şükela:  tümü | bugün
  • islamdadır
  • uzun süre konuşmadılar.
    çıplak yatıyorlardı öylece kanepede, adam kollarını sıkıca dolamıştı göğsünde yatan kadına, ikisinin de yüzleri camdan giren güneş ışığına dönüktü ve yan yana.
    iki odalı küçücük bir apartman dairesinde, yüksekten izlerken uzaktaki denizi, "öbür oda bile fazla aslında" diye düşünüyordu adam, bir şansı olsaydı sonsuza dek o anda takılıp kalırdı, orda, o anda yaşlanıp ölürdü, tek bir kelime daha etmeden, sıkılmadan, hiçbir şey düşünmeden, yıllardır beynine batan o kıymıklar olmadan, anlatamamanın yorgunluğu içini bastırmadan.
    hissettiği tek şey huzurdu adamın.
    saf huzur.
    kadının yüzündeki dev yara izine baktı, "hiç bu kadar güzel bir yara izi görmedim" dedi içinden.

    kalbinin tekrar çarptığına yemin edebilirdi.
  • gözüm gibi sakladığım tanpınar romanıdır. her kitabı, elimde kalem, cümlelerin altını çizerek, orasına burasına notlar alarak okumam aslında. üç beş kitap vardır nazarımda bu mertebeye ulaşan ve o kitapları da kimseyle paylaşmam. istemem yani öyle başkaları, benim üzerinde top sektirdiğim cümleleri okusun, orasını burasını çirkin el yazımla kirlettiğim sayfaları karıştırsın. tanpınar da bu klasmandaki yazarların şahıdır benim için. ne var ki, peder bey, bir ara elimde sürekli tanpınar kitapları görünce "kimmiş bu yazar, ver bir romanını da ben de okuyayım" dedi. önce yeni bir kitap alıp hediye etmek geldi aklıma, sonra peder bey hatırına bu prensibimi bir seferliğine bozma kararı aldım, verdim canım kitabımı yaban ellere. birkaç hafta sonra peder bey geri getirdi kitabımı. "güzel yazmış adam" dedi, bıraktı masama romanı gitti. aldım bir karıştırdım, farkettim ki babam da çizmiş bazı cümlelerin altını, benim aldığım notların altına kendi güzel el yazısıyla yeni notlar düşmüş. o gün bugündür gözüm gibi sakınırım o kitabı. ileride bir gün çocuğum iyi edebiyatın peşine düşerse onun hakkıdır bu kitabı okumak.
  • ahmet hamdi tanpınar'ın mümtaz bir eseridir.

    --- spoiler ---

    henüz 20'li yaşlarında olan mümtaz'ın, baştan beri huzursuzluğunu anlatır. bu anlatış, yazarın saatleri ayarlama enstitüsü romanındakinden çok farklıdır. sae ne kadar akan bir romansa huzur tam aksine durağan bir romandır. sae ne denli mizah ögeleri içeriyorsa huzur tam tersi hüzünle bezenmiştir. huzur, 1. dünya savaşının etkilerini henüz silmeye çalışan ve doğulu geçmişiyle batıya dönmüş bir geleceğe bakan, bu esnada 2. dünya savaşının her an patlak verecek olmasının endişesini yaşayan istanbul kent hayatının musikişinas bir dille resmedilmesidir.

    kabul edilmeli ki okunması yorucu bir romandır huzur. bu yoruculuk sadece eski türkçe kelimelere yabancılaşmış olmaktan kaynaklanmaz, aynı zamanda bir eylemden söz edilirken başlayıveren detaylı tasvirler ve uzunca benzetmeler de okumanın yavaşlamasına neden olur. huzur'u okumanın en önemli koşulu, gerçekten algılarınızı zayıflatmayacak ve konsantrasyonunuzu bozmayacak sessiz ve izole bir ortama sahip olmaktır. gerçekten de adından, biraz boğaz sefasından ve biraz da ferahfeza ayinlerinden başka içinde pek de huzur bulunmayan bu romanı okumak için huzurlu bir ambiyans şart gibidir.
    bunun yanında eski dile ait kelimelere bencileyin yeterince hakim olmayanları da bir miktar sıkıntı beklemektedir. kitapta geçen bu tarz kelimeler: "demekki bu zamanda tanpınar ile sohbet olanağımız olabilseydi, karşılıklı olarak aynı dili konuştuğumuzdan emin olamayacaktık" düşüncesini beraberinde getirir ki bu ayıp tamamen bize aittir ve üzüntü vericidir. ayrıca bu durum, huzur'un baş karakteri mümtaz'ın tüm çabasına rağmen, geçmişimize hızla yabancılaştığımızın da en önemli işaretidir. dildeki durum elbette sanatta da kendini göstermektedir ki kitap zaten ta o zamandan buna da gönderme yapar:

    -"bugün türkiye'de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. biz galiba son halkayız. yarın bir nedim, bir nef'i hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek."

