver. ama bizim sokağın sonundaki evde bu sıradışı durum vardı. bir tane süs horozu yine aynı evin dövüş horozunu dövebiliyordu. işin aslı ise şuydu: dövüş horozu daha civcivken bu süs horozunun yanına getirilmiş ve daha küçücük zamanlarından beri bu süs horozu tarafından dövülüyor. küçüklüğünden beri bu süs horozundan o kadar dayak yemiş ki psikolojik bir bariyer koymuş kendine, "ben bunu dövemem." diye.
    bir gün bir arkadaşım geldi ve kendi süs horozlarından birini o "tırsak" dövüş horozuyla dövüştüreceğini söyledi. "olm saçmalama eziyet etme hayvanlara." uyarılarımı önemsemedi. ben en son vazgeçirmek için, "lan öldürür senin horozu, dövüş horozu o, bakma öyle olduğuna." dedim. olayın yukarıda bahsettiğim psikolojik yönünü anlatmaya çalıştım. o süs horozunun yanında büyüdüğü için ve ondan sürekli dayak yediğinden psikolojik bir sorunu olduğunu, onun bembeyaz süs horozunu mahvedeceğini söyledim. hiç abartmıyorum, bunları o yaşlarda söylediğimi çok net hatırlıyorum ama bir türlü vazgeçiremedim arkadaşı. aldı horozu, "geliyon mu gelmiyon mu olm?" dedi. el mahkum ben de gittim. bunun horozu gerçekten baya iriydi ama nihayetinde süs horozuydu. arkadaş gerçekten kazanacağını düşünüyordu. gidip bunları birbirine kızıştırdıktan sonra kendi horozunu bu dövüş horozunun üstüne attı ve yanıma geldi. arkadaşın horozu şöyle bir şeyken, dövüş horozu da şöyle bir şeydi arkadaşlar. sahne kafanızda canlandı mı? hah işte o oldu. dövüş horozu saniyeler içinde arkadaşımın süs horozunu mahvetti. o bembeyaz horoz bildiğin kırmızıya dönüştü. benim arada, "yeter olm al horozunu ölcek." uyarılarımı arkadaş dinlemiyor horozuna hala güveniyordu. sonunda sahibinden umudu kesen süs horozu evine doğru kaçmaya başladı, arkasından da dövüş horozu yardırıyordu ama bir noktadan sonra bıraktı. arkadaşın evine döndüğümüzde horozu kan revan içinde bir köşeye tünemiş titreye titreye hırlıyordu. tam da o sırada arkadaşın babası evden çıktı, horozu gördü, ne olduğunu sordu, arkadaş yalan söylemeye çalışsa da babası anladı durumu ve arkadaşa güzel bir tokat attı. bana da siktiri çekti. arkadaşların evinde akşam horoz yenecekti.

    - gelene geçene saldırma olayına gireyim. bu durum değişkenlik gösteriyor. bazı horozlarımız çok saldırganken bazı horozlarımız çok sakindi. kardeş horozlar arasında bile bayağı değişkenlik gösteriyordu. burada da ilginç bir olaydan bahsedeyim. bir gün, keskin soğuklu bir kış sabahında bahçeyi izlerken bir baktım, bir tane civcivimiz bahçeye koyduğumuz su kabının içine düşmüş. çok da küçük olduğu için çıkamıyor kabın dışına. o buz gibi havada sırılsıklam oldu. hemen koştum bunu çıkarmaya. annesi önce yavrusunu koruma amaçlı biraz üstüme geldiyse de durumu anladı, beni bıraktı. ben hemen aldım civcivi güneşe doğru tutmaya başladım kurutmak için. hava çok soğuk olduğu için civciv hala tir tir titriyordu. ben de eve, sobanın yanına götürüp kurutmaya karar verdim. birkaç saat boyunca civcivi kuruttum. resmen hayata döndü civciv elimde. sonra götürüp bahçeye bıraktım. işte bu civciv sonrasında bana bir alıştı inanamazsınız. bahçeye her inişimde anasını, kardeşlerini bırakıp yanıma geliyor. benden hiç kaçmıyor. resmen minnettarlığını gösteriyor sanki. sonra bu civciv büyüdü ve lider horoz oldu. şimdi konuyu saldırganlığa bağlıyorum. işte bu horoz, ben hariç istisnasız herkese saldırıyordu. evdekilere, sokaktan geçenlere, arabalara... ama bana hiç saldırmıyor aksine kendini sevdiriyordu. resmen pitbull gibi bir şeydi, terör estiriyordu sokakta. bir gün evimize millet vekili adayı bir köylümüz gelmişti. ona da saldırınca babam dayanamadı ve kesti pitbullumu. akşama ağlayarak yedim.

