şükela:  tümü | bugün
  • ukte kurtlarına * göre ekşi sözlük'te olmaması gereken bir kişiliktir ibrahim alâeddin gövsa. daha iyi bilen birisi doldursun diye bırakılan bu ukte mecburiyetten ihsan ışık'ca doldurtulacaktır.

    ---

    // şair ve yazar (d. 1889, istanbul - ö. 29 ekim 1949, ankara) orta öğrenimini vefa ve trabzon idadilerinde tamamladıktan sonra istanbul mekteb-i hukuk'tan mezun oldu (1910). isviçre'de pedagoji ve psikoloji öğrenimi (1913-16) gördükten sonra istanbul yüksek öğretmen okulu'nda on yıl öğretmenlik, millî eğitim bakanlığı talim ve terbiye dairesi üyeliği ile müfettişlik (1939) yaptı. siyasete atılarak 1927'de sivas, 1932'de sinop, 1939'da istanbul milletvekili oldu. 1946'dan sonra türk ansiklopedisi genel sekreterliği, zirai donatım kurumu ve ziraat bankası idare meclisi üyeliklerinde bulundu. ilk şiirleri aruz ölçüsüyle servet-i fünûn dergisinde çıkmıştı. yeni mecmua'da (1917-18) çıkan hece şiirleriyle millî edebiyat akımı içinde görüldü. mustafa kemal'in ölümü üzerine tavaf adlı bir ağıt da yazmış olan gövsa, son yıllarda daha çok edebiyat tarihi çalışmalarına yönelerek yeniden aruz ölçüsüyle yazdığı az sayıda şiir yayımladı. ayrıca 7 gün dergisinde çeşitli konularda yazılar, değişik dergilerde mizahî yazılar, hürriyet gazetesinde fıkralar yazdı. ankara'da cebeci mezarlığı'na gömülüdür.

    şiir:

    -çocuk şiirleri (1911)

    -güftü-gû (dedikodu, 1912)

    -çanakkale izleri (1932)

    -acılar (1941)

    diğer eserleri:

    -ilk gençlik hakkında ruhiyat ve terbiye tedkikleri (1921)

    -bedii terbiye tedkikleri (1921)

    -bedii terbiye (1925)

    -şen yazılar (kıvılcım imzasıyla mizahi yazılar, 1926)

    -ruhiyat ve terbiye (1929)

    -nazif'ten hamid'e ahiretten mektuplar (1932)

    -süleyman nazif (1933)

    -meşhur adamlar ansiklopedisi (4 cilt, 1933-1938)

    -kâşifler ve mucitler (1939)

    -söz oyunları (1942)

    -türk meşhurları ansiklopedisi (1945)

    -resimli lûgat ve ansiklopedi (5 cilt, 1947-1957) //

    iç. "yazarlar sözlüğü", haz. ihsan ışık, risale yayınları, 2.b., istanbul-1998, s. 273

    ---

    ayrıca,

    (bkz: yahya kemal beyatlı/#2658087)
  • //(...)

    uzun yılar akbaba'da yazı arkadaşlığı da ettik. ince, zeki bir kalemi vardı. eski harflerin kolleksiyonundaki "kıvılcım" imzalı hikayelerin hepsi onundur ve hepsi hoş sürprizlerle biter. yalnız bu kadar da değil. yine o yıllardaki "akbaba" imzalı başyazıların da bir çoğu onundur. (...)//

    yusuf ziya ortaç

    iç. "bir varmış bir yokmuş" (portreler), 1.b., istanbul yeni matbaa, istanbul-1960, s. 154.
  • döneme ekol olan servet-i fünun dergisinde de yazan 1900'lerin ilk çeyreğinde yaşam sürmüş bir yazar.

    yusuf ziya ortaç'ın : "ortada bir yaratma yanlışı vardı galiba: bu büyük baş, bu küçük vücudun olamazdı. büyük baş dedim, koca kafa değil." şeklinde nitelendirdiği kişi.

    ali çolak zamanında onu anlatan bir yazıyı kaleme aktarmış. şurada.

    kaybolursa diye...

    --- spoiler ---

    ali çolak
    6 mayıs 2006, cumartesi

    yusuf ziya ortaç, ibrahim alâettin gövsa'nın portresini çıkarmaya durduğu yazısına, şu cümle ile başlar: "ortada bir yaratma yanlışı vardı galiba: bu büyük baş, bu küçük vücudun olamazdı.

