şükela:  tümü | bugün
  • saygı duymak zorundasın cümlesiyle tanınır.

    kendisi gibi düşünmediğim bir arkadaşım, bana bunu söylüyorsa, gerçekte hoşgörülü değil, bencildir. kendi görüşüne eleştiriler arttıkça, bencilliği faşizme doğru evrilebilir.

    saygı duymak, hoşgörülü olmanın ön koşulu değil. sizin gibi düşünmeyen bir insanın düşüncesine saygı duymak zorunda değilsiniz. örneğin, flat earth society'nin öğretilerini benimsemiş bir insanın düşüncesine ne kadar saygı duyabilirsiniz?

    önemli olan, tahammül. toplumları bir arada tutan en önemli kavramlardan biri bu. binlerce değişik ve birbirine zıt görüşün, inancın birlikte var olabilmesinin yegane güvencesi.
  • hoşgörü/tölerans/tahammül taraftarı bir insanın hoşgörüsüzlüğe düşman olması ve böylece hoşgörüsüz olması durumudur.

    bu durumda bir hoşgörü toplumunun yapması gerekenin hoşgörüsüz alt gruba* güvenlik ve özgürlük hususunda kendini koruma sınırlarına gelinene dek müsamaha göstermesi olduğu ifade edilir. ancak bu noktada müdahale makul karşılanır.

    http://en.wikipedia.org/wiki/paradox_of_tolerance
  • nazizm gibi akimlarin avrupa'da yasaklanma sebebidir.

    eger nazilere dusunce ozgurlugunden oturu hosgoru ile yaklasilir ise, bundan guc alan nazilerin neler yapacagini kestirmek guc olur. avrupalilar da boyle sorunlarla karsilasmamak icin nazizmi yasakliyor ki, gayet mantikli.
  • donald trump'ın charlottesville'de ırkçıların bir kadını öldürmesinin ardından yaptığı "iki taraf da haksız" minvalindeki açıklamanın ardından twitter'daki tepkilerde gündeme gelen karl popper teorisi.

    popper'ın kendisinden dinleyelim:

    "her şeyi hoş görmenin sonu, hoşgörünün büsbütün ortadan kalkmasıdır. hoşgörünün sınırlarını, hoşgörüsüzleri de kapsayacak kadar genişleterek toplumu hoşgörüsüzlerin saldırılarından korumayı akıl edememek, sonunda hoşgörülüleri de hoşgörünün kendisini de yok edecektir. işte bu nedenle, hoşgörünün korunabilmesi adına, hoşgörüsüzlere karşı hoşgörülü olmama hakkını talep edebilmek gerekir."

    elbette nazi almanyası döneminde yazılmış bu yazıda bugün dahi görenler için ibretler vardır.
  • liberallerin icine dustugu yanilgidir. hosgoruyu haketmeyen toplumlara gereginden fazla ve degerde hosgoru gosterilirse, bu hosgorusuzler hak etmedikleri ust seviyelere tasinirsa, liyakat asindirilirsa, bu hosgoruyu haketmedeyen çomar guruh gelir diger topluluklarin basina oturur ve toplumda hosgoru kalmaz.

    bu ortamda da karl popper 'in aciklamasi biraz yanlis anlasilmis:

    "less well known is the paradox of tolerance: unlimited tolerance must lead to the disappearance of tolerance. ıf we extend unlimited tolerance even to those who are intolerant, if we are not prepared to defend a tolerant society against the onslaught of the intolerant, then the tolerant will be destroyed, and tolerance with them."

    diyor ki; sinirsiz hosgoru eninde sonunda toleransin yok olmasina sebebiyet verir. hosgorusuze elini verirsen gotunu kaptirirsin, kendi hosgorulu toplumunu da bu ite kopuga yem edersin. ayni turkiye'de akp'nin yaptıgı ve onlarin 16 senelik yardakcilarin izledigi tutum gibi.

    baska bir ifadeyle hosgorusuzlerin, cahillerin ve onlarin bu isteklerine/politikalarina canak tutanlarin argumanlari hep fikir ozgurlugu, magduriyet vb. dir. hosgurulu bir toplumun temel sarti bu hosgorusuz, cahil, irkci, cinsiyetci kisma karsi hosgorusuz olmaktir. ornegin seriatcilarin degirmenine su tasiyan nuray mert gibiler icin cumhuriyet gazetesi karar alinca hemen fikir ozgurlu, farkli sesler bik bik diye konusan guruhu goz onune getirin iste onlar bilip bilmeden bu hosgorusuzluge ortam hazirlamaktadirlar.
  • ''hoşgörülü bir toplum hoşgörüsüzlüğü de hoş görmeli mi?''

    karl popper çok güzel sormuş. böyle şeyler gördükçe umutlanıyorum.

    herkese hoşgörü gösterilmez. insan haklarını benimsememiş, farklılıklara hoşgörülü olmayan, dahası farklılıklara hoşgörülü olmayan bir ideolojiyi benimseyen insanlara hoşgörü gösteremezsiniz. zira bunu kendi lehlerine çok güzel kullanırken, işler tersine döndüğünde ise canınıza okurlar.

