şükela:  tümü | bugün
  • iç kısımlara merak duyan bünyenin dışarıdan yaklaştığı bir insancığın beyin loblarını ele geçirme arzusuyla pusu kurmasına psikolojide verilen ad.
  • ameliyatta doktorların kesik gövdenin içini kontrol etmeleri.
    açmışken bir bakalım karaciğer iyi mi, midede genişleme var mı, kalp normal atıyor mu yoksa adam aşık mı...
  • psikolojinin kullandıgı bilinc ve zihni konu alan temel yöntemlerden biri..
  • deneğin bilincinde olanların izlenmesi, ve bunların ruhsal süreçlerin özellik ve nitelikleri hakkında bilgi vermesi durumu.
  • çoğu insan açısından, dışa bakmaktan zaman kalmayan...
  • kendini bilmek (hele referans olmadan) olanaksıza yakın. içe bakış* çok önemli, daha çok iyi niyet göstergesi; yeterli yöntem değil. uçuş dedikleri aşkınlık için bile bağlantılar, ilgiler, tezatlar, yakınlıklar gerekiyor.

    "içe bakın. ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz. onu kullanın. bildiğiniz en iyi şekilde davranın, yapmanız gerektiğine inandığınızı yapın. hatalardan korkmayın; onları her zaman düzeltebilirsiniz, sadece niyetleriniz önemlidir. nesnelerin ve olayların alacağı şekil sizin elinizde değildir; eylemlerinizin ardındaki maksadınıza gelince, o sizin elinizdedir." sri nisargadatta maharaj
  • marmara adası'nın doğu kıyısından, asmalı'dan adanın içlerine doğru yola çıkarsanız, artan yükseltiyle birlikte bir süre sonra tırmanışa dönüşen yirmi dakikalık bir yürüyüşün ardından, küçük bir gölle karşılaşırsınız. öyle ki, bu göl hiçbir haritada bulunamaz. gölün suları mevsimden mevsime geniş bir mesafede çekilip birikir (ve belki de haritacıların kararlılığı, gölün bu istikrarsızlığına dayanır). diğer birçok adada olduğu gibi, marmara'da da yerleşim yerleri kıyı kesimlerinde konuşlanır; adanın, deniz dışındaki diğer tüm zenginlikleri, eğer en az bir kişi için "ekmek parası" vaat etmiyorsa, görece daha yüksek olan iç kesimlere terk edilir (bana söylenene göre, adanın kuzeyinde, palatya'da bulunan mermer ocakları, ilkçağ'dan beri işletilmekteymiş). işte bu göl de o zenginliklerden yalnızca biri, ancak mermer ocaklarının binlerce yıldır bildiği ve ada sakinlerinin konuştuğu dili bilmediğinden, onlara cevap veremiyor olmalı. onu son ziyaret edişimde sularını epey içeri çekmiş ve kelimenin anlamının da ötesinde, içine kapanmıştı. çekilen sulardan geriye kalan ve gayet verimli olduğunu tahmin ettiğim toprak, gözden ırak kalınca gönülden de ırak kalmış gibiydi. gözlerim, hâlâ gölün bir denizkızının çıplaklığını andıran çıplaklığında asılıydı. bunun farkına tek başıma vardığımı söylersem, bu kafadan atıyorum demek olur, çünkü ben o çıplaklığa hayali tarlalar, köylüler, çevreciler vs. serpiştirirken, göl, çıkardığı irili ufaklı kabarcıklarla gözlerimi bu günahtan alıkoydu. yusuf'un*, potifar'ın karısının yanından kaçışına benzemişti bu. neyse ki gölün, asılıp yırtabileceğim bir harmanisi yoktu. gülümsüyordum. ------------------------------------------------------------------------------------------------------- (bu çizgi ay’ın yörüngesi kadar olabilir) belki de tam emin olamadan, derinlerinde yatan bir sırrını ondan gasp edeceğime kanaat getiren göl, teslimiyetten gelen o ilahi iç geçirişle, son bir aman dilemişti benden. tebessüm vardı, gözlerim çağlaydı.