    - horozların ilginç bir özellikleri de sabah çok asabi olmaları. kümesi açar açmaz, bütün tavuklara, civcivlere, kedi köpeğe saldırırlardı. en yakın video şöyle bir şey buldum. ben izlerken çok keyif alırdım bu manyaklıkları :)

    - bizim horozlar genel olarak kedi-köpeklere saldırırlardı. civcivleri koruma iç güdüsü herhalde. bir gün bahçede çiftleşen kediler vardı. horozlar bahçenin diğer tarafındaydı. bir tanesi kedilerin olduğu yere doğru gitmeye başladı. kediler inlerken horozum bunları fark etti ama ne olduğunu anlamaya yönelik yan yan bir bakışı var, gülmekten ölürsünüz. "lan kavga mı ediyorlar? burası seks mi? benim bahçemde neler dönüyor?" sorularını yüzünde gördüm horozun. sonra durumu anlayınca bunlara bir saldırdı. kediler birbirlerinden ayrılmadan kaçmaya çalıştılar. erkek kedi bir yandan horozuma karşılık vermeye çalışıyor, bir yandan gel-gite devam ediyor, bir yandan da altındaki dişinin de çekme kuvvetiyle kaçıyor gibi :)

    - çiftleşmeleriyle ilgili ilginç bir nokta tavuklardı aslında. horozlar sanki 7-24 hazırlardı ama tavuklar bazen kendileri gelip sırnaşırken bazen de dakikalarca kovalanmasına rağmen izin vermezdi. bir yandan horozuma üzülür bir yandan da kızardım ona "rahat bırak olm kadını, kendi bedeni kendi kararı." diye.

