şükela:  tümü | bugün soru sor
  • önbilgi: yüzüklerin efendisi üçlemesi uzunluğunda bir üçleme yazdım. özeti yok. bunu kimse okumaz arada ben gelir okurum diye düşünüyorum. adım h.r.r. oblomov.

    nasıl ki tek yüzük hepsine hükmedecek tek yüzükse, hepsini o bulacak, hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacaksa bu sevgili güç fularımız da bütün entel dostlarımıza hükmedecek, hepsini bir şekilde boyunlarından yakalayıp, tam karanlıkta değilse de mum ışığında, arkada hafif gitar tıngırtısı eşliğinde bir şiir dinletisinde birbirine bağlayacak fulardır.

    gücünün etkisine, insanlara neler yaptırabildiğine doğrudan şahit olmuş, beraberinde getirdiği korkunç zulüm ve karanlığı yaşamış biri olarak buna sizi temin ederim. biliyorum, biliyorum inanmıyorsunuz. bunu ya hiç duymadınız, ya da inanmayıp gülüp geçtiniz. bir basit bez parçasının insanları bu denli etkisi altına alabileceği aklınıza yatmıyor biliyorum. ben de inanmıyordum. hatta birkaç gün önce yaşadığım son vakadan önce iki kez bunun doğrudan etkilerini görmüş ve yaşamış biri olarak şüpheciydim de. rastlantı diyordum. eğer varsa bir suçlu kabahat insanlarda, ne giydiği, ne ettiği, nasıl davrandığına bakarak birilerini değerlendirmek sadece önyargılı olmaktır diyordum. ancak nasıl da yanılmışım! nasıl kendimi yıllarca kandırmışım. şimdi, bu mağlubu olduğum savaştan onulmaz yaralarla kaçabilmiş bir hasta adam olarak, tek yapabileceğim sizlere anlatmak. gerçek düşmanın, içimizde, maskelerin ardında değil, altında, boynumuzun etrafında olduğunu edebiyat, müzik ve sinema alanında tecrübe ettiğim 3 anı ile naçizane anlatmaya çalışmak istiyorum.

    ilk hikaye üniversite yıllarında başlıyor. o vakitler teknik bir okulda okuyor olmama rağmen, okumaya, edebiyata, yazıp çizmeye merakımdan, bir çocukluk edip dergi çıkarmaya karar vermemle başladı her şey. ayrıntıları konuyu daha da uzatıp dallandırıp budaklandırmamak adına es geçerek sadede gelmeye çalışacağım. öğrenmek isteyen olursa elbette seve seve anlatırım. uzun sözün kısası, aşağı yukarı 2 sene, bu süre boyunca uzun bitmek bilmez uykusuz yorgun geceler, finallerle baskı tarihleri arasında gidip gelen yorgun bir zihin ve sürekli bir yerlere koşturmaktan bitap düşmüş bir bünye olarak sonunda dergi kendi yağında kavrulmaya başladığında ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. her bir sayı elimde kendi çocuğummuş gibi kıymetliydi. bir gün arkadaşlarla, bugünkü aklım olsa adımımı atmayacağım ve kısaca entel kafe diyebileceğim tıfıl bir yere gittik eğlenmek için. ilk bakışta her şey güzel görünüyordu. sakin bir atmosfer, göz yormayan hafif loş sarı ışık, arkada sakin sakin tıngırdayan klasik gitar melodileri ile birleşince insanın dinlenmek için gitmek isteyebileceği hoş bir yer havası uyandırıyordu. nereden bilebilirdim ki burada her gece gerçekleştirilen şeytani ayinleri?

    müzik ilerledikçe ve kadehlerdeki kırmızı şaraplar, müstehzi gülümsemeler eşliğinde tükenmeye başladığında tehlike çanları çalmaya başladı. müzisyenin yanına iyiden iyiye sokulmuş, uzun sakalları göbeğinde orta yaşlı bir amcamız birden bir şiirle müziğe eşlik etmeye başladı. müzisyen de bu duruma alışık olduğundan olacak çaldığı melodiyi bey amcanın tütünle çatallaşmış sesine uyduracak şekilde değiştirmeye başladı.