    büyük baş dedim, koca kafa değil." çocuk şiirleri şairi; türk meşhurları, meşhur adamlar ansiklopedisi, kâşif ve mucitler, ansiklopedik lügat ve sözlük gibi ömürlük kitapların yazarı ibrahim alâettin gövsa, (1889-1949) tanzimat döneminden alışık olduğumuz o 'komple adam' tipinin cumhuriyet devrindeki devamı gibidir. ibnülemin mahmut kemal inal der ki: "alâettin bey, vatanında ve avrupa'da -vaktini boş geçirmeyerek- ciddî surette tahsil-i ilim eden ve ilminden memleketi müstefid etmeye çalışan erbab-ı kemaldendir. nezih, nazik, mütevazı, kadirşinas, hayırhâh bir zât-ı meziyetperverdir." onu ilk kez bir yaz akşamı, gülhane parkı'nın loş ağaçları altında gören portreci hakkı süha gezgin'in kaleminden ise tam da şaire yaraşır bir portre çıkacaktır: "pırlanta mahfazası gibi küçük; fakat kıymetle dolu bir gövde. bu gövde üstünde büsbütün büyük görünen bir baş. hâşâ ak düşmemiş saçlar. hafif çil kakmalı solgun bir yüz. kemerli, ince, kanatları titrek duygulu bir burun. temiz gülüşlü bir ağız, durusular gibi dibindeki şeyler görünen aydınlık bakışlar " kendisiyle yedigün dergisinde bir mülakat yapan naci sadullah da ibrahim alâettin bey için "türkiye'nin en hoş şahsiyetli adamı" diyecektir. ibrahim alâettin bey, yalnız bu sıfatlarla anılmaz; aynı zamanda iki elin parmaklarını meşgul edecek kadar formasyona da sahiptir. neler midir bunlar? muallim, müfettiş, şair, edip, münekkit, müdekkik, müverrih, pedagog, ansiklopedist, milletvekili

    bunca eser veren, bunca işle uğraşan gövsa'nın çoğu insana göre hayatı zindan edecek; ama ona göre hiç de önemi olmayan bir kusuru vardı. kulaklarıyla arası iyi değildi; gittikçe ağır işitmeye başlamıştı. bir zaman sonra da iyice işitmez olmuştu. garip olan şu ki o, bundan hiç mi hiç şikayetçi değildi. yusuf ziya ortaç'a, "insan rahat çalışıyor." diyordu, "kıyamet kopsa farkında değilim." şikayetlenmeyi geçtim, şair 'işitmezliğini' mizah konusu bile yapabiliyordu. milletvekilliği sırasında bir gün, reisicumhur ismet inönü, (malum kendileri de az işitirler zümresindendir) çankaya'da ağır işiten dışişleri bakanı numan menemencioğlu'nu sağına, ibrahim alâettin'i soluna alarak konuşmuş. alâettin bey, ince bir zarafetle bunu anlatır ve "üç kulakdaş ne güzel anlaştık." diye gülermiş. şairin inönü ve menemencioğlu'ndan başka kulakdaşı da vardır. milletvekili arkadaşı, dostu h. kılıçoğlu'nun anlatmasına göre gövsa bu 'kulakdaş' kelimesini de pek sevmiştir. "benim de kulaklarım afetzede idi. zamanla onunkine yaklaştım. sonraları bütün mektuplarımıza 'kardeş' kelimesinden sonra 'kulakdaş' kelimesini eklemeyi ihmal etmez olmuştuk. son zamanlarda ?işitmezliğine' çare olsun diye bir işitme cihazı alır alâettin bey, küçük düğmeyi kulağına iliştirmiş, pilini de ceketinin üst cebine koyar. bu vaziyette yusuf ziya ile ilk görüşünde adamakıllı bir kahkaha patlatır: "yusuf ziya, hiç böyle kulağını cebinde taşıyan adam gördün mü?"

    ?kitap açlığına dayanamam!?

    ibrahim alâettin gövsa, adamakıllı bir kitap kurdu, yok yok sözün tam manasıyla bir kitap canavarıdır. naci sadullah soruyor: "hayal bu ya? size, tam yirmi sene tamamıyla, kayıtsız, şartsız bir hürriyet içinde yaşamayı mı, yoksa dünyanın en zengin kütüphanesinde on yıl mahpus kalmayı mı istediğinizi sorsalar hangisini tercih edersiniz? şimdi bu da soru mudur? tavşana havuçtan, tilkiye tavuktan söz edilir mi? hazret, beklendiği gibi şu cevabı verecektir: "ben, gıda açlığına dayanmakta gandi ile yarışabilirim. fakat kitap açlığı benim için havasızlık, susuzluk gibi bir şeydir." şairimizin eşi mükerrem hanımefendi "o da bir şey mi!" der gibi lafa karışıp şöyle diyecektir: "ev fazla büyük olsa, belki günlerce kim bilir, belki de haftalarca kendisine rastgelmeyecektik." mükerrem hanım şaka yapmıyordur; ibrahim alâettin bey, şu hapishane meselesinde hakikaten ciddidir. kütüphanesinin dışındaki hürriyet onu adamakıllı sıkıyordur. kütüphanesinden nadiren dışarı çıktığı zaman kafası o kadar meşgul ve dalgın oluyordur ki eşi kendisine seslenecek olsa sıçrayıp kalkıyordur. bu dalgınlığı bazen o kadar ileri safhalara ulaşır ki, o haldeyken adını sorsanız üstat cevap vermekte zorlanacaktır.