    - ve sürpriz sonla yazımı bitiriyorum. bir gün, lise hazırlık sınıfında writing hocamız en sevdiğimiz hayvanla ilgili bir yazı yazmamızı ve resmini çizmemizi istedi. ben de tabii ki de horozla ilgili bir şey yapacağım. o kadar güzel yazdım, o kadar güzel çizdim, sayfayı o kadar güzel düzenledim ki görseniz bu profesyonel biri tarafından yapılmış dersiniz. sayfa boyunca çok büyük bir horoz, boş kalan yerlere de bilgiler, cümleler falan. rengarenk de boyamışım, cillop gibi ödev. neyse, teslim ettik ödevleri. ertesi gün hoca geldi, güzel olanları panoya asacağını söyledi. ben eminim benimkinin de asılacağından ama maalesef benimkini bana geri verdi. cümlelerim tamamen doğru ama sayfada kocaman bir ünlem. tam da teneffüs zili çaldı. hemen gittim hocaya, "hocam neden benimkini de seçmediniz? bence çok güzel." dedim. hoca kağıda baktı, sonra bana baktı, "yavrum şansını zorlama istersen." dedi ve gitti. ben üzgün ve şaşkın bir şekilde ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. sonra arkadaşların yanına gittim, "lan ben çok güzel yaptım, niye benimkini de asmadı bu hoca ya?" diye kağıdı arkadaşlara gösterdim. kağıdı arkadaşlara göstermemle hepsi birden gülmekten yere düştü. kıvranıyolar. ben hala olayı çözmeye çalışıyorum. adamlar yamuldu gülmekten. neyse bunlar kendine gelince olayı açıklığa kavuşturdular. yazımın başlığı tam olarak şuydu: "my big and strong cock", benim büyük ve güçlü horozum. bence öyle yani. sözlükten baktım horoz "cock" demek, hemen yazdım. ben fakir bir ailenin çocuğu olduğumdan o zamanlar evde bilgisayar, internet falan yok. ama bu arkadaşların hepsi zengin, evlerinde bilgisayar, internet var. tüm gece porno sitelerinde takıldıklarından "cock"ın bir de "penis" anlamına geldiğini hepsi biliyorlar yani. beni de aydınlattılar sağ olsunlar. hocaya, "benim büyük ve güçlü penisim" diye ödev vermişim ve bunu niye asmıyorsunuz diye atar yapmışım :)
  • beyaz etli prens
  • az önce çalışmam icab ettiği halde masanın başında mal mal durmakta iken, ve bin bir türlü alakasız ve o derece gereksiz meseleyi derinlemesine irdelemekte iken aniden aydınlandım, horoz kelimesinin etimolojik kökenini inkişaf ediverdim!.. nedir peki horozun kökeni? ne olacak efendim, bu yörede -sümerleri mümerleri saymazsak- bütün küntürlerin atası mısır uygarlığı deyil mi? evet!.. peki bu mısırlıların böyle gagalı magalı, yırtıcı mırtıcı bir tanrıları yok mu? var!.. bu tanrı yırtıcı bir kuş olan şahin değil mi? evet!.. adı ne? horus!.. kuzguna yavrusu şahin görünür hesabı, tavuğun erkeği de anadolu halkına şahin gözükmüş, erkek tavuk olmuş sana horus!.. olmaz mı? niye olmasın kardeşim, allahın kaplanı tiger tekir oluyor da horus niye horoz olmasın? olur, bal gibi de olur...
  • bu entirime evvela bir öz eleştiri yaparak başlamak isterim. efendim küntürel dünyamızda ve özellikle internet aleminde öyle bir takım araştırmacılar mevcut ki, kendileri bir takım tarihsel olayları, bir takım küntürel mevhumları, bir takım simge ve sembolleri birbirleriyle alakalandırmak suretiyle bir takım tezleri kanıtlamak uğraşıdadırlar; ve malesef bu uğraş neticesinde delirmişlerdir!.. evet, malesef bu kavramsal simgesel dünyada kurdukları ilişkiler bilimselliği aşmış ve delirmişlik noktasına ulaşmıştır. erik von daniken ekolünden bu kişiler genellikle her şeyin kökenini uzaylılara, mısırlılara yahut türklere bağlamak eğilimindedirler. bu türden çok sevdiğim bir site var (idi, şimdi baktım kapanmış): skyrootuni.com. buradaki araştırmacı arkadaşımız bütün dünya dillerinin göktürkçeden, onun da sirius yıldızı kökenli göksel bir kavimin dilinden kaynaklandığı tezini çok geniş kaynaklar ve kapsamlı örneklerle kanıtlamaya çalışıyordu. ve bunu da kendi geliştirdiği "görsel etimoloji" yöntemine dayanarak yapıyordu. misal, "amerika" kelimesinin sirius kökenli o dilde "güzel vatan" anlamına geldiğini bulduktan sonra kelimeyi göktürk alfabesiyle yazıyor, harfleri alt alta, yan yana, büyüklü küçüklü ve evirip çevirerek yerleştirerek amerika kıtasının resmini elde ediyordu. bir başka örnekte ise "hamak" kelimesinin aslı "hammock"un "amma da uyumak yeri"nden türediğini, ve yazılınca da hamak resmi ortaya çıktığını anlatıyordu. şimdik, belki hakikaten bütün diller türkçe'den türemiştir, ve hatta hakikaten türklerin ve de herkesin kökeni sirius yıldızından gelen bir kavimdir, aksi kanıtlanmadıkça taşşak geçmek bilimsel delikanlılığa sığmaz. lakin bu tezin kanıtı olarak sunulan argümanın mantık ve bilimsellik sınırlarını aştığı aşikardır. işte bu yüzden bu türden araştırmacılara ben delirmiş araştırmacı diyorum. akıllarına gelen ilginç fekat gerçekliğe halyi mesafeli bir fikrin mistik ve kutsi açılımlarının heyecanına kapılarak bilimsel olmaya çalışan hezeyanlar içinde deliren zavallı araştırmacılar... ve... ve itiraf ediyorum... ben de delirmek üzereyim!!!..