    -"kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; dede'yi wagner olmadığı için, yunus'u verlaine, baki'yi goethe ve gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. uçsuz bucaksız asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. coğrafya, kültür her şey bizden yeni bir terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz."

    -"çabuk vazgeçiyoruz. müslüman şarkın en büyük hususiyeti budur. şark vazgeçer. sade güçlüğün karşısında değil, zamanın, tabii zamanın karşısında vazgeçer."

    hülasa, siz güçlüğün karşısında vazgeçmeyi seçmeyin ve huzur'u okuyun derim. bu amaçla bu tavsiyeye bir nebze de katkımız olabilmesi açısından, kitapta geçen eski dile ait bazı kelimeleri sıralayalım. bilmediklerinizi kitap ayracına not edip, okumaya öyle başlarsanız zırt pırt sözlük karıştırmak zorunda kalmazsınız.

    -velüt: verimli, doğurgan.
    -tecessüs: merak.
    -sarahat:anlaşılır.
    -namütanahi: sonsuz.
    -erüdisyon: kültür.
    -hodbin: bencil.
    -taaccüp: şaşırma.
    -fokstrot: bir tür dans
    -ledünni: gizli, doğaüstü ilim.
    -vehim: kuruntu.
    -ufunet: çürük kokusu.
    -uzviyet: organizma, beden.
    -mücrim: suçlu.
    -insiyak: içgüdü.
    -alil: sakat.
    -tenakuz: çelişki.
    -ilga: ortadan kaldırmak.
    -arızi: kazara, geçici.
    -mudil: karmaşık.
    -riyaziye: matematik.
    -istihale: başkalaşım, değişim.
    -homunculus: insancık.
    -aksülamel: tepki.
    -istintak: sorgu.
    -ehl-i hibre: bilirkişi.
    -mikyas: ölçek.
    -taganni: şarkı söyleyen.
    -ihata: kuşatma.
    -enfusi: nesnel, subjektif.
    -müntehir: intihar eden.
    -istihfaf: küçümseme.
    -muhayyile: hayal kurma.
    -kesafet: yoğunluk.
    -sevkülceys: strateji.
    -halita: alaşım.
    -mütevekkil: tevekkül eden.
    -mabude: ilahe, tanrıça güzelliğinde.
    -istiğna: doygunluk.
    -müstağni: doygun, minnetsiz.
    -istitrat: ara-ek söz.
    -tahassüs: duygulanma, hislenme.
    -müstehlik: tüketici.
    -vuzuh: açıklık, belirgin.
    -muhavvil: değiştiren, dönüştüren.
    -iktifa: yetinme.
    -komprime: tablet, ilaç.
    -inhina: eğrilik, bükülme.
    -mevkufiyet: tutukluluk, alıkonma.
    -uzlet: inziva
    -katakomb: mağara mezar.
    -muzlim: karanlık, belirsiz.
    -istihsal: üretim
    -estet: güzeli ve güzelliği en üstte tutan.
    -ihtibas:?
    -tedai: çağrışım.
    -iştiyak: özlem, arzu.
    -usare: özsu.
    -istikrah: iğrenme, tiksinti.
    -itiyat: huy, âdet.
    -fütuhat: zaferler, fetihler.
    -mefhum: kavram.
    -muvazaa: hileli anlaşma, danışıklı dövüş.
    -muttasıl: yanyana, bitişik.
    -itisaf: zulüm, haksızlık.
    -bedbin: kötümser, karamsar.
    -muvazene: denge.
    -tahdit: sınırlama, limit belirleme.
    -ta'ziz: sevgi ile anma.
    -temessül: benzeşme, özümleme.
    -alemşümul: evrensel, dünya çapında.
    -hülasa: özet.
    -ferahfeza: türk müziğinde makam.
    -mücerret: soyut-bekâr-yalnız.

    --- spoiler ---
  • orhan pamuk a göre türk edebiyatının en önemli romanıdır huzur...

    tanpınarın şark-garp sorunsalına büyük ölçekle yaklaştığı , aşk, felsefe, tabiat ve musiki temlerini savaş dekoru üzerine kurduğu, zaman kavramını rüya haliyle yaşatan lezzetli* romanıdır huzur. huzur için dilinin güncelliğini yitirdiğinden, tanpınar'ın anlaşılmazlığından (ki aslında huzurda anlaşılmayan yoktur ; anlamayan vardır) dem vurulur hep. oysa ki tanpınar " masalı olan" bir adamdır. mümtaz'ın hayatına şekil veren üç tem aşk, ölüm ve tabiattır ki mümtaz için oğuz demiralp " tanpınar'ın şiir hali" der. şiir ona göre kendinin peşinde olduğu, söylemekten çok susma işidir ve sustuklarını konuştuğu nesrinde başkalarının peşindedir. fakat tanpınar huzurda mümtaz'ın ağzından konuşur. mümtaz biraz da kendidir; nuran da asistanlık yıllarında akademide tanıdığı bir kadın...ihsan da kendisinin üstadı yahya kemaldir. huzura bu açıdan bakıldığında biyografik öğeler taşıyan, her satırında tanpınar kokan bir romandır. özellikle zaman kavramının ince geçişlerle alt üst edildiği, 3 farklı zaman vardır huzurda. birincisi aktüel zamandır ki bu en dışta romanı saran çerçevedir. 24 saatte geçer, tanpınar bu zaman kavramında joyceun ulyssesinden etkilenmiştir. romanının 2. ve 3. bölümlerini oluşturan bir geçmiş zaman vardır ki geriye dönüşlerle hali hazırı birbirinin üzerinden kaydıran tanpınar geçmiş zamanın peşindeki prousttan oldukça etkilenmiştir. romanda bir de mümtaz ve diğer ara kadronun hayatlarını içine alan 3. bir zaman vardır ve bu zaman onların şahsiyetlerini hazırlar. karakterlerin ağzından tanpınar'ın zamanla ilgili hükümlerini duyarız çoğu kez; nitekim " herkes kendi zamanının şuuruyla doğar" dedirtir suat'a.

    mümtaz'ın nuran'a olan aşkı bütün varlığı içine alan bütünlüğe kavuşma arzusunun da bir tezahürüdür. romanın başında istanbul'u dolaşarak adeta ruhunun kalan eksik tarafını arayan mümtaz'a göre "...ruh ayrılmaya çabaladığı alemini bir türlü bulamıyordu. bu şüphe değildi.; aşkın eksikliği de değildi. sadece iki ayrı rüzgarda birden çırpınmaktı. "...ve nuran, " onun peşinde ikiz bir ruhun parçasıymış gibi, bu sade özlerden dünyanın değişikliğinde, kendisini, öbür yarımını, kimbilir belki de bütünlüğünü arıyordu."

    musiki romanda adeta bir leitmotif olarak karşımıza çıkarken, ıtrinin, dede efendinin hayaletleri dalga dalga yayılır romana. bir yanda da wagner ve debussyleri dinlerken mahur besteyi yaşamak bir medeniyet krizinin ortasında kalmışlık demekti. "nereye kadar garplı olacağız nereye kadar şarklı kalacağız" sorusunu sordurtan yazara göre şark durup beklemenin yeridir ve biraz sabırla her şey ayağımıza gelir. ne de olsa " her ân doğmak için hâdiseleri zorlamıştır" ve " bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil arkasında bulunduğumuz içindir" fakat " insan yine bilinen şeyden istenen şeye doğru hayal kuruyor."

    huzur için " bir huzursuzluğun romanı" der berna moran. tanpınar biraz da dönemin aydınlarının huzursuzluğunu salar içine okurun. istanbul'un bir şahıs gibi anlatıldığı romanda hayat zaman ve mekan içinde kavranır. dış alemle bütünleşme arzusu istanbul'a duyulan hayranlıkla terkibe girince istanbul tarihle mimarinin buluştuğu, estetik bir haz veren objedir ve tanpınar mümtaz 'a şu cümleyi kurdurur: " ben bir çöküşün esteti değilim"

    huzur ele aldığı meselelerle , çoksesli bir romandır. oldukça yavaş ilerleyen zaman mümtaz'ın zaman şuuruna göre ayarlanmıştır ve mehmet kaplanın deyişiyle hareketten hoşlanan biri için huzur sadece can sıkıntısıdır.

    romanın başında henüz başlamamış olan savaş, bir dekor olarak kullanılır ve imgeselleşerek romanın sonunda nuran'ın gidişi, suad'ın ölüşü ve mümtaz'ın çıldırışıyla beraber radyodan anons edilir: "harp başladı."

    şahıs kadrosuna bakınca fethi naci gelir insanın aklına; "tanpınar'ın romanlarına sıradan insanlar ancak kayık kürekçisi gibi görevlerle girer" der kendisi. öğrencisi kaplan'a göre de şahısları genellikle entelektüel çevrenin insanlarıdır. zaten işlenen aşk da felsefenin, musikinin, tarihin, estetiğin, mimarinin, bütünlüğün, tabiatın etrafında gelişen, onlardan beslenen bir aşktır. halihazırda yaşanan aşklardan oldukça uzak, ruhların ortak paydada seviştiği, kuru olmayan; buram buram bohem bir aşktır.

    aşk der mümtaz: " hayatın içimizde gülümseyen bir yüzü" ...."sen bir ruh saltanatının kolay kolay kurulacağına inanır mısın?"
    ...

    " nuran düşünüyordu. ' acaba şimdi böyle adamlar var mı?' "
  • mutluluğun demini almış hali.
  • olmak istedigin yerde, yapmak istedigin seyi yapmak.. ve bunun farkinda olarak bundan mutlu olmak
  • insansızlık ve parçalı bulutlu havaya bakıp öğleden sonra kahvesini ağır yudumlarla içmekten fazlası değildir. bu "fazlası değil" ile cümle kurmak için o kadar uzun zamandır bekliyorum, bekledikçe eksiliyorum ki, normal bir insana "ne var bunda" dedirtecek şu sakin ortam bile kolay ağlayan bir insan olsam gözlerimi dolduracak. mengeneler öyle sıkıştırdı ki ellerimi, kerpetenler öyle tuttu ki dişlerimi, iğneler öyle battı ki damarlarıma; "bu da geçer ya hu" altyazı gibi geçti gözlerimin altından. nefes alıp bekledim: başımdaki yarrak gibi adamın projesini bitirmeyi, diğer konsepti teslim etmeyi, barınma problemi için çıkış yolu bulmayı, ay sonunu getirmek için ne halt etmem gerektiğini, bütün bunlara neden her ay katlandığımı, neye yaradığımı, kendime verdiğim zararın kimseye faydasının bile dokunmamasını her açıdan inceleyecek kadar çok zamanım oldu. kendimi gerçekleştirmek miydi istediğim? yenilgiyi kabul edip geri dönmek mi?

    soru işaretleri, buğday tarlaları gibi ovalar boyunca ilerledi önümde. elimin ayasıyla başaklarını hissederek evime doğru yürüdüm. girdiği tüm savaşları kaybeden bahtsız bir generalden tek farkım, asil bir atımın olmamasıydı. ne yapıyorsam kendi başıma yaptım.

    şimdi ise, parçalı bulutlu göğümün dalgalı denizleri biraz duruldu. ileriye baktığım zaman tek gördüğüm şey dalga değil; ufku seçebiliyorum. halusinasyon değilse bir kara parçası da var sanki. iki tane ağaç olsa arasına hamak bile örerim; tek ağaç olsa gölgesinde uyurum. ofisin önündeki erik ağacının rüzgarla sallanmasını izlemek bile masaj gibi geliyor. her bir yaprağın hareketini izliyorum.

    yapmam gerekenleri yaptım, başımdan savmam gerekenleri savdım ve şimdi boş bir ofisin içeriye rüzgarın girdiği teknik kısmında, günlük istihkakım olan rajaz'ımı dinliyorum. birden yanıma gelip yazdıklarıma bakmaya çalışacak, sorular soracak ve beni delirtecek tek bir organizma yok. sakinlik gelip boynumdan küçük bir öpücük alıyor. evrendeki hiçbir şey rahatsız etmiyor an itibariyle.

    şu anı save edip, başım her sıkıştığında geri yüklemek istiyorum. madem hayatımın sonuna kadar çalışacağım, bari şu ortam baki kalsın; listeden seçip enter'a basayım. 26 yaşımın dalgalı günlerinin sonuna yaklaşırken, görkemli 27'ye beyaz katamaranım ile yaklaşayım. 27'sinde ölen insanların yaşayamadıklarını da yaşayayım, onlar için de içeyim bir bira fazla, onlar için de çekeyim bir fotoğraf daha.

    şu huzur baki kalsın, insan kalabalığı olmasın artık. gereksiz yere açılmasın ağızlar, suskun olmanın en büyük yetenek olduğunu anlasınlar bir zahmet.
  • "bir misafirliğe gitsem
    bana temiz bir yatak yapsalar
    her şeyi, adımı bile unutup
    uyusam...

    kalktığımda yatağım hala lavanta koksa
    kekikli, zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar
    nerde olduğumu hatırlamasam
    hatta adımı bile unutsam..."

    (bkz: melih cevdet anday)
  • anneannemle konustum bu sabah.
    "huzuru cagirirsan gelir" dedi...
    ona inanmayi cok istiyorum.