    ibrahim alâettin bey, iyidir, hoştur ve ibnülemin üstadın buyurduğu gibi "nezih, nazik, mütevazı, kadirşinas, hayırhâh bir zât"tır; ama kütüphanesine dokunuldu mu keçileri bütün bütün kaçırır. yakın dostu yusuf ziya ortaç'ın dediği gibi onun en sevdiği iki şey vardı: evi ve kitapları kütüphanesine kimseciklerin, eşinin bile girmesine, hele kitaplarını karıştırmasına asla ve kat'a tahammül edemezdi. bu yüzden de kütüphanesi istanbul'un kenar sokakları kadar tozludur. mükerrem hanım tasvir sanatında biraz daha ileri giderek der ki: "kütüphanesinin duvarı, hazreti peygamber'in içinde gizlendiği mağara kapısı gibi örümcek bağlar." hal böyleyken bile üstat odasının kapısından içeri süpürge sokturmaz. "kütüphaneme el sürünce dimağım karıştırılmış gibi oluyorum." der. ısrarlara dayanamayıp da temizletmeye mecbur kaldığında ise önüne önlük takıp belediye çavuşu gibi hizmetçinin başında dört döner. "nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." denir ya, azrail, ibrahim alâettin gövsa'yı kütüphanesinde; kitapları arasında, yazı masasının başında ziyaret etmiştir. rivayete göre, "şair mehmet akif sokağı!" başlıklı fıkrasını yazıp bitirdikten sonra sayılı nefesleri tamam olmuş ve bir sekte-i kalp ile dünyaya el sallayıp gitmiştir.
    --- spoiler ---
  • "gül kokusunda saf ve masum bir eda, yaseminde romantik bir sevda hisseder gibi olurum."

    tdk'nin sitesinde geçen bu söz şiirde mi kitapta mı geçiyor şiirse bilen varsa yollayabilir mi?
  • çocuklar için yazılan şiirlerde olması gereken özellikleri sırasıyla şekil, anlam ve tema açısından “aruzun kısa vezinleri kullanılarak mısralar çok uzun olmamalı, hayal kurmaya imkan tanımalı, tasvirleri katı olmamalı, vatan, millet gibi değerler işlenmeli” diyerek açıklamıştır.
  • çocukluğumuzdan beri kulaklarımızda yankılanan (bkz: çifçinin öğüdü) adlı şiirin şairidir kendisi.
    ruhu şad olsun.

    vaktiyle bir çiftçi varmış.
    tecrübeli, ihtiyarmış.

    hastalanıp yatmış bir gün;
    çocukları mahzun, küskün.

    toplanmışlar etrafına,
    demiş: “kulak verin bana!”

    çünkü artık yavrularım.
    öleceğim, ihtiyarım.

    son sözleri babanızın
    aklınızda iyi kalsın.

    tarlamızda hazine var,
    kazarsanız altın çıkar.

    çiftçi ölür üç gün sonra.
    tarla kalır çocuklara

    kazma, kürek çalışarak
    içindeki taşı toprak

    yapar gibi uğraşırlar,
    ne altın var, ne mangır var.

    fakat dolar şimdi tarla
    altın gibi başaklarla.

    çiftçi şunu demek ister:
    “haydan gelen hû’ya gider.

    hazır para çabuk yenir.
    çalışmanız hazinedir
  • ibrahim bey, bir "kadın terbiyecisi" olarak yedigün mecmuasında mebzul miktarda terbiyevi ve ahlaki yazı kaleme almıştır. gövsa'ya göre kadının cemiyet hayatındaki en mukaddes ve müşerref vazifesi anne olmaktır.

    "bir kadın eline manikürden ve yüzükten buseye varıncaya kadar her şey yakışır. fakat kalem asla! hiç yazarken onlara dikkat ettiniz mi? ince parmaklar kalemi hakimiyetle yürütebilmek için bükülüp kamburlaşarak zarafetlerini derhal kaybederler. o esnada bir de kağıdın yanında serbest bulunan öteki ele bakınız ve kalemi yürütmeye uğraşan arkadaşıyla onu mukayese ediniz. ikisinin de aynı kadına ait ve aynı derecede güzel olduğunu inkar edesiniz gelir. kalem, silah gibidir, kadının eline geçtiğinde yerinde değildir. fakat mesela iğne öyle mi? en çirkin kadın bile iğne işlerken güzelleşiyor, en hantalı dahi biraz zarafet kazanıyor. ince bir oyayı, çetin bir örgüyü daima titiz bir itina ile meydana getiren kadın, çok defa dört satırlık bir mektubu bile düzgün yazamaz. kağıt kirlenmese bile buruşmuş, harfler yamrı yumru, satırlar çarpık ve düşüktür. çünkü bu, onun tabii işi değildir."

    not: yedigün mecmuası, 1933-50 aralığında haftalık olarak sedat simavi tarafından yayımlanan dönemin en çok satan magazin dergisidir.