    küçüklüğümde hep bilim adamı olmak isterdim. ama ne olursa olsun, biyolog, jeolog, arkeolog, hepsi birdi benim için. yeter ki bir şeyleri araştırayım ve "heee, aha bunlar bunlar bu yüzden böyle" şeklinde tezler oluşturayım. ama sonra ne oldum? bir baltaya sap olamadım! şabalak oldum, şaklaban gibi bişey oldum!.. ama bilim aşkı, araştırmacılık tutkusu yüreğimin derinliklerinde daima yaşadı. yaşadı ama gelişmemiş, prematüre bir ucube olarak yaşadı. ve bugün artık elimin altında o ucubenin ortaya çıkmasını sağlayabilecek, benim gibi yanlış insanların eline geçtiğinde korkunç bir silaha dönüşebilecek bir aygıt var: internet!.. ve hatta google!.. evet, gerçek bir araştırmacı olamadım ama bir google araştırmacısı oldum!.. nedir abi? illuminati mi dedin? tıkır tıkır tıkır yaz illuminati, yaz masonluk, ara!.. armut mu dedin? yaz armut, meyve, ağaç, ara!.. olmadı yaz illuminati + armut ağacı, ara!.. olmadı canın mı sıkıldı, yaz orta okuldan arkadaşlarının ismini, mason olan var mı ara!.. ana biritanika ansiklopedisinden sayfaları evire çevire iki ayda okunacak yazıları, ve artı binlerce olur olmaz geyiği sabaha kadar acıyan gözlerle oku, gerekli gereksiz bilgi bombardımanı sonucunda beynin amcıklamış olarak yatağa git, illuminatilye armut simgesi dolu kabuslar gör, ve sabaha pırıl pırıl bir deli olarak uyan!.. işte efendim, son günlerde zamanımı google başında "horoz + horus" yazarak ve günden güne biraz daha delirerek geçiriyorum.

    aslında ilk yazdığım horoz entirisi masum bir benzetmeden ve biraz da bilimsellikle eğlenmek arzusundan ibaretti (#6738223). "aa ulan horus horoz olmasın, ha ha ha haa". daha önce ibis ile ibişin aynı şey olduklarını farketmemdeki gibi, ibişlikten öte bir anlamı yoktu. lakin her şey benden sonra yazılan bir kaç entiriyle başladı. bu entirilerin biri (#8240339) horozun alevilikte kutsal olduğunu ve cebrail'le eş tutulduğunu, bir diğeri (#8621322) ise masonlukta merkür'ü simgelediğini söylüyordu. baktım ki cebrail (ya da gabriel) semitik dinlerde haberci melek, merkür (ya da hermes) yunan dininde haberci tanrı. ee, bunların ortak kökenli olmaları çok mümkün. e o zaman dedim, bunlarlan aynı şekilde eş kökenli mısır tanrısı sakın horus olmasın!.. gizli bir gerçeği açığa çıkarmanın arifesinde olmanın helecanıyla başladım gogılda araştırmayı. fakat kısa zaman içinde hermes'e denk olanın horus değil toth olduğuna müşahade ettim. bu toth da ibis başlı ibiş bir tanrı. ve üstelik müslümanlıkta hz. idris'e tekabül ediyor imiş. idris>ibis gibi bir denklik kurmak istedim ama cesaret edemedim; o sırada henüz yeterince delirmemiştim. aramaya devam ettim ve peygamberlerin mısırdaki kökenlerini tek tek resimleriyle gösteren bir sitede toth'un hz. nuh, horus'un ise doğrudan "gabriel - ruh ül kudüs" olarak belirtildiğini gördüm, fakat ne çare, bu sitenin bir "deli araştırmacı" sitesi olması dolayısıyla oradan buruk ayrıldım. ve fakat yılmadım aramaya devam ettim ve gördüm ki bu horus'un bebekkene annesi isis'in kucağında isa gibi tasvirleri mevcuttur. o vakit "ulan hep resimlerine bakıyorum, biraz da yazılarını okuyum" diyerekten horus hakkında bi şeyler okudum. meğer ki bu horus'un çeşitli dönemleri ve çeşitli tasvirleri var imiş. bu annesiyle olan harpokrates imiş ve bebek horus demekmiş. bi de hormaku varmış ki "ufuktaki hor-horus" demekmiş ve yunancaya harmachis - harmais olarak çevrilmiş, ışığı ve doğan güneşi simgeliyormuş. aha dedim buldum, harmais>hermes, ne kadar aşikar!.. sonunda horus'u hermes ve dolayısıyla horoz yapacak bir yol bulmuştum!.. ve delilik katsayım da yükseliyordu!.. fakat bilader, hermes haber tanrısı, harmais ışık tanrısı, olmadı ki... ulan bin tane tanrı, kimin eli kimin cebinde belli değil be diye sinirlenmeye başlamıştım ki kendimi sakinleştirdim; tanrılardan ümit kesilmez, kimin eli kimin cebinde belli değilse, horoz horus olmasa bile horus'tan horoza doğru dolambaçlı bir patika çizmek pekala mümkün hale gelir değil mi!.. nıha ha ha ha haaaaa!!!!.... evet, işte artık kafi derecede delirmiştim!.. evet, artık tezimi kanıtlamak için her yolu kendime mübah kılmıştım!.. ve evet, aramaya devam ederken o kuramadığım bağlantıyı, yani hermais>doğan güneş>gün doğumu>horoz bağlantısını kurmuş müslüman bir site buldum!.. islam'daki şeytan kavramından söz ederken diyordu ki zerdüştlükte iyi-kötü ikiliği vardır, kötülüğün tanrısı ehrimen, iyiliğin, hayatın ve ışığın tanrısı hürmüz'dür. ve hürmüz, yani örmüş, yani horus, yani horoz, yani ışık ve uyanma bir gün galip gelecektir!... o vakit anladım ki müslüman kardeşlerimiz horus'u cabraille özdeşleştirmekten özenle imtina etseler de horus'la horoz'u zaten ezelden beri bir tutmaktalarmış. ben de bu ülkenin olsa olsa yüzde doksandokuzu kadar deliymişim!.. o kadar mesudum ki!..