    kıyı boyunca yürüdüğümde bir süre sonra toprağın ıslandığını hissetmiştim. ayaklarım her adımımda iyiden iyiye ince bir çamur tabakasına gömülerek, gölün mahremine sokulduğumu haber veriyordu. mahreme giden yolun çamurla kaplı olması, mütevazı bir içe bakışla bir ölçüde anlaşılabilirdi, ancak gölün iç çekişlerinin artmasını açıklamak adına profesyonel (belki "bilimsel") yardım almak gülünç olurdu. tam da o sırada sol ayağımın, nefesimi kesecek kadar derine battığını hissetmiştim. bir an ayağımı gömüldüğü yerden çıkaramayacağımdan ve böylece güçsüzlüğümün ortaya çıkacak olmasından korktum. bedensel bütünlüğümü tekrar sağladıktan sonra, ayağıma takılarak biraz daha yüzeye çıkan bir ahşap kutuyu fark etmiştim. yerinden çıkarıp gölün tedirgin suyunda yıkadığımda, bunun, kapağı deri işlemeli, minyatür bir maun sandık olduğunu gördüm. biraz da zor kullanarak ketum sandığı açmayı denemiştim ve bunda da pişmanlığım ölçüsünde başarılı oldum. neticede bu mini sandığın içinden, şimdiye dek bir yerlerde yayınlama olanağı bulduğum bütün yazıların elyazmaları çıkıvermişti. bir kısmı sandığın kapağındaki işlemeli derinin benzeriyle dosyalanmış olan elyazmalarından geriye kalanlar ise açıkta ve henüz bitmemiş hâldeydi. okunaklı ve özenli bir şekilde yazılmış olan tüm bu elyazmalarının yanı sıra, sandıktan, bir gece yarısı, sahildeki teknelerin arasında bir noktaya konmuş olan bir leyleğin fotoğrafı çıkmıştı. ben bunlara şaşırmış ve biraz da hayran kalmışken arkamdan, denizden bir yalıçapkınının daha çok birer çığlığı andıran sesleri geliyordu. ilahi kuş! ne diye çığlığı basıyorduysa! sanki yuvasını denizin ortasına o kurmamış; içe kapanıklığı ölçüsünde yıkıcı o yalnızlığı ve ketumluğu kendisi seçmemişti!

    samimiyetle itiraf edebilirim ki, bu gölün içebakışı ve teslimiyetine sahip bir başka göl daha göremedim. fakat bu içe bakış ve teslimiyet, örneğin insanda, hiçbir şekilde vücutların, göz kapaklarının ya da köprücük kemiklerinin dışına taşamıyor. bu durum gökyüzünde, bir çocuğun çizdiği şekilde, bir beşgenin köşelerine tutunan hiçbir yıldızın bulunmaması gibi bir yasaklamayı çağrıştırıyor (hastalıklı bir çocukluk, resim defterinde gece manzaraları ve birer nokta şeklinde yıldızlar barındırır*). yine de yasakları insanın koyduğunu, tanrının gevşettiğini söylediğimizde, en azından bu bağlamda yanlış olmaz. içe bakışın teslimiyetle birlikte oluşturduğu diyalektik, gölün istikrarsız veya kararsız karakteriyle içinde sakladığı sırrın oluşturduğu diyalektiğe karşılık geliyor. insan, hisselerini sular altına, derinlerde yatan bir öze yatırmanın bir delilik olacağını biliyor; bilginin yücelttiği insan, böylece belki de en kritik noktada bir adım daha atamıyor -ve bu onu güvende tutuyor.

    post scriptum subitus: bu metin, kadirşinas frater taciturnus'a ait søeborg gölü hikâyesine naçizane bir nazireden ibarettir.
  • diğer hayvanlardan farklı olarak sadece bilmekle kalmıyoruz, bildiğimizi de biliyoruz. farkında oluşumuzun farkındayız, bilince sahip olduğumuzun, bilinçli olduğumuzun bilincindeyiz. düşüncelerimize gözümüzü dikip bakabiliyoruz. kendimizi, bizim hakkımızda düşünen diğer insanları ve bizimle ilgili düşünenleri düşünürken kendimizi seyredebiliriz.

