şükela:  tümü | bugün
  • trakya'nın karadeniz kıyısında bulunan kırklareli ili demirköy ilçesi iğneada beldesindeki longoz ormanlarıdır. istrancalardan (yıldız dağları) karadeniz'e doğru akan derelerin, önlerindeki kumullar nedeniyle denizle irtibatı kopmuş göl ve bataklıklara kadar gelip denize dökülemedikleri için geriye doğru taşarak araziye yayılmaları sonucu oluşmuştur. zengin biyolojik çeşitliliğiyle ülkemizin ve avrupa'nın en büyük longoz ormanları olarak göze çarpar. acı, tatlı ve tuzlu su sistemleriyle çamur düzlükleri, turba alanları ve bataklık ormanları, farklı canlı türleri için çok önemli yaşam alanları oluşturur. çoğunun nesli tehlikede olan çeşitli su kuşları ve yırtıcı kuşların üreme alanıdır. su samuru ve kırmızı benekli alabalık dışında korunması gereken türler arasında bulunan bazı balıkların da yaşadığı erikli, mert ve saka gölleri ile derelere sahiptir. kapladığı alanda 310 tür böcek, 28 tür balık, 46 tür memeli, 194 tür kuş, 17 sürüngen, 544 tür bitki tespit edilmiştir. bu bitkilerin, 3'ü endemik, 11'i ise küresel ölçekte tehlike altında bulunan tür statüsündedir.

    iğneada longozları, yaban hayatı geliştirme sahası iken 2007'nin sonlarında milli park ilan edilmiştir (bkz: iğneada longoz ormanları milli parkı). alanı besleyen en önemli su kaynağı olan rezve deresi de dahil olmak üzere bölgedeki diğer derelerden istanbul'a içme suyu taşınması düşünülmekte olduğundan böyle bir statü değişikliği yapıldığı iddiası vardır. zira yaban hayatı geliştirme sahalarından boru hattı geçirilmesi yasakken, milli parklarda böyle bir yasak yokmuş. longoz ormanlarının taban suyu seviyelerinin düşmesi halinde yaşama şansı kalmadığı biliniyor. bu alanın milli park ilan edilmesindeki amacın buradaki suları borularla istanbul'a aktarmak olduğunu düşünmek bile insan olanın tüylerini diken diken etmeye yeter. gerçi iski tepkilerden ötürü boruları longozlardan geçirmek yerine karadenize döşemek durumunda kalacak gibi ama ekosistemin can suyu her halükarda azalacak. zaten daha önce de ıstrancaların bazı derelerine el atan ve bunları kurutarak bölgedeki doğal dengeye büyük zarar veren iski, longozları iyice susuz bırakacak. tabi yine kırklareli'ne bağlı vize ilçesi'nin evrencik köyü'nde yapılmakta olan çimento fabrikasına yük taşımak için bölgede kurulacak kazıklı iskelenin de tehdit ettiği ormanlardır bunlar. bu kafayla pek uzun sürmeden yok edilmesi muhtemel nadide bir ekosistemdir kısacası.
  • pınarhisar'ı geçip poyralı köyüne ula$tıktan sonra buram buram sağlık kokan ormanlardır, doğanın içerisine gömüldükçe $ehrin verdiği stresi, sıkıntıyı huzura çevirip enfes bir oksijen kaynağı ile kucaklarlar sizi..
  • güzel kamplara sahne olmaktadır.
  • kuzey ormanları savunması iğneada kampı adı altında ağacına sahip çıkmaya çalışanlarla dolu orman. cennette termiğe hayır diyor güzel insanlar.

    ve evet, abe siz ayırdır orman kesmeler falan ?
  • (bkz: dangoz) ların, longozları önemsememesi.
  • 2014 yazı'nda kuzey ormanları savunması'nın longoz ormanları için yaptığı kamplı eyleme katılmak için istanbul'dan bisikletimle gittiğim inanılmaz doğa harikası.

    hayatımda bisiklet üzerinde geçirdiğim ikinci en yorucu ama kesinlikle birinci en tuhaf, acayip gündü.