    entirime son verirken "horoz + horus" gogıl aramasında çıkan bir başka müslüman siteden bir alıntı yapmak istiyorum. aynen aşağıdadır:
    --------
    biliyorsunuz mısırlılar ahmak adamlar; eski firavun zamanının insanları bir çok şeylere taparlardı da, taptıklarından bir tanesi de öküzdü, öküze de taparlardı. altından buzağı heykeli yapıp tapınıyorlardı.
    başka tapındıkları şeyler nedir?.. mısır hava yolları'yla hiç uçtunuz mu; mısır hava yolları'nın ambleminde bir horoz başı vardır. şöyle mavi, kırmızı renkleri olan, arkaya doğru bir horoz kafası vardır, (tayyârânı mısır) mısır hava yolları'nın ambleminde... nedir bu horoz başı? o ahmakların, firavun zamanındaki kavmin tapındıkları horus isimli putları var. bizim horoz dediğimiz, horus diye bir tanrıları var... neymiş ahmakların putları? başı horoz başı, vücudu insan vücudu, resimleri filân var... insan vücutlu, horoz başlı bir tanrı. palavranın palavrası, ahmaklığın daniskası...
    --------

    not: hayır!.. deli değilim ben!.. bırakın beni! deli değilim beeennn!!!.. deli değiliiiimmmmmmmm!!!!....
  • cok komik hayvan. dun gece annemde kaldim, hatta hala burdayim. sanirim, senelerdir ilk defa horoz sesi ile uyandim. dun, bi' ara duymustum, fakat yemin ederim, telefon zil sesi zannetmistim.

    neyse, sabah uuruu uuuuu sesi ile uyaninca, kendimi bahceye attim. hafif bi' serinlik var. tabi sonbahar neticede, bahce sarinin tonlari ile bezenmis. boyle gayet edebi bir husu icinde bahceyi dikizlerken, yemin ederim en az 5 tane horoz gordum. fakat, horoz degil sanki tapinak sovalyeleri. omuzlar dik, ibikleri koyu kirmizi. bir de etrafa attiklari o "amina bile koruz" bakisi. adim atarken, baslarinin hafif titremesi, ayni anda gozlerini sabit bir noktada tutup yurumeye calismalari. bi' suru horoz, annemin bahcesinde cer cop yemiyor da, sanki caddeye piyasa yapmaya cikmislar. az sonra mid point'te kave icceklermis havalarinda. "olum!! horozsunuz lan siz" dedim. ha unutmadan, yanlarinda girl friendleri tavuklar var. kizlar onlar kadar olmasa da, havalilar.
    sabah sabah yuzumu gulduren hayvan.
  • egosu bedenine büyük gelen, kendisini vahşi ve yırtıcı zanneden kümes hayvanı. evet aslanım, istersen mahalleyi haraca bağla, literatürde kümes hayvanısın. ahahaha. öyle dayı dayı yürümekle olmuyor, insanda biraz da heybet olacak, baldır olacak. fakat bu aşağılamaya çalışmak, horozla liderlik mücadelesine girmek? yüzü olmayan insanların hakaret yuvasından bir horoza saydırmak?