    insan 'kendini somutlaştırma, kendinden ayrı durabilme ve kendi varlık halini dışarıdan düşünebilme becerisine' sahiptir. bu kişinin kendi benliğini bir nesne olarak görebilmesini gerektirir. içebakış; kendi beyninden geçenlerin bilinçli zihinsel durumlar olarak görülmesini sağlayan dış dünyayı değil, beynin kendisini gören bir iç gözdür. insan türünün ayırt edici en temel özelliklerinden birisidir.

    düşündüğümüzü duymak ve iç dünyamızın devam eden yorumlanması olarak da tanımlanabilir.
  • insanın kendi içine bakması, bir çeşit manipura'yı keşfetmesi gibidir. insan bazen, duygularının bilincine sahip olduğunda vardığı bilinç düzeyi tarafından tanımlanır ve bu tanım bazen yeterlidir. başka durumlarda kolektif bilinçdışının derinliklerine iner; svadhishthana'ya (su bölgesi) doğru istemsizce ilerleriz. içimizin bokunu püsürünü keşfetme imkânı buluruz orada. artık tartışılmaz, içgüdüsel doğrularımızı bir ameliyat masasına yatırmış; neşterimizi, bir cerrah titizliğiyle, biyolojinin gerçekliğinin parçalandığı, tehlikeli bölgelerde gezdiriyoruzdur.

    insan kendi içine yoğunlaştığı ölçüde kendi alevlerine maruz kalır; o ateşe ne kadar maruz kalırsa, o kadar uçucu hâle gelir (bkz: uçmak). bedeni o kadar yanar ki böylece tüm fazlalıklarından kurtulur. ateşin şiddeti ne kadar yüksekse kişi o denli arınır, o zaman arınmış bir beden, bir tin olur.

    bir insan büyük bir duyguya maruz kaldığı zaman bu, o ateşe maruz kaldığı anlamına gelir ve ateşle temas, kişinin teslim olmasına neden olur. maddeler ısıtıldıkları zaman, çoğunlukla oksitlenir ya da nitelik değiştirir ve o nitelik değişimi "uçunum"olarak adlandırılır. farklı bir varlık olarak yeniden meydana gelme hâlidir bu. insan da tıpkı elementler gibi, maddeden tin elde eder. kendi ateşine maruz kaldıkça maddeden çıkar ve maddesiz bir beden oluverir.

    herakleitos, en soylu ruhun, ateşin özü olduğunu söyler. insanlar bu anlamda bir içgüdüye sahipler —yüksek patlayıcılara dokunmadan nereye kadar gidebileceklerini sezgisel olarak hesaplar, hissederler. sonra yol biter, gidecek bir yer kalmaz ve toprak yoktur. en önemli yaratıcı dürtülerinin topraktan çıktığını düşünür; kök salamayacağı endişesi ile bilinçli varoluşunu ezer ve çarpışma anına hazırlanır.

    rüzgâra karşı koyarsanız bir süre sonra yatışır, sonra onun üstesinden geldiğimizi düşünürüz. oysa rüzgâr yalnızca dinmiştir. ona direnmeyi öğrendiğimizi sanırız, fakat direnme melekemiz rüzgâra karşı direndiğimizi varsaymakla yanlış bir sonuca varmıştır. evet, rüzgâr, bize bir şey yapmıştır. biz yalnızca ona göğüs germeyi öğrendik. rüzgâr yine esecek ve direncimizi sınayacaktır. rüzgâr, direnişimizden daha güçlü esmeyi seçerse bizi kaldırıp yere çarpacaktır”. dolayısıyla içimize dönüp baktığımızda, karşılaştığımız tüm duyguları, yaşanmışlıkları ve edinilen deneyimleri doğru okumak gerekiyor. çünkü insan, kendi içindekilerin üstesinden geldiği anda, diğer insanların ya da putların arasında yaşayabilecek hâle gelir. dışarıdakiler onu incitemezler; o, putları oldukça ilginç bulsa bile, onu zehirleyemeyeceklerdir. ancak kişi, kendi içiyle karşılaşamayacak kadar zayıf ise soğumaya, su olmaya yüz tutacaktır.