şükela:  tümü | bugün
  • ilk vaadeden demireldir.
  • ilk olarak demirel'in "bana 500 gün verin, ekonomiyi düzelteyim*" repliği ile birlikte zikrettiği, cumhurbaşkanı seçtirip kendini sağlama aldıktan* sonra çiller'e devrettiği slogan...sonuçlarından bahsetmeye gerek yok sanırım...
  • şöyle bir düşünüldüğünde geleceği görmekten uzak bir vaattir kendileri...şu halimizle bile istanbul, ankara (ve çoğu şehrin) trafiği çekilmez bir halde iken herkesin (hadi her ailenin olsun) araba sahibi olması en fazla petrol devlerini sevindirirdi sanırım...

    ha bir de tekfen gibi otobanları 1 liraya mal edip 10 liraya devlete satanlar...
  • polonya sinemasinin gururu olan film.

    yonetmen : szernijak klewsjnsky
    yapim yili : 1962

    konu : iki postaci sabah bisikletleriyle mektup dagitmaya cikarlar. ikisi yan yana pedal cevirirken bir yandan da gozlerinde hayatin kisa inis ve cikislariyla bicimlenen tum bir yasanmis zaman oykusu okunmaktadir. film yakin plan goz ve kirpik cekimleriyle devam eder. son yarim saatte yagmur altinda gecen ancak tam anlasilmayan diyaloglar bulunmaktadir.
  • yüzyıllardır türk erkeğini açma ve saçma görevi bazında üstlenmiş çift kilit *. anahtarlardan birincisi hamamı, ikincisi de mutfağı açar. yatağı açanını bulan cariye ünvanını kapar.
    (bkz: üçüncü anahtar)
  • komunist sistemin vaadidir aslında..

    herkese iki anahtar. bir ev, bir araba. kimsede daha azı veya daha fazlası yok. herkese eşit sayıda..
  • aslında vaadedilmesinin değil de, inanılmasının sorgulanması gereken bir dönemin unutulmaz vaadi.
  • alanya'da. televizyonda 96 avrupa kupası vardı. hırvatların soyadları kulağıma tuhaf geldiğinden olsa gerek hırvatistan maçlarını izlemeyi severdim. otelin danışma kısmının amiri yaşı 40-45 civarında bir adam. alnı iki yandan iyice açılmış ve saçları kırlