şükela:  tümü | bugün
  • şu ülkede, monotonluktan sıkıldığımızı bi' anlatamıyoruz. böyle zamanlarda serdar abi aklıma gelir. istanbul'un sokaklarında başıboş dolanıyordum. canım sıkkındı. gerçekten gam ve kasvet doluydum. çünkü temelde yaşantımı beğenmiyordum. ama kimselere göre bu pek de bir sorun değil, durumumu açıklayamıyordum. neyse serdar abi'yle karşılaştım yürürken. ne var, bir şey mi oldu, dedi. canım sıkkın, dedim. keyfim yoktu. biraz kendimi açtım ama pek de durumu anlatamadım galiba. yolun bir noktasında durdu. ben de durdum. sağ elini yumruk yapıp, dikeliyo mu, dedi. ne dikeliyo mu abi, dedim şaşkınlıkla. ama söyler söylemez ne kastettiğini anlamıştım. dikeliyorsa sorun yok, demişti. sanki tek dert bu anasını satayım.

    yaşantından memnun olmamak şımarıklık olarak görülüyor. önce sağlık, para ıvır zıvır ama bu boşluk dolmuyor işte. zengin olup intihar edenleri anlayabiliyorum böyle anlarda. insan o kadar şeye sahip olsa, sahip olmanın da en nihayetinde bir boka yaramayacağını sezinliyor.

    bazen tv'ye bakarken yumruk atasım geliyor. bir dahaki sefere tekrar bayana kadar uzaklaşıyorum. cacık muhabbetlerden sonra, inzivaya çekilesim geliyor. sonra inzivanın da bayacağını seziyorum. sonra bu döngüler kendi içinde tekrarlanıyor. oraya buraya savruluyorum. sonra bir an anlıyorum ki, bir şeyi hayatımın tam merkezine koyabilecek kadar aptal olamıyorum. işte böyle bir kafa ancak uzmanlaşabilir. orta direk diye tabir edilen ailelerden gelen insanlara, bu yaşam pek bir şey vaadetmiyor.
  • jim carrey the talks röportajı

    yıllar evvel ya conan o'brien show ya da jay leno olması lazım, programa bruce willis katılmıştı. o dönem şu genç sevgilisi ile evlenme hazırlığında mıydı, evlenmiş miydi tam hatırlamıyorum. programa hani şu orta çağda keşişlerin giydiği şeylerden biriyle katılmıştı. suratında genelde daha önce hiç ulaşmadığı bir tekamüle ulaştığı, piştiği intibası bırakan ama özünde hakikatle bağı sadece kurduğunu sandığı intibası bırakan bir bakış vardı.

    bunun dışında bob hoskins, anthony hopkins, philip seymour hoffman gibi bir çırpıda sayabileceğim isimlerle beraber abd gibi şampiyonlar liginde başarılı olmuş senelerce cemiyetin ta içinde, zirvelerde dans eden insanları da etüd etme imkanım oldu. dikkatle dinledim, okudum. ona keza tarihe damgasını vurmuş, dünyaya bir şekilde damga vurmuş figürlerden sanıyorum üzerine okumadığım, düşünmediğim pek birileri kalmamıştır.

    tom cruise'un arayışları, nicolas cage'in o taşkın enerjisi ve geçirdiği dönüşümler ona keza... sabaha kadar sayabilirim.

    peki neden bu insanları anlatıyorum. aslında konu çok geniş. sezgi uyandırmaya yetecek kadar konsantre bir şekilde sunmaya çalışayım.

    ortalama bir insanın tarihin bu döneminde arzu olarak önüne koyduğu, hedeflediği, gıpta ettiği debdebe'ye ulaşmış, sayısız öykünün, kafa yapısı ve empatinin süzgecinden geçmiş ancak yaşamdan bilinmeyene uzanan o büyük soruyu hala cansiperane taşıyan insanlar bunlar. bunlardan bazıları kendi istekleriyle yaşamını sonlandırır, bazıları morgan freeman ya da bülent ortaçgil gibi takılır.

    konuyu fazla derinleştirmeden biraz daha açalım. david lynch, werner herzog, gaspar noe, harmony korine, harry dean stanton kadınlardan jennifer lynch, jane campion, veronika franz'ı da katalım... bu insanların sohbetlerini, dostluklarını, beslendikleri kaynakları, merakları yıllardır takip ediyorum.

    yine klasik niteliği kazanmış metinlerden, teorik araştırmalara, antik tekamül metodlarından, fiziğe, metafiziğe uzanan sayısız kaynak ve sohbeti takip ediyorum. içerik kısmına girmeden konuya bağlayayım dilim döndüğünce.

    bilinmeyene, insandaki boşluğa, tüm tatmin edilmiş avam arzusundan milyon dolarlık sanat koleksiyonlarına kadar gittiğimizde elde kalan, bu sorularla ilgili mirası taşıyan, dünyanın, tarihin ağırlığını ensesine yüklenmiş ancak bir şekilde dahil olduğumuz hayat gailesiyle olan müstehcen ilişkimizden mahareti ve cüretiyle kaçabilmiş insanların fikirlerine ortak olmak, onları elimize alıp oynamak, dönüştürmekten başka çaremiz yok. diğer taraftan yine geçmişten gelen fizyolojik vaziyetlerimizin de hakkını vermek durumundayız. işi gücü bırakıp 2 sene çalışsam ve bu mevzuları kaynaklarla, hikayelerle, vidyolarla belgeleyip yaşam gurusu diye piyasaya çıksam trilyoner olurum. yalnız işte o noktada da o kadar birikim ve emeği kenara bırakıp kendi karikatürüne dönüşüyorsun. tesadüflerin içerisinde sek sek oynuyoruz, taşı nereye attığımız ya da bundan keyif alıp alamamız yine o gizemli "biz"de gizli.