    200 km civarı, daha önce hiç gitmediğim bir yola hiç araştırmadan, google map'e şöyle bir bakarak internetsiz telefonla çıkmanın bedelini ödedim.

    bir kez lastiğim patladı. yanlış yola girip 30 km kaybettim. bu 30 km'yi de ekleyince, temmuz sıcağında sırtımdaki ağır çantayla yapılan 160 km'nin civarında, kırklareli'nde, bitik vaziyette soğuk bir şey içip soluklanmak için girdiğim bakkaldaki korkunç kadın, longozlara gittiğimi öğrenince sinsice sırıtarak bana "ohoo, senin yolun daha şimdi başlıyor" dedi. "ne diyor lan bu şekilsiz, bitirmek üzereyim" diye düşünmüştüm. yorgun ve aptaldım.

    20 km sonra karşıma hiç haberimin olmadığı, hiç ummadığım bir şey çıktı: yıldız dağları! 950 rakıma sürünerek, neredeyse ağlayarak tırmandım. tırmanışın sonunda yanımdan pırpır motoruyla geçen bir adam geri dönüp beni durdurdu. kızıl saçlı, çilli ve mavi gözlü, prototip bir trakyalıydı. longozlara gittiğimi öğrenince önce cep telefonuyla resmimi çekti. sonra motoruyla iyice yaklaşıp sempatik trakya ağzıyla "bak beni dinle, bizim burada kurt, çakal, ayı olmaz. yaban domuzu olur, onlar da seni gördü mü kaçar gider zaten. anladın mı?" dedi. "ne diyor lan bu manyak" diye düşündüm. neden fotoğrafımı aldığını, neden bunları söylediğini daha sonra anlayacaktım.

    o kadar yorgundum ki, ne 950 metredeki serinliğin, göz alabildiğine uzanan manzaranın ne de inişin tadını çıkarabildim.

    inişten hemen sonra yol bozuldu. öyle bir bozulma ki, bisikletle yol almanın imkânı ihtimali yok. yer yumruğum, ayağım, kafam kadar asimetrik, jilet gibi kaya parçalarıyla silme kaplanmış ve toz toprak içerisinde. akşam ezanı okunmak üzere, bir ormanın içindeyim, yol alamıyorum ve telefonum çekmiyor!

    karşıdan gelen bir arabayı durdurup yolun ne kadar böyle gittiğini sordum. yanında kız arkadaşı olan ve o ortamda bir yabancıyla konuşmaktan çok tedirgin olduğu görülen arkadaş, yolun 20 km'dir böyle olduğunu söyledi.

    hassiktir. bisiklet ayakkabılarımı çıkarıp çantamdaki spor ayakkabıları giydim ve yürümeye başladım. yürüdüğüm orman içinde yol çok dar ve kenarları ağaçlarla kaplı olduğundan ve güneş diğer tarafın ufkuna çoktan geçtiğinden, birazdan bastıracak alacakaranlığı bekliyor, kendimi çok yalnız hissediyordum.

    gideceğim yöne birkaç dakikada bir araç geçiyordu ve hiçbirinde şoför yalnız değildi, durmuyordu. ne kadar yürüdüm bilemiyorum, sonunda bir tır beni aldı, bisikletimi tırın kafasıyla vagonunun arasındaki boşluğa attık ve şoförle sohbet ederek demirköy'e vardık.

    köpek gibi acıkmıştım. bu küçücük kasabada açık kalmış tek esnaf lokantasına dalıp ne bulduysam yedim. bim'e girip biraz da abur cubur alarak onları da atıştırdım. köyün yerlilerinden meraklı olanları etrafımı sardılar, onlara sempatik görünmeye çalışarak artık alıştığım sorularını cevapladım. beni sevdiler. arkadaşlarımın beni beklediğini söyleyince onların gelip beni almalarını tavsiye ettiler. oraya kendim varacağımı söyleyip yola çıktım.

    beş kilometre kadar, sertçe sayılabilecek bir eğim tırmandım. işte ondan sonra hayatım boyunca hiç unutmayacağım iniş başladı. demirköy ile iğneada'nın arasındaki orman yolu'nun kalan 25 kilometresini, bisikletimde kıytırık arka stop lambası hariç hiçbir aydınlatma olmadan zifiri karanlıkta yokuş aşağı "indim." tek ışık kaynağım ay, ışığı ağaçların arasından süzülebildiğinde ancak önümdeki iki şeridi ayıran beyaz çizgiyi görmemi sağlıyordu. 25 km, orman içinde, zifiri karanlıkta, yokuş aşağı, şarkı söyleyerek, sağımda solumda, önümdeki, her yerdeki milyonlarca ateş böceğinin yıldızımsı pırıltılarının arasından süzülerek iniyordum. bazen kafamı kaldırıp yukarı bakıyor, istanbul'dakinden çok daha berrak, silme yıldız dolu gökyüzünü görüp ürperiyordum.

    motorlu adamın neden fotoğrafımı çektiğini ve beni vahşi hayvanlar konusunda bilgilendirdiğini orada anladım. benimle konuşmamış olsa o gür, yaşlı ormanın içinde korkudan geberebilirdim. yine de korkuyordum. yaptığım bu deliliğe şimdi çok şaşırıyorum ve başıma bir şey gelmemiş olmasına seviniyorum.

    iniş bitti. iğneada'da kampın 15 km ötede, bulgaristan sınırındaki beğendik köyü'ne taşındığını öğrendim. korkunç, köpeklerle dolu köy yolları'ndan oraya varmam gerekiyordu. yola çıktım, kampa giden trakyalı bir aile beni, hatta bisikletimi zaten sıkışık olan arabalarına aldılar. bisikleti sığdırmak için sökmek zorunda kaldım.

    kamp yerine vardım. beni saatler önce bekleyen arkadaşım öyle bozulmuştu ki kurduğu çadırın içine kapanmış biraz huysuzlanmıştı. yol boyunca birkaç kez haberleştiğimiz bir diğer arkadaşım oraya varışımdan az önce, telefonda "kamp ateşinin orada toplandık, oraya gel" demişti.

    daha çadıra yerleşip kamp ateşine gitmek üzere çıkarken bir kız yaklaşıp "röportaj yapacağız" dedi. meğer "istanbul'dan bisikletle gelen şahıstan" kos yetkililerinin de haberi varmış. "neden buradasınız, sizin için longoz ormanları'nın anlamı nedir" gibi sorular sordu. o kadar yorulmuştum ki, kem küm edip başımdan savdım onu.

    kocaman kamp ateşinin etrafında beni bekleyen arkadaşlarımı buldum. sarıldık, tanımadıklarımla tanıştık. bana plastik bardağa doldurdukları şarabı ikram ettiler. bir yudum alır almaz bütün vücuduma büyülü iksir içmişim gibi bir titreme geldi.

    ay ışığında, gitarlar, vurmalılar eşliğinde, ateşin başında dans ediliyordu. şarabımı yudumlayıp onları izliyordum.

    oradaydım, varmıştım.
  • ayrıca, "yüzüklerin efendisi" sahnelerini andıran güzelliğinin yanı sıra, hayatınız boyunca görebileceğiniz en büyük, en vahşi ve saldırgan sivrisineklere ev sahipliği yapan orman.

    longoz, bataklığın üzerinde yetişen bir çeşit nadir ağaç olduğundan longoz ormanı deyince uçsuz bucaksız bir bataklığı hayal edebilirsiniz.

    dolayısıyla bu ortama girecekseniz, kibrit kutusu büyüklüğünde ve vücudun etrafında hiç dolaşmadan, japon kamikaze uçakları gibi deriye kılıçlama dalış yapan sivrisineklere karşı hazırlıklı olmanızı öneririm.

    tabii, "tahlil yaptırdım hemoglobin, rbc yüksek çıktı, iki ünite kan vereyim de rahatlayayım yahu" diyorsanız önlemsiz gidin. arkadaşlar size yardımcı olacaktır.