    burada bir ara verip kısaca bir şeye açıklık getirmek istiyorum. şiir okumayı gerçekten severim. kendimce yazarım da zaman zaman. ancak şiir dinletilerini hiç sevememişimdir. o şairlerin yazabilmek için ömürlerini tükettiği mısraların, teatral bir havaya büründürülmek adına sündürülmesi, yapmacık ses titremeleri ve uzaklara dalgın bakışlar eşliğinde içler çekerek sahnelenmesi bana hep yazara saygısızlık gibi gelmiştir. ancak ben bir otorite değilim, hiçbir zaman olmadım. haliyle bunu kendi tercihim olarak kabul edip kimseye de sen neden bunu yapıyorsun demem, demedim. ancak yukarıdaki amcamızın yaptığı bambaşka bir şeydi. amcamız şiiri ve müziği kullanarak kendi oyununu sergilemek istiyordu, sergiliyordu. ilk o an farkettim, o uzun sakalın ardına sinsice saklanmış olan o fuları. amcamızın şiiri bitirmesiyle birden toplanmış olan kalabalık zikir edermişçesine "helal sana üstad!", "muhteşemdi üstad!", "ağzına sağlık üstad!" nidaları ile bağırmaya başladı. işler bu noktadan sonra çığırından çıkmaya, amcayı takiben herkes ayağa kalkıp şiir okumaya başladı. her ayağa kalkanın elinde üzerinde kendi isimlerinin yazılı olduğu birkaç kitap vardı. kitapların kapaklarına bakıldığında hemen hepsinin eş dost matbaasında tanınmamış yayınevleri aracılığıyla basılmış kitaplar olduğunu görüyordunuz. her şiiri bitiren bu kitapları önündeki masaya vuruyor ve ülke için insanlar için ne fedakarlıklar yaptığından, ne çileler çektiğinden ama insanların cahil olduğundan, kendileri gibi aydınlara gereken önemi vermediğinden kendi dilince dem vurup yerine oturuyordu. ayin ilerledikçe dil sertleşiyor, kelimeler birbirine dolanmaya başlıyordu.

    "ben bu cahiller için ömrümü verdim kitaplar yazdım be" pat!

    "bizim aydınlığımızı kapatamayacaklar" pat!

    "eğitim şart ama ne anlar ha bunlar ne anlar" pat!

    "aslında sallandıracaksın bir kaç tanesini bak nasıl da akıllanıyorlar" pat!

    söylevini her bitiren en yakınındaki genç kızın yanına gidip ona yürümeye çalışıyordu. bu adamlar bütün akşamlarını böyle geçiriyorlardı. her akşam bu kafeye ya da benzerlerine gidiyor, sürekli yanlarında taşıdıkları kitapları masalarının üzerine koyuyor, fırsat bulur bulmaz bir söylev çekiyor ve pörsümüş cinsel organlarını sokacak bir delik bulma telaşına giriyorlardı. istisnasız hepsi fular takıyordu. o rezil akşam bittiğinde, belki de bir hata ederek, edebiyat dünyasının bu insanlardan oluştuğuna ikna olmuş durumdaydım. bu riyakar ve ufala ufala bir mum ışığı kadar küçülmüş ancak kendini güneş sanacak kadar kendi gerçeğinden bihaber ve ukala insanları düşündükçe hala tiksinti duyarım. hatta aynı masada oturduğum ve bu insanlara alkış tutan dostlarım dahi gözümde değersizleşmişti. kendimi o günden itibaren bu çevreden geri çekme gereği duydum ve uzaklaştım. dergicilik hayatımı kafamda bitirdiğim o akşamdan sonra kendi kendime yazıp çizmeye devam ettiysem de hiçbir zaman o insanların arasında girmek istemedim. bu insanları fular bu hale getirmişti. bir gün onlar gibi olup o fuları takmak istemiyordum.

    ikinci hikaye müzik dünyasından. çocukluğumdan beri tanıdığım ancak çeşitli sebeplerle sık görüşemediğim yakın bir akrabam bu kişi. kendisi müzisyendir. yıllardır gitar çalar, çeşitli yerlerde gitar öğretmenliği yapar. yazın otellerde akşamları müzik çalar. birkaç kez arkadaşlarıyla grup kurup, çalışmayı denemişliği var, ancak bir şekilde hepsi tatsız sonuçlanmış. ayrıntıları bilmiyorum. bu işle bir yere ulaşamayacağını anlayınca kendini yogaya kaptırıp, bazı isimler için bedava işçi olarak çalışacak kadar işin içine girdikten sonra, dolandırıldığını anlamasına rağmen yine akıllanmayıp kendi yoga kursunu açan ve buradan da mağlubiyetle ayrılmak zorunda kalan bir kişi. kendisini severdim. çocukluğumda beni gitarla tanıştırmış ve müziğe müzik yapmaya ilgi duymamı sağlamıştı. onunla tekrar görüşmeye başladığımızda ben de boşluktaydım ve kafamı dağıtacak işlerle uğraşma düşüncesi bana cazip geliyordu. velhasıl onun müzisyenliğini ve benim yazarlığımı bir araya getirip bir şeyler üretmeye karar verdik ve beraber bir ev tutup orada çalışmaya başladık. ancak zamanla o bir zamanlar ensemdeki tüylerin dikilmesini sağlayan davranış biçimini onda da görmeye başladım. konuşmaya başladığında "o bir sanatçıydı, sanat ondan sorulurdu, insanlar sadece leş müzikleri dinliyordu, kaliteli müziğe kimse itibar etmiyordu, onun yaptığı şarkılar muhteşem şarkılardı, onun çaldığı müzikler harika müziklerdi, ama insanlar aptaldılar, anlamıyorlardı, herkes onun kuyusunu kazıyordu, herkes onu kıskanıyordu". onu dinlerken sürekli kafamdan m.f.ö.'nün "peki peki anladık" şarkısı geçerdi. özellikle akşam iş dönüşü karşılaştığımızda ilk anlatmaya başladığı şey, kaç kadınla nerede ne yaptığı, hangi kadına nerede ne yapacağı, kimlerin kimlerin ona yazdığı, kimlerin neler yaptığını anlatmak oluyordu. bu öyle bir duruma gelmişti ki, onun aslında eşcinsel olduğunu ve bunun üzerini kapatmak için sürekli gelip böyle hikayeler anlatıp durduğunu düşünmeye başlamıştım. bu dönemde söylediklerinin ne kadarının doğru olduğunu anlamaya özen göstermeye başladım. esasında kardeşimle çocukluğumuzdan beri onun palavracılığından bahseder gülerdik, neşeli günler karakterindeki ziya gibi onun hikayeleri de bizim için alay konusu olurdu. ancak iş ciddi bir biçimde çalışmaya gelince, söz konusu kendi kariyeriyle ilgili bir proje olunca böyle davranacağını düşünmemiştim. besteler ve söz yazımları tamamlanmaya başladıkça, verdiği sözlerin hiçbirini tutamadığını farkettim. bir hafta müzisyenler ayarlanıyordu, hepsi onun can dostuydu, herkes onu çok severdi ve mutlaka geleceklerdi, ancak ertesi hafta mutlaka başka bir şey oluyordu. bir gün stüdyo ayarlanıyor, meşhur bir yapımcının kardeşi onu kendi evine mangal yapmaya davet ediyor ama ertesi hafta başka bir iş çıkıyordu. bir gün provaya gelen ertesi gün gelmiyordu, can dostum kardeşim dediği adam bunun telefonlarını açmıyordu. benim yanımdayken insanlara adımını dahi atmadığı üniversite ile ilgili anılarını anlatıyor, meşhur müzisyenin onu ne kadar sevdiğinden bahsediyordu. sürekli elinde gezdirdiği shakespeare'in soneler kitabını okuduğunu ya da o kitaptan bir alıntı yaptığını hiç görmemiştim. hatta yanında bulunduğum süre boyunca hiçbir kitap okuduğuna şahit olmadım. söz yazarlığı konusunda yardımcı olması için ona getirdiğim kitaplara dahi bir iki sayfadan fazla bakmamıştı. genelde herhangi bir dost meclisinde, herhangi bir konu konuşulurken konuya katılmaz, sadece çocukça şakalar yapar ve konuyu dağıtırdı ve herkes bunu onun karakterine bağlardı. ama sonradan farkına vardım ki, hiçbir konuda söyleyecek hiçbir sözü olmadığı için böyle davranıyordu. hayata dair hemen hiçbir konuda kendini ifade edebilecek düzeyde fikir sahibi değildi. benim yazdığım sözleri başkalarına kendi yazmış gibi anlatıyor, çevresindeki bir avuç insandan aldığı övgüler ona yetiyordu. ne yaptığının ve nasıl yaptığının bir önemi yoktu. aynı bir önceki hikayedeki sözde aydınlar gibi, bu da, kendi balonunun içinde yaşıyordu. ne yaptığı, ne söylediği, nasıl biri olduğu önemli değildi. yeter ki insanlar ona güzel sözler etsindi. ve evet, kapkara bir cahildi ama o da hep fular takıyordu. fuların gücünün onu da ve hatta uzun zamandır etkisi altında tuttuğunu farkettiğim an, onunla da bütün iletişimimi keserek uzaklaştım.