    oysa yağmurlu bir istanbul gecesinde, cama çarpan damlalarının ruhumda açtığı yaralardan bahsetmek ve 2 hafta sonra hayatıma girmek zorunda olan, daha kim olduğunu bile bilmediğim yeni ev arkadaşıma damgasız mektuplar yollamak isterdim. ama önce hayatımdaki tüm hayvanlarla hesaplaşmam lazım. sizin yüzünüzden çok zor günler geçirdim! ilk gençlik yıllarımda hoşlandığım bir kız dışarıda olmasına rağmen, beni dövmeye çalışan bir horoz yüzünden evden çıkamadım.

    kuzenimin horozuydu; adını aslan koymuştu. bir horoza aslan adını verirsen ne olur? yok edici olur o hayvan, kişilik bunalımları yaşarken cani olur. aslan da öyle oldu. kuzenimi gizliden gizliye seviyordu sanırım, dışarıda top oynarken, bu manyağın bana bir koşuşu vardı ki, hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. tavuklara ettiğini, benden sakınmayacaktı belli ki. eve doğru koşmaya başladım. bu hayvan da kah koşarak, kah uçarak peşimden geliyor. bir şeye delirmiş ama neye delirdiğini bilmiyorum. tanrı şahidim olsun ki, beni gören hayvan sinir krizi geçirdi hep. depara kalktığımı bilirim, bir de eve girdiğimi. dış kapıyı kapattım. nefes nefese kalmıştım. hayvan kapının önünde volta atmaya başladı. kuzenin sınıf arkadaşı dışarıda, uzaktan gülüşüyoruz. dondurma yenilen yaz aşkları kadar tatlı bir şey bile başlayabilir aramızda ama çıktığım an beni bitirecek bir horoz var dışarıda. kız bunu öğrendi, ve bana "kalıbından utan" dercesine biraz daha gülümsedi. üst kattaki balkondan aşağıyı seyrediyordum. delikanlı gibi konuşsam horozla, ne konuşacağımı bilmiyorum. ne diyeceğim? aslan kral zannediyor pezevenk kendini.

    teyzemlerde bir hafta kaldıysam, ya horoz kümesinde kaldı, ya da ben evde kaldım. ikimiz aynı anda dışarıya çıkmadık. kağıt helva arasına dondurma tadındaki yaz aşkı ihtimali başlamadan bitti. 1996 yazından beri horozdan tiksiniyorsam, bunun sebebi sabahın köründe ötmeleri değil, aslan adındaki elebaşlarının beni bitirmeye çalışmasıdır.

    hayvanlarla yüzleşirken. istanbul. 2009
  • ilkokula giderken anasının nikahı yol yürürdüm ben, anasının nikahı uzaklıktaydı okulum. şimdi bazen oturup eski günlerden konuşuyoruz da -ki artık o yaşa geldik- bizim yaştaşlarla, hep hayvani yol yürümüşüz okullara giderken. servis ne ki; ben ilk toplu taşıma aracını üniversiteye gidince gördüm. şimdi başlığında bir sürü komik şekli var ya "minibüste ineceğim deme şekilleri" gibi bir başlıkta, hah işte ne büyük kabustu "ineceğim" diyebilmek şoföre, sesini duyurabilmek ne karın ağrısıydı.

