*

şükela:  tümü | bugün
  • ibrahim ethem tahtında oturmus,tefekkur halinde iken damdan gelen gurultulerle fırlar bakar,bir adam vardır yukarıda,sorar ona;
    -ne arıyorsun damda
    -devemi kaybettim de onu arıyorum
    -deve damda mı aranır ey adam
    -peki allah padisah tahtında mı aranır ey gafil
    bu sozlerden sonra ibrahim ethem bir feryat koparır ve vurur kendini yollara
  • (bkz: ibrahim ethem)
  • ibrahim bin ethem bir dervişle karşılaşır. dervişe nasıl yaşadığını sorar. derviş der ki:
    - biz bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.
    ibrahim ethem cevabı beğenmez. "kelp*ler de öyle yapar" der. bu defa derviş sorar: "peki siz nasıl yaşarsınız?"
    ibrahim bin ethem:
    - biz bulursak dağıtırız bulamazsak şükrederiz.

    not: aynı diyalog mevlana'ya ve başka velilere de yakıştırılır.

    ek: buradaki kişinin ibrahim ethem'in hemşerisi şakik-i belhi olduğu de kuvvetlice rivayet edilirmiş**
  • ibrahim ethem'in şöhretini işiten bir adam bir gün ibrahim ethem'in huzuruna çıkarak:
    - ey büyük derviş, senin için ne yapabilirim? senin gibi büyük bir insana ne yardımım olabilir?
    diye sormuş. ibrahim ethem: "niye? demiş:
    - sen her şeye sahip misin ki?
    - evet ben çok varlıklı bir insanım.
    - peki ne kadar altının var?
    - 100 bin altın param var!
    - peki 200 bin altın paran olsun ister miydin?
    - isterdim tabi.
    - 500 bin altın paran olsun ister miydin?
    - istemez olur muyum? isterdim tabi.
    - o zaman sen şu anda çok fakir bir insansın. bana yardım edemezsin.
    - ...

    aklın yolu bir (bkz: great minds think alike) diyerekten (bkz: fakir insan malı az olan değil arzusu çok olandır)
  • çoukluğumda bir şey kaybetteğimde 3 kulhuvallah bi elham karşılığında bana getireceğine inandığım zat.
    şöyle ki; (kalem kaybetme halinde)
    -ibrahim ethem
    -gömleği keten
    -sen benim kalemimi bul
    -ben sana 3 kulhü bi elham okuyam

    (örnekler çoğaltılabilir tabi)
  • orta asya'da ünlü sufi.
    babası divane ethem'in adı ile meşhur destanlarından bir tanesi de şudur:
    "derviş ethem tahtırevanın içindeki, dünyalar güzeli bir kızla göz göze gelir. kızın güzelliği karşısında ethem'in aklı başından gider. karşısına çıkan ilk adama bu tahtırevanın kime ait olduğunu sorar. adam 'fars padişahı ethem'in kızına ait' der. doğruca saraya gider. muhafızlara 'benim padişaha söyleyeceklerim var, izin verin içeri gireyim' der ve içeri girer. tahtın önüne gelir, dizlerinin üzerine çöküp padişahı selamlar ve söze girer 'biliyorsunuz ki ben yoksul bir adamım. padişahın beni onurlandırmasını ve güzeller güzeli kızını bana vermesini istiyorum' der.bu sözleri duyan meclistekiler gülmekten kendilerini alamaz. padişah vezire 'ona huzurumuzdan memnun ve mutlu bir halde ayrılmasını sağlayacak bir cevap ver' der. vezir ethem'e döner ve ' ey derviş! sen akıllı ve aynı zamanda görmüş geçirmiş bir adama benziyorsun. büyüklerin ne söylediğini bilirsin: 'güvercin güvercin ile, doğan da doğan ile uçar.'
    vezirin bu sözlerine karşılık ethem, 'hepimiz bir cinsten yaratıldığımıza göre aramızdaki tek fark sahip olduğumuz mal mülktür. padişahın çok malı mülkü olduğuna göre, benim malıma mülküme ihtiyacı olabilir mi hiç? bununla birlikte, benden istediği her şeyi yerine getirme gücüne de sahibim ben.'
    bu sözler üzerine padişah, vezirine dönüp ' ondan bulup getiremeyeceği bir şey, üstesinden gelemeyeceği bir iş istemek gerek" der. vezir, ' ondan padişahımızın babasından miras kalan ve şu anda hazinede bulunan mücevherin aynısını bulup getirmesini isteyelim. derviş, bu mücevheri kesinlikle bulup getiremez' diye karşılık verir. mücevher dervişe gösterilir ve sadece denizde bulunabileceği söylenir.
    derviş gece gündüz durmadan yol alır ve sonunda denize ulaşır. mücevheri denizden nasıl çıkaracağını düşünür. denizin suyunu boşaltmaktan başka çaresi olmadığına karar verir. kovayı her doldurup boşaltışında su seviyesi bir metre kadar düşer. bu sırada sahilde bulunan birkaç deniz insanı birisinin elindeki kova ile durmadan denizin suyunu boşalttığını ve her dolduruşta suyun azaldığını görür. doğruca padişahlarının yanına giderler, olan biteni anlatırlar. deniz padişahı, ' o adamın yanına gidin ve amacının ne olduğunu sorun' der. birkaç deniz insanı derviş ethem'in yanına varıp 'neden denizin suyunu boşaltıyorsun?' diye sorarlar. ethem, 'denizin dibindeki mücevhere ulaşmam gerekiyor' diye cevaplar onların sorusunu. deniz insanları hemen padişahlarının yanına dönerler ve ethem'in hangi amaçla denizin suyunu boşalttığını haber verirler. deniz padişahı, 'o zaman ona istediği mücevherlerden yüz tane verin de suyumuzu boşaltmasın' der. ve yüz tane mücevher derviş ethem'e verilir.
    edhem doğruca mihrefruz'un olduğu saraya gider ve padişaha mücevherleri gösterir. hazinedeki mücevherleri çalmakla suçlanan derviş, cebindeki yüz adet mücevherin tamamını çıkararak masumluğunu ispatlar. kısa bir sessizlik olur ve akabinde padişah, 'ey derviş, bu mücevherleri sana kim verdi?' diye sorar. edhem, 'onları bana allah verdi' der.'o zaman' der padişah, 'git, kızı da sana o versin.'
    ethem, padişahın bu sözüne çok kızar ve hışımla yerinden kalkıp, hızla saraydan çıkar. saraydan biraz uzakta bir yerde oturur ve 'padişah bana kızını vermediği sürece burdan kalkmam' der. tam altı ay bu bekleyiş sürer.
    günlerden bir gün padişahın hareminden bağırış çağırış ve feryatlar yükselir. derviş ethem, saray görevlilerinden birine 'ne oluyor, insanlar neden akın akın saraya doğru koşuyorlar? bu feryatlar da neyin nesi?' diye sorar. saray görevlisi 'ey derviş, padişahın kızı mihrefruz öldü' der. bir süre baygın kalan derviş, kendine geldikten sonra ağlayıp inlemeye başlar.
    kızın cenazesi yıkanır, kefenlenir ve toprağa verilmek üzere bir tabuta konulup, mezarlığa doğru yola koyulurlar. derviş de onların peşine takılır. kız toprağa verilir. bu arada derviş ethem de bir kenarda gizli gizli ağlayıp inlemeyi sürdürür. mezarlıkta kimsenin kalmadığına emin olduktan sonra kabrin başına gelir. ağlamaya başlar. birden aklına sevdiği kızı son kez görmek gelir. hemen bir kandil yakar, tabutu aralayıp kefeni açar. bir süre kızın güzel yüzünü izler. ardından yüzünü kızın yüzüne yaslar ve yaslamasıyla irkilmesi bir olur. çünkü kızın yüzü canlıymışcasına sıcaktır. içinde bir umut belirir. hiç vakit geçirmeden kızın elini tabutun dışına çıkarıp bileğinden sıkıca kavrar. cebinden çıkardığı bir bıçak ile kızın bileğine yakın yerden damarına neşter vurur. kız bir anda canlanır ve inlemeye başlar. bir süre sonra gözlerini açar ve derviş ethem'i görür.' sen kimsin?' diye sorar. derviş ethem, sevinç içinde 'ben' der, 'ben sizin hizmetçinizim.' kız , "'sen benim yanıma nasıl geldin?' diye sorar. bütün olan biteni anlatır derviş. tüm hikayeyi dinleyen mihrefruz ' ey derviş, bil ki şu andan itibaren annemi, babamı terk ediyor ve seni kendime eş olarak kabul ediyorum' der. artık mihrefruz ve ethem birliktedir. mihrefruz kesinlikle hiçbir yere gitmiyor ve kimsenin de evine gelmesine izin vermiyordu. mihrefruz hamiledir.
    sonunda nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirir ve adını 'ibrahim' koyarlar. ibrahim ethem... günden güne büyüyen ibrahim, babasıyla çarşıya gitmeye başlar. yine bir çarşı gezisinde padişah, ibrahimi görür ve kızını hatırlar. ibrahim'e karşı muhabbetle dolmuştur içi. çocuğun kim olduğunu soruşturur ve buldurur. derviş ethem'in kapısındadır sarayın muhafızları. içeri girmek isterler ama nafile. mihrefruz kararlıdır, göstermez yüzünü kimselere. zor kullanırlar ve apar topar saraya götürülür mihrefruz. daha kız kapıda görülür görülmez padişahın eşinin içi ürperir; 'boyu posu ne kadar da ölen kızım mihrefruz'a benziyor' diye geçirir içinden. kendisine söylenen sözlere aldırış etmez, cevap vermez ve yüzünü çevirir kız. dadı; ' iki kişi ellerini tutsun, bir kişi de yüzündeki peçeyi kaldırsın, belki yüzündeki örtü kalkınca kim olduğunu anlarız' der. padişah da , eşi de çok beğenirler bu fikri. elleri tutulur ve kaldırlır peçe bir an da. herkes derin bir 'ah' çeker, zira karşılarındadır mihrefruz.
    derviş ethem'i yanına çağırır padişah 'ey derviş, benim kızımı nere buldun?' diye sorar. ethem, 'onu bana allah verdi' der. söyleyecek sözü yoktur padişahın.
    tellallar çıkarılır ve tüm halk toplanır, mihrefruz'un başına gelenler halka anlatılır. ethem'e övünç hil'atı giydirilir ve sofralar kurulup yedi gün yedi gece boyunca insanlar doyurulur.
    sonunda padişah hakk'ın rahmetine kavuşur ve bir süre sonra da edhem dünyaya gözlerini yumar. dedesinin ve babasının ölümü üzerine padişahlık ibrahim'e geçer.
  • yunus emre'nin,

