şükela:  tümü | bugün
  • yalnızlığın bir diğer adı belki de, yani insanların bedenen olmasalar da ruhen yalnız olduklarında yoğun bir şekilde hissedebilmeleri mümkün olan bir duygu...
    her zaman bahaneleri hazır olan bir duygu...
    eylül gibi, nisan yamuru gibi, bir şarkı gibi, bir şiir gibi, bir fotoğraf gibi, izinsiz gelip beynimize çöreklenmiş bir anı gibi...
    ne kötü ne de iyi bir duygu... velhasil zeytinin güzel tabiri ile evet bence de ekşi bir duygu... sevilen ama fazlasına tahammül edilemeyen...
  • tramvay yolu üzerindeki bir barda, arkadaşlarla içiyordum. gülüyordum. neye güldüğümü anlamayacak kadar sarhoştum. hatta o durumdaydım ki, onlar gülünce gülüyor, sustuklarında susuyordum. arada bir hüzün oluyordu masada. o an hüzünlü bir şeyler konuşulduğunu onlara bakarak anlıyor, hüzünlenmiş gibi yapıyordum. kısa süre sonra yine gülüyordu herkes. neye güldüklerini anlamayacak kadar sarhoştum. gülüyordum güldükleri için. ağlasalar, ben de ağlayacaktım. o haldeydim.

    telefonum çalıyormuş. arkadaşım dedi.
    "telefonun çalıyor" dedi.
    "hadi ya" deyip elimi attım cebime.
    gerçekten de telefonum çalıyordu.

    arayan ne zamandır beraber olmaya çalıştığımız ama olamadığımız bir kızdı. olmuyordu. ya o beni üzüyordu, ya ben onu üzüyordum. sonra başka kucaklara kaçıyorduk. sonra başka kucaklardan birbirimize kaçıyor, en sonunda yine üzüyorduk birbirimizi. kimse kimseyi üzmese, bir şey oluyordu hayatta, ikimiz de başka bir hüzne ortak oluyorduk. birlikte hep hüzünlüydük. ben dünyanın en hüzünlü adamıydım. o, tanıdığım en hüzünlü kızdı.

    masadan kalkıp açtım telefonu.

    "seninle konuşmam gerek" dedi.
    "tramvay yolundaki bardayım arkadaşlarla" dedim.
    "gelebilir miyim?" dedi, "fazla vaktini almayacağım"
    "neye güldüğümü anlamasam da, en azından gülüyorum şimdi ben" dedim.
    "üzmeyeceğim seni" dedi.
    "mümkün değil öyle bir şey" dedim, "zaten sen beni üzmesen, ben seni üzerim"
    "lütfen" dedi.
    "tamam, gel" dedim.
    "yakınım zaten" dedi, "bir kaç dakikaya oradayım"

    boş bir masaya oturup onu beklemeye başladım. bir bira söyledim kendime. pencerenin karşısındaydım. pencereden tramvay geçiyordu. bir şey oluyordu işte o durağan manzarada. bir şey olmasını seviyordum. baktığım pencereden tramvay geçmesine sevineceğim kadar durgundu hayat. "tramvay geçse de, bi şey olmuş olsa hayatımda" diye bekliyordum. tramvay geçince, en azından tramvay geçmiş oluyordu.

    dediği gibi, bir kaç dakika sonra kapıda belirdi. çok güzeldi. ama ne zaman bana gelse, hüznüyle geliyordu. ne zaman ona gitsem, hüznümle gidiyordum. uzakken başkaları üzüyordu bizi. sonra hüznü paylaşmaya birbirimize koşuyorduk. o kadar hüzün ona fazlaydı. o kadar hüzün bana fazlaydı. o kadar hüzünlüydü ki her şey, o kadar hüzün aşka bile fazlaydı.

    ayağa kalktım masaya geldiğinde. sarıldık. çok güzel kokuyordu. hep güzel kokardı. karşılıklı oturduk karşısındaki pencereden tramvay geçen masada.

    "sana bira söyleyeyim" dedim.
    "içmeyeceğim" dedi.

    içmeyecek miydi! içmeden yaşayamazdı. içmeden yaşayamazdım. emin olmak için gözlerine baktım. ürküten bir kararlılığı vardı.

    "vaktini almayacağım" dedi, "sana bir şey soracağım sadece"
    "lütfen sor" dedim.
    "bizden bir şey olur mu?" dedi.
    bizden bir şey olmazdı.
    "bizden bir şey olmaz" dedim.
    "biliyordum" dedi, "bizden bir şey olmaz"

    neden bilmem, tekrar aşık oldum ona... daha önce binlerce kez olduğum gibi.