    son fularlımız da sinema dünyasından. bu olay, ilk başta bahsettiğim ve birkaç gün önce başıma gelen ve artık bunları bir yerlere yazmalı, anlatmalıyım dedirten olaydır. sinemaya ilgi duyan yakın bir arkadaşım var. tatlı bir kız. kendi mesleği dışında kurslara, seminerlere gidiyor, klasik filmleri izliyor. konuyla ilgili kitaplar, makaleler okuyor. anlatacak bir hikayesi var ve bir kısa film senaryosu yazıyor. ancak bu malum camiadan olmayanlar için bu gibi konularda destek alabilmek kolay değil. haliyle yardımcı olabileceğim aşamalarda onun yanında olmaya çalıştım. diğer konularda da yardımlar aldı, kendini geliştirmeye çalıştı. bir çok insanın ağız kokusunu çekti, bir çok kişinin peşinden koştu ve olayı sonunda çekim yapmaya kadar getirmiş. oyuncuları, çekim yapacak kişiyi bulmuş. ben de onun yanında bulunup destek olmak için istanbula gittim. zira yaşadığım onlarca negatif örneğe rağmen, estetik kaygılar duyan, anlatacak bir şeyleri olan, kendini estetik bir biçimde ifade edebilmek için yollar arayan, bu uğurda kendini değiştirmeye, geliştirmeye açık insanlar, güzel insanlardır. sizin yüzünüze bir şeyleri fırlatıp, anlamadınız diye sizi suçlayanlardan asıl kaçınmak gerek. velhasıl herkes ayarlanmış, ben de dış kapının mandalı olarak orada bulunup getir götür işlerini yapmaya gönüllü oldum. hatta eksisozlukten dahi bulduğu oyuncular vardı. çekimleri yapacak vatandaş daha kapıdan içeri adımını atar atmaz beni kabus gibi bir günün beklediğini farkettim. zira bu vatandaş da boynunda fularıyla arzı endam etmişti. kısa boylu, sanki etrafta birileri yüzüne kimyon, karabiber üflüyormuş gibi sürekli gözlerini kırpıştıran bir arkadaş. o an bütün beklentilerimi sıfırlayıp en azından işini düzgün yapsın da, şu gün geçsin de ne olursa olsun diye düşündüğümü hatırlıyorum. yapmadı. bu hıyar da gün boyu bin tane kapris yaptı. ama işini düzgün yapamadı. akşam herkes perişan iş bitip evine gittikten sonra çekimlere baktığımızda, bir sinema öğrencisinin ilk üniversite projesinde dahi yapmayacağı hatalarla dolu, odaklaması bozuk, renkleri kötü, görüntüye girmiş mikrofonlar, eller, yarısı çöp, adam etmek için deli gibi kurguya girişilmesi ve hatta belki de tekrar çekilmesi gereken 100gb lık bir şaka bıraktığını gördük. kendine saygısı olan bir insan, mesleğine, yaptığı işe saygı duyan bir insan, böyle bir rezalete imza atarsa tutar o işi düzeltmek için elinden geleni yapar değil mi? hayır. bu sevgili dostumuz, belli ki kendindeki görüntülere bakarken nasıl sıvadığını farketmiş olacak ki, eve gider gitmez parasını ne zaman alacağıyla ilgili mesajlar göndermeye başlamış. belli ki bütün gün yerli yersiz bahsedip durduğu çekimleri süren yeni filmine hiçbir yerden para bulamadığı için böyle işlere girişiyor ve ancak kendi kalibresinden öylesine habersiz ki, bu yaptığı işi amatörce görüp, küçümsüyor, çalıştığı insanları, meslektaşı olarak, işvereni olarak karşısına çıkan insanları da sağılacak birer inek olarak kabul edip bu şekilde muamele etmeyi kendine hak görüyor. bütün gün çektiği filmlerden, festivallerde ne ödüller aldığından, oyuncuların onun filmlerinde oynamak için kapısında sıra olduğundan bahseden bu vatandaşın çok basit bir işi bile böylesine amatörce elinize yüzüne bulaştırdığını gördükten sonra artık iyice anladım ki:

    güç fuları sadece bir aksesuar, sadece bir konfeksiyon ürünü değil. olamamış, olabilmek için çalışamayacak kadar tembel, cahil, sığ insanların, iki lafından biri yalan öteki başkalarına hakaret olan insanların, kendi balonlarının dışına çıkamayan, kendi gerçekliklerinin farkına varamayan, kendi yalanları içinde boğulmuş ve artık onlara kendi dahi inanır hale gelmiş, çaresiz ve zavallı insanların ve en fecisi kendilerini sanatçı diye adlandıracak kadar hadsiz ve gerçekten sanatları uğruna ömürlerini harcamış, fedakarlıklar yapmış, isimlerinin asla duyulmayacağını, hayattayken kimseden takdir görmeyeceklerini bile bile çalışmaya, kendilerini anlatmaya çalışan ve ömürlerini bu idealleri uğruna harcayan insanların ve onların hatıralarının yüzlerine tükürürcesine, dünyanın gerçeklerinden korunmak için kullandıkları bir kalkan, güçlü görünmek için kullandıkları bir kılıç, yalanlarını gizlemek için kullandıkları bir örtü olmuş. işte bu güç fuları, hüküm dağının ateşlerine atılmalı ve yok edilmelidir. doğru dürüst iki kitap okumadan ve asla okumaya ihtiyaç da duymadan kendini entelektüel sanan, hayatı çözdüğüne emin ve geçmiş çağların yüzü maskeli asilleri gibi kırıtarak etrafımızda gezinen bu insanlardan kurtulmak istiyorsak... bu fular yok edilmelidir.

    çok yorgunum, beni bekleme kaptan
    seyir defterini başkası yazsın.
    çınarlı, kubbeli, mavi bir liman
    beni o limana çıkaramazsın...
  • aslında bunun çok bildiğimiz bir adı var:

    (bkz: aşağılık kompleksi)

    mevzu fular değil. mesela bir güvenlik görevlisi de belindeki silahla/copla değişik havalara bürünür. "sen de giriş kartını sürekli unutuyorsun." gibi saçma hadsizliklerde bulunabilir.

    peki fularlı tayfada bunların sayısı neden daha fazla? (evet, daha fazla.)

    sebep basit. insanlar genelde güvenlik görevlilerine değil, sanat icra edenlere hayranlık duyar. aşağılık kompleksi olan insan olmayan öz güvenini/öz sevgisini kimi zaman altındaki lamborgini ile gizlemeye çalışır, kimi zaman da hormon pompoladığı kasları ile, kimi zaman da sanatın kendisi ile.

    sonradan görmeler, çakma sporcular, çakma artistler ve tabi çakma yönetmenler. ama tabi her sanata gönül veren arayışında, sanatı kullananla karşılaşmak üzücü.

    belki de bu tüm meslekler için geçerli. (sanatçı ne kadar diğer mesleklerle kıyaslanabilir bilemiyorum.) gönülden öğretmeyi seven öğretmen, gönülden insan iyileştirmeyi isteyen doktor.. baya baya nesilleri tükeniyor... .nesillerimiz tükeniyor..

    öyle ki kısa film yapıyorum demeye bile utanır oluyoruz, çünkü "neden?" çünkü "ödev mi?". ve sanatı kullanan sanatı sevenden daha tecrübeli olunca içindeki aşağılık kompleksi ile ortaya hiç de hoş olmayan durumlar çıkabiliyor. normalde yüzüne tüküreceğiniz bir adamın gönlünü hoş etmeye çalışırken bulabiliyorsunuz kendinizi. " kestik de de boşuna akıtmayalım" diye azarlıyor herkesin içinde sizi. unutkanlığınızla dalga geçen güvenlik görevlisine yaptığınız gibi ağzının payını verme şansınız bunda yok. çünkü o gün o lanet adam olmadan o filmi çekemezsiniz. çünkü zaman. çünkü maddiyat. çünkü insanlar. çünkü hayat. susuyorsunuz. hikayeniz hatrına. her şeye rağmen yapabilme hatrına. rağmenlerin gücü adına.

    olsun. biz yine de geçelim. biz yine de seyrekleşse de ışığımız aramaya devam edelim, gönül verenleri. çünkü onlar var. çünkü onlar çok güzel.
  • sözü çok uzattığı için başlık sahibini bahsettiği fular ile ellerini arkadan bağlayıp hüküm dağının eteklerinde kızılcık sopası ile çevire çevire dövmek lazım gelir.
    öte yandan toplum genelinde var olan yaygın hususlara parmak basılmış tespitlerdir.
    (bkz: fuların kişiye kattığı dayanılmaz ukalalık)
  • hüküm dağı'na götürülerek yok edilebilir ama kartalla götürülmesi daha iyi olur, gereksiz zaman kaybı yaşanmaz. evet kartal, tofaş kartal.