    hor bakma sen toprağa
    toprakta neler yatur
    kani bunca evliya
    yüzbin peygamber yatur

    iğnesin suya atan
    balıklara getirten
    tacın tahtın terk eden
    ibrahim ethem yatur,

    diyerek yad ettiği hak aşığı.

    etrafına insanların toplandığını gördükçe "şöhrette afet vardır, şöhretten kurtulmak için sultanlığı bıraktık, lakin insanlar bu sefer de "veli" diyerek bizi işaret eder oldular. ey müraî ibrahim ethem ! gayen yine şöhretmiş" diyerek hıçkırıklara boğulan yanık gönüllü derviş...

    belh'ten çıkar, yayan düşer yollara... dağlar tepeler aşar, çölleri geçer. nihayet ulaşır mekke-i mükerreme'ye. bitkindir. ama mahçup bir şekilde yaklaşır kabe'ye. secdeye kapanır, gözyaşlarıyla asırlar boyunca müminlerin dillerinde yer alacak o duasını yapar:

    "allahım, âsi kulun kapına geldi,
    günahlarını ikrar ederek sana sesleniyor
    eğer mağfiret buyurursan ki bu senin fazlındandır,
    lakin kapından kovarsan senden başka kim merhamet eder rabbim!"

    merak edenler için bu yakarışın aslı:

    ilâhî, abduke'l-'âsî etâkâ
    mukırran bi'z-zünûbi ve kad de'âkâ
    fe in tağfir fe ente ehlün lizâkâ
    ve in tetrud fe men yerham sivâkâ !
  • yunus'un

    iğnesin suya atan
    balıklara getirten
    tacın tahtın terk eden
    ibrahim ethem yatur