    "hayat bu kadar kötü olmasaydı, bizden bir şey olurdu ama değil mi?" diye sordu.
    "hayat bu kadar kötü olmasaydı, bizden her şey olurdu" dedim.
    "ama işte hayat kötü" dedi boşluğa bakarak.
    sanki iç sesimdi benim.
    sanki onun iç sesiydim.

    kalkıp üzerime eğildi. yanağımdan öptü usulca. ben de onu öpmek için uzanmıştım ki, arkasını dönüp gitti. kaldım öylece. arkadaşlarımın masasına dönmek istemedim. bira söyledim. pencereden dışarı bakıyordum. yağmur başlamıştı. kimse geçmiyordu pencereden. sadece yağmur damlalarını görüyordum. tanıdığım en hüzünlü kız, biraz önce gitmişti hayatımdan. tekrar döner miydi, bilmiyordum.

    pencereden tramvay geçti. sonra insanlar geçti koşarak pencereden. bir şey oldu. tanıdığım en hüzünlü kız hayatımdan çıkınca, dünyaya baktığım pencerede bir hareket oldu.

    kapıdan içeri, yağmurdan sırılsıklam olmuş iki kız girdi. yan masama oturdular.

    "ben bakamadım bile. kız ölmüş mü?" dedi zayıf olan.
    "ölmüş" dedi diğeri.
    "bir insan kendini niye tramvayın önüne atar?" diye sordu zayıf olan.
    cevap vermedi diğer kız.
    sessizlik oldu.

    tanıdığım en hüzünlü kız hayatımdan gitmiş ve giderken dünyaya baktığım pencerede ölümünün sonsuz hüznünü bırakmıştı.
  • güzel şeyler düşünmeme rağmen
    ağlamak geliyor içimden

    (bkz: oktay rıfat)
  • anne babanin kucagindan uzakta olmaktir; tarcin kokusu duyunca gozlerinizin dolmasi, evi hatirlamak icin dinledginiz muzigin tahammul edilemez hale gelmesidir. 'bizim hane halki bilmedigim bir sokakta gormedigim bir evde oturuyor' dizelerini okuyunca boyle birsey olmamasina ragmen icinizin burkulmasidir. gun gelecek benim memleketim de alnimin cizgilerinde kalacak sadece diye korkmak, korktugunuzdan utanmaktir. korkunuzu arkadaslariniza gosterdiginizde size kizmalarini ve sizinle dalga gecmelerini telefonda sessiz karsilamaniz, gizliden gozlerinizin dolmasidir. evden gonderilen paketten cikan miniminicik notta babanin elyazisiyla yazilmis 'hasretinden prangalar eskidi' kelimelerini gormek, ne yapacagini bilemeyip o minik kagit parcasini koklamaktir. havaalaninda burnunuzu babanizin boynuna gommek, son dakika sacinizi oksatmaktir, babanizin size 'sen gidince kolum kanadim kirik gibi oluyorum’ demesidir, buna ragmen gitmenizdir. kocaman insan oldugunuz halde uzakta eksik oldugunuzu ve olacaginizi anladiginiz andir huzun. beklemektir bir de. cok beklemek.
  • eylül ayında, yazlık yörelerdeki herhangi bir marketin boş olan raflarıdır.

    yaprakların hafiften yerlerde uçuşmaya başladığı bir eylül akşamında, esen rüzgar içini ürpertirken girdiğin bakkal bomboşsa, yaz mevsiminde önünde çocukların hangisini alacağım diye tatlı bir endişe ile baktığı dondurma dolabının dibi görünüyorsa, ve bakkalın sahibi yaşlı amca "kimse gelmiyor artık" derken biraz buruksa, adamın boğazında takılıp kalan lokmadır hüzün.

    bakkalda kalmış olanlarla alışverişimi yapıp çıktığımda, rüzgar şiddetini arttırmıştı. amca da benimle beraber dışarıya çıkmış, ve kimsenin gelmeyeceğini bile bile kapının önünde oturmaya başlamıştı. sahne, hayatın akıcılığından ayrılıp donuklaşmaya, bir fotoğraf karesine dönüşmeye çoktan başlamıştı. siyaz beyaz bir kare, toprak bir yolun kenarında eski bir bakkal, boş bir dondurma dolabının yanında, taburesine oturmuş ve yola doğru bakan bir adam. ağaçlar rüzgardan eğilmiş ve yolun üzerinde yapraklar uçuyor, bulutlar koyu gri.
  • negatif veya pozitif bir olgu degildir. notrdur.varolusun agırlıgıdır.
  • bir savaş suçlusu gibi hissettirir. çokca masum canı katletmiş, hepsinin günahının yükünü ihtiyar yaşında hala taşıyan bir ucube, adi, insanlık sürpüntüsü bir canlı gibi; yaşaması fazlalık...

    eve gelirken cebimdeki para kadar bira aldım. 9 taneye yetti. uzun zamandır, bu ne kadar çok bira. ve param ne kadar az. uzun zamandır. uzun zamandır annemi çok özlüyorum. onun beni bırakıp gittiğini kimseye itiraf edemiyorum. kendisine çok iyi bakarak geçirdiği onurlu bir yaşamı olduğu beni iyi hissettirmiyor. aksine, keşke çok savaşçı bir insan olabilseydi, gamsızca ve puştça alt etseydi çevresindeki herkesi; babasını, kocasını, gazetedeki ve tiyatrodaki patronlarını... o hep çok iyiydi. hep dünyanın en iyisi... hep kötülükleri üzerine çeken bir iyilik süngeri...

    dayanamadı bedeni, kaldıramadı ruhu. bir kaç ön teşhis ile tespit edilen kanser türünü yendi fakat sonuncusu için yapılabilecek bir şey yoktu. 4 ay içinde aldı başını gitti. önce göğüs, sonra kemik, sonra da beyne sıçrayan inanılmaz hızlı, anlam bulamadığım bir hız, çok hızlı bir ölüm...

    annemin son hastalığını öğrenişim ona 2 ay kadar küstüğüm bir zaman dilimi sonrasında oldu. ortada bir neden yokken, kendi karanlığım yüzünden anneme ve aileme sırt çevirdiğim bir dönem... istediğim hayatı yaşayamayışımın diyeti... ömrü boyunca o ülkeden o ülkeye kocası yüzünden sürülmüş bir kadın, her türlü koca şiddeti görmüş; ki kocası bu ülkenin hala en büyük tiyatro insanlarından biri... ölünce kitapları, dersleri, hocalığı efsane kalacak bir adam, benim babam.

    bende bir ruh hali var ki, kendimi cezalandırmak için beni en çok ve karşılıksız, kaybetmeyi göze alamayacak kadar içten sevenleri şiddetli, derinden yaralayarak yaratıyorum cezamı. kendime cehennemi böyle var ettim. o anne, beni her aradığında yüzüne kapattığım telefonlar, zil zurna evini basıp ettiğim küfürler, bana geri dönmem için yalvardığı her sabaha karşılarda alıp başımı gidişlerimle yaşamdan eriyerek gitti. ben, "özür dilerim anne" bile demedim. hiç bir şey olmamış gibi ona açtığım ikinci telefonda söyledi bana, "artık çok geçmiş oğlum, yayılmış..."

    sonra alaçatı'ya, evine yerleştim. çok istiyordu, alelacele organize edip 2 ay gemiyle güney amerika gezdik. orada yazılar yazdı. çok acı çekip okyanuslara bıraktı. ben çok sigara içtim. çok alkoliktim. annem bana gene hiç bir şey demedi. sonra döndük. dönerken çok bitikti.

    önce izmir'de yattı. sonra alaçatı'da yatağında öldü. ölürken yanındaydım.

    9 bira ile evimdeyim şu an, kalamış'ta. birazdan içmeye başlayacağım. geçmişimden utançla hüzünlüyüm. annemin son bir kaç gününde ona danışarak başladığım bir işi geçen hafta noktaladık. inanılmaz güzel ve içten insanlarla çalışarak nefis bir iş çıkarttık. annemin vasiyetiydi: "yaptığın işin kendisi ol, oyun oynamak böyle." sanırım yaptım anne... anacığım... seni öldürerek kendi cezamı yaratan pislik ötesi, yaşam hakkı olmayan bir varlık olsam da...

    anne... hep en sevdiğin kalamış'ta küçük bir daire satın aldım. dairede küçük bir odam var. orada tek başıma çalışıyorum; hep yalnız kalmak istiyorum, kimse gelmesin istiyorum odama, seninle başbaşa kalıp seni düşünmek istiyorum bütün gün.

    bir tanem, canım benim, evladım.
  • "senin hüznün oltası boş kalmış çocuğun hüznü, benim hüznüm kovada diğer balığa çarpan balığınki.." -eski defterlerden...-
  • işin bir başka doğrusu;
    hüzün sen gittiğinde geldi
    ya da
    hep buradaydı
    sen gittin
    o kaldı.

    özer bal - ben seviyorsam sen bahanesin
  • "...ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil
    hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan korkarım..."

    "...yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız..."

    demiş:
    arkadaş zekai özger, hüzün mevsiminde...
    olmadık bir anda gelir vurur size. neyin çarptığını anlayamazsınız. bazen bir çocuğun gülüşü. bazen de sokaktaki bir çocuğun kaldırımın ortasında durmasına kızan annesinin onu çekiştirmesi ve o ufacık eğlencenin bozulması. tanımadığın bir çocuğun ağlaması ile gelir o hüzün. bilemezsin ne zaman nereden gelir. ama gelir. yaşın da biraz geçtiyse, artık eskisi kadar genç hissetmiyorsan kendini bir de... bir de sonbahar çocuğuysan bulur bir şekilde seni.