    şimdi iki damla yağmur yağdığında "oğlanı kim bıraksa okula, kim alsa" diye telaşeleniyoruz karı koca. ama kendimiz okula gidip gelirken yağmurun ağababası başımızdan aştı. dizime kadar ıslanırdım ben, ayakkabılar sucuk gibi. kururduk okulda soba başlarında. kaloriferi de üniversiteye gidince gördüm. anam ben üniversiteye gitmesem, hiçbir şeyler görmeden geçip gidecekmişim ya!

    velhasılı, demem o değil; konu neydi, hah horoz, sadedin yolunu bulduk nihayet; ben ilkokula giderken anasının nikahı yol yürürdüm. yollardan biri de çine'nin son sokağı, o sokaktan sonra bahçelik, dutluk belki de. sokak sakinlerinin de evlerin olmadığı o karşı yakada, sıralı kümesleri var, sokağın kümes kanadı. sokak da toprak zaten, parke çok sonraki hikaye. tavukları kışkışlaya kışkışlaya geçerdim o sokaktan. yine böyle bir kış sabahı, ayaz hava, çantayı taşıyan ellerim çatlamış ayazdan, su birikintilerine basa basa yürüyorum. çocukken yürümenin ilk kuralıdır; su varsa basacaksın. karşıdan gördüm bunu ben, sarılı kırmızılı, kocaman ibikli, kocaman kanatlarını kabartmış, got got got bakınıyor. çok büyük ve çok güzel aslında, heybetli. onun heybetine inat arkasında yamık yumuk tavıklar, haremi paşanın, gösterdiği yerleri eşeleye eşeleye izliyorlar bunu. bana dikti gözlerini bu. ben de göz ucuyla süzüyorum, çok da çaktırmıyorum, soğukkanlılığı bozmuyorum. insan küçükse yolda yürürken herkes onu seyrediyormuş gibi gelir. sanki sokaktaki tüm evlerin pencereleri bana bakan insanlarla dolu. perdelerin arkasından seyrediyorlar belki. evet insanlar manyak, ben manyak olmadığıma göre. çok vakur yürüyorum tüm gizlice izlenenler gibi, öyle olduğunu sanıyorum. götü boklu çocuksun halbuki bit kadar, horoz yürüyor sana doğru, gözü göz, bakışı bakış değil çığrınarak kaç değil mi? ben yürüyorum, o yürüyor, yaklaşıyoruz birbirimize. yanından geçiyorum gözlerine bakmadan. belki köpek gibi korkumun kokusunu alıyor horoz, belki haremindeki tavuklara havası. arkamdan kanatlarını çırparak koştuğunu duyuyorum, koşmaya başlıyorum ben de. got got go'lar yüksek perdeden çıkmaya başlıyor, kanat sesleri artıyor ve namussuz horoz başıma çıkıyor. tırnakları kafama geçiyor. hep tembihliyiz; horoz gözünü oymaya çalışır insanın. can havliyle elimi uzatıp bacakların yakalıyorum. ve çok büyük bir hızla yere çalıyorum hayvanı. ama nasıl koşuyorum, sokağın sonunu buluyorum bir avaz, köşeyi dönüyorum. korkudan geberiyorum; gözüm oyuluyordu az daha ve az önce tüm mahalle bana bakarken bir horoz öldürdüm! öldürmüş olmalıyım yani, çok hızlı çaldım yere, sesi de çıkmadı, koşmadı da peşimden, öldü kesin. hala deli gibi koşuyorum, değil dönüp köşeden bakmak, kafamı çevirmiyorum. ödüm bokuma karışmış.

    bir daha o sokaktan hiç geçmedim. olur a, horozlarını katlettiğim sokak sakinleri bekliyorsa beni, tanırlarsa, horozun hesabını sorarlarsa. iki üç yıl yolumu uzatıp başka sokaktan gittim geldim. geceleri rüyalarımda kovaladı beni, gözlerimi oydu. kimseye anlatmadım da şimdi size kısmet; bir "horoz katiliyim ben". belki. hala bir horoz gördüğümde gözlerine bakmam, usulca sıvışırım. saygıda kusur etmem, hafife almam. çocukluğumu yidi.
  • "tavuk mu yumurtadan yoksa yumurta mı tavuktan" çelişkisine "ben karışmam, sadece sikerim" diye cevap vererek yüceligini kanıtlamıs hayvan.
    (bkz: horozum)
  • fransa'nin sembolu olan hayvan. sebebi ise şudur:
    "kendi ayaklari pisligin icindeyken sarki söyleyen
    tek hayvan horozdur da ondan."
  • tavuk ciftliklerinde yumurtadan çıkar çıkmaz imha edilen, erkek olmanın ne kadar zor olduğunu kanıtlamış canlı türü.
    (bkz: civciv)
    (bkz: tavuk çiftlikleri)