    şiirinde anlattığı olay:

    belh sultanıyken tahtı terk eden ibrahim, yunus gibi kendisini yollara verir. bu yollarda ve deniz kenarında elbisesine yama dikerken, kendisini tanıyan bir kervan geçer. kervandakiler, eski sultanlarına güler. ibrahim b. ethem de elindeki iğneyi suya atar ve balıklar ağızlarında altın iğneler olduğu halde, su yüzüne çıkar.

    hatta dahası da var.

    kuyudan çektiği kova altın dolu çıkar. altınları kuyuya döker. bu sefer kovadan elmas çıkar. elmasları da döker ve der: "allah'ım ben senden altın ve elmas istemiyorum. abdest alacak su istiyorum"

    böyle ve daha bunun gibi bir sürü efsanesi var.
  • 19 subat 779 yilinda vefat ettigi rivayet edilen islam buyugu..

    basra’ya yolu düştüğünde, onu tanıyan halk, ısrarla dua ettikleri halde dualarının bir türlü kabul olmadığını söylediler ve bunun sebebini sordular…
    ibrahim edhem hazretleri on gün sonra, on maddelik bir liste gönderdi:

    1- allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerine uymuyorsunuz.
    2- kur’an-ı kerim-i okuyorsunuz, ama muhtevasıyla amel etmiyorsunuz…
    3- hz. peygamberi sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama sünnetini yapmıyorsunuz…
    4- şeytanın düşmanınız olduğunu söylüyorsunuz, ama onu kendinize dost ediniyorsunuz…
    5- cennet’i sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama cennet’e layık olmaya çalışmıyorsunuz...
    6- cehennem’den korktuğunuzu iddia ediyorsunuz, ama cehennem’e gitmek için özel bir çaba gösteriyorsunuz…
    7- ölüm haktır diyorsunuz, lakin hak olan ölüme kendinizi hazırlamıyorsunuz…
    8- din kardeşinizin ayıbı ile uğraşıyor, kendi ayıbınızı görmüyorsunuz…
    9- allah’ın lütfettiği nimetleri bolca tüketiyor, ama şükretmiyorsunuz...
    10- ölülerinizi gömüyorsunuz, ama bir gün sizin de gömüleceğinizi hiç aklınıza getirmiyorsunuz.
  • necip fazilin ayni adli bir piyesi vardir, zamanin bant tiyatroculugu furyasi icinde kasede de uyarlanmistir. ibrahim etheme ayar veren dervisler, alayci kinayeli devlet adamlari, kendini daglara veren belh sultani ibrahim ethemin ruh dehlizlerindeki firtinalar oyle kuvvetli tasvir edilmistir ki heralde gercek olsa bu kadar etkileyici olurdu dedirtir insana. hadi size son tarafindan bir bukle vereyim:
    (on bilgi: nasihat ettigi bir balikci kim oldugunu ogrenince ibrahim ethemi evine davet etmek ister, olaylar gelisir)
    balikçi - (yalvaran ton) gel, bizim kulü-
    beye gidelim!

    ibrahim ethem - ben dünya kulübesine
    sığamadım; senin kulübene nasıl sığabilirim? en
    doğrusu, büyük gelir bana senin kulüben...

    balikçi - lütfen!

    ibrahim ethem - ben sultan doğdum, ba-
    na saray gerek... öyle bir saray ki, genişlikte en
    geniş de, darlıkta en dar...

    balikçi - saraya mı, saraya mı gidiyorsun..

    ibrahim ethem - saraya!.. (gömleğini
    uzatır) içine yalnız beyaz gömleklilerin alındığı...
    kuma uzatılıp kalıbının çıkarıldığı... boyuna göre
    yer verildiği... saray!.. içinde kılıçlı böceklerin nö-
    bet tuttuğu... havaya, ışığa bile yasak denildiği...
    darlağın genişliğe çevrildiği... saray! (gömleğini
    indirir, azametli tavır) ben, belh sultanı ibrahim
    ethem, sarayıma gidiyorum!

    balikçi - (çığlık çığlık) ayrılma,kal!

    ibrahim ethem - hiç ayrılmamaya, büs-
    bütün kalmaya gidiyorum! (hepsi birden aynı va-
    ziyette heykelleşmiş...)