    bakın bunun en güzel örneğini avrupa'daki müslüman göçmen kitlesinde görebiliriz. bilirsiniz, yaşadıkları ülkede liberal ve sol partileri destekleyen bu insanlar kendi ülkelerinde en baskıcı en dindar yönetimden yanadırlar. yaşadıkları ülkenin her türlü nimetinden yararlanırken, söz konusu ülkenin sakinlerini yarım akıllı, saf, ahlaksız, değersiz vs şeklinde betimlerler. iyi niyet saflık olarak görülür ve ülkedeki iyi niyetten kaynaklı bazı boşluklar kullanılmak istenir.

    ingiltere'deki müslümanlar arasında bir araştırma yapılmış. 2009'da yapılan bir ankette, homoseksüelliğe toleransları sorulunca, bu oran 0% olarak çıkmış. daha da şok edici olanı 2016 yılında yapılan başka bir anket. ingiliz müslümanlardan 52%’si homoseksüelliğin yasaklanmasını desteklediğini belirtmiş. benzer şok edici rakamlara, terörizme destek verme, kadın haklarını tanımama gibi konularda da rastlamak mümkün. dahası var mı? tabii var. demokrasi gereği(!) bu adamlar ingiltere'nin bazı bölgelerinde şeriat istemişler.

    ne şimdi bu? biri bunu bana açıklasın, zira çok sinirim bozuluyor. ne yapak? hoşgörülü olak mı? çünkü demokrasi, çünkü hoşgörü he mi? he değil. bu insanlara hoşgörü gösteremezsiniz. böyle böyle batıda da sağ akımlar yükseldi. artık hoşgörülü olmayan insanların saldırılarına karşı savunmaya geçiyorlar. slovak başbakan robert fico'dan alalım.

    ''üzgünüm, garip gelebilir ama slovakya’da islam’a yer yok. problem onların gelmesinden çok, ülkenin karakterini ve yüzünü değiştirmeleri.”

    yetmez ama evet

    *****

    kendi ülkemize gelirsek türk muhaliflerinin son derece yırtıcı bir kızgınlıklarının olduğu hepimizin malumu... niye? hoşgörüsüz insanlar mı türk muhalifleri? hayır. bu yırtıcılık, karşıdaki kitlenin ne halt olduklarını bildiklerindendir. misal demokrasi diye ortalığı yırtanların, aslında demokratik falan olmadıkları, su kaynattıkları, kaybettikleri ilk seçimde ortaya çıktı. rüzgar tersine eserse deliren bu tiplere hoşgörü ne yapak, hoşgörü gösterek mi?

    salt siyaset de değil, sol frame'deki ilişkiler kanalında da ne derece vahim bir halde olduğumuzu göreceksiniz. ne yapak, hoşgörü gösterek mi? gösterilmediği sol frame'de sürekli birbirine giren insanlardan da belli.

    yani bizim ülkemizde zaten hoşgörü paradoksu yok. avrupa da akıllanıyor. akıllanmazlarsa roma imparatorluğu'nun çöktüğü gibi çökerler. seve seve hoşgörü paradoksunu çözecekler.

    'hoşgörülü olmayana, hoşgörülü olmayın, ellerinde ayıcık olursunuz' diyerek entry'mi bitireyim.
  • şimdi böyle rawls ve popper'ı ekmek gibi okumak da çok doğru değil. lakin günün sonunda her halükarda bir demokrasinin kendini koruma sorunsalıyla karşılaşacağız. o yüzden popper, rawls mevzusunu şimdilik bir kenara bırakıp nihai sorun hakkında bir iki şey söylemek istiyorum.

    jwm'in güze bir makalesi var. neo-klasik disiplinle, nedir, ne değildir, ne olursa kazancı riski nedir, yatırım analisti gibi yazmış, protecting popular self-government from the people? new normative perspectives on “militant democracy. burada demokrasinin kendini otokrasiden korumasının efektif yollarına dair değindiği iki ilginç model var.

    birincisi stefan rummens tarafından ortaya atılan, concentric model. bu model diyor ki, antidemokratik tutum ve davranışları, güce olan mesafelerine göre sınırlayalım. yani mesela sokakta, tamamen gayrıresmi ve sivil biçimde birisi en galiz ırkçı düşüncelerini bile ifade etse buna ifade özgürlüğü kapsamında hoşgörü gösterelim. lakin bu adam bir parti kurduğunda, seçime girdiğinde, barajı aştığında, meclise girdiğinde karşılaşacağı engeller git gide sertleşsin. hükümet olma riski doğduğunda icap ederse partisini de kapatalım. bu bana çok makul görünüyor, çünkü neticede her şey içine oturduğu bağlamda anlam kazanıyor. kimsenin ırkçı olmadığı bir toplumda adamın teki sokakta ırkçı sloganlar atsa, şüphesiz ki zararsız bir deli sayılır. diğer yandan, herkesin biraz ırkçı olduğu bizimki gibi bir ülkede, iktidarı eleştirmek için yahudi cesaret madalyası aldığına dair bir tevatürü dillendirmeye çalışan muhalefetin bence yargılanması lazım.

    ikinci örnek israil ve hindistan. buna da yumuşak militan demokrasi demiş. bu da antidemokratik düşüncelere karşı, yasa ve yönetmeliklerin sınırları içinde ama bunların en katı yorumlarını işleterek mücadele etmek. mesela aşırı sağ parti kurabilsin, ama anayasal olarak devletin yahudi kimliğini tanımak zorunlu olduğu için seçimlere giremesin. hindistan'da normalde partilerin din ve etnisiteyle ilgili ifadeler ve politikalar dillendirmeleri serbest ama seçim döneminde yasak. ya da seçime girecekse finansmanını sınırla, reklam vermesine engel ol. bunu da yeterince iyi bir muhasebeci her zaman bir açık bulur diye bağlamış jwm.

    sonuç olarak bu iki metodun özelliği, farklı durumlara göre farklı uygulanabilmeleri ve esneklik taşımaları. nihayetinde bunlar metoddur, araçtır, o aracı kullanacak akıl gerekir. insan alet kullanan hayvandır. bunları işlevlendirecek akıl olmadan işe yaramazlar. otokrasi geldikten sonra zaten yaramazlar. ütopik bir ülkede bir gün lazım olursa diye sözlükte de dursun dedim. ele.
  • hoşgörüsüzlüğe tepki olarak hoşgörüsüzlük şeklinde ortaya çıkan durum.
  • hintlilerin bagisiklik sahibi oldugu paradoks. adamlarin kutsalini mangala atip bişirip yiyoruz, bana misin demiyorlar misal. ya da belki de pasif agresif yapiyorlar, icinden "ye de catla amk" falan durumlari var. anlayamayiz.
  • sadece toplum ölçeğinde değil, çok daha küçük ölçeklerde de görülen paradokstur. aslında küçük ölçeklerde tespit edildikçe bunun bi paradokstan ziyade basit bir sosyal dinamik olduğu görülebilir.

    şöyle ki:

    10 kişilik bir ev partisi yapacaksınız, içip azıtmadan önce doğal olarak bir şeyler yemek istiyorsunuz ve dışarıdan söyleyeceksiniz. pratik olsun diye de tek tip yemek söyleyeceksiniz. paranın sorun olmadığını düşünelim. aşağıdakilerden hangisinin eve söyleyeceğiniz yemek olma ihtimali en yüksektir?

    a) pizza
    b) kebap
    c) sebze yemekleri
    d) sushi

    düşünmenize gerek yok, cevap a). neden? b) elenebilir çünkü grubun içinde o yemeğin ağır geleceği biri olabilir, vejeteryan biri olabilir. c) elenebilir çünkü sebzeyi sevmeyen ya da onunla doymayacağını hisseden biri olabilir. d) elenebilir zira hayatında hiç sushi yememiş ve denemek istemeyen olabilir. sonuç olarak en güzel olmasa da ortak mutabakatı sağlayacak seçenek pizza olacaktır.

    ne oldu burada? 10 kişilik bir grupta belki diğer seçeneklerden herhangi birini tercih edecek 8-9 kişi bile olsa geri kalan 1-2 kişinin esnemeyen tercihi, çoğunluğun tercihini değiştirmesine sebep oldu. azınlık çoğunluğa hükmetti ve bunu sağladığı mekaniğin adı hoşgörüsüzlüktü. "kebap söylersen seni cimer'e şikayet ederim" ya da "sushi yiyen cehenneme gider" demedi ama "ya arkadaşlar ben sushi hiç yemedim şimdi macera olmasın" dedi, diğer herkes de buna uydu. aynı şey. çoğunluk, çoğunluk olmasına rağmen çoğunluk gibi davranamadı.

    bu dönüştürücü gücü sağlayan şey azınlığın tercihinin değişemeyecek ve aksine tahammülsüz olmasıdır. bu ev partilerinde herkesin pizza yemesine gider, mahalledeki kasabın helal kesim sertifikası alma zorunluluğuna gider (çünkü belki 100 kişiden 95'inin "zaten helaldir herhalde türkiye amk burası" diye geçeceği bir şeyi 5 kişi olay yapacaktır), okullarda mescit olmasına gider, ve evet, toplumda da belli kesimlere karşı hoşgörüsüzlüğe kadar gider. bunun karşısına "olabilir tabii ifade özgürlüğüdür :)" tepkisini koyamazsınız zira karşı tarafın talep ettiği şey sizin böyle bir şey dememeniz yönünde bir dönüşümdür, o dönüşüm olmadıkça talebi karşılamamış olursunuz: hoşgörüsüzlüğe gösterilen hoşgörü, hoşgörüyü hoşgörüsüzlüğe böylece dönüştürür.

hesabın var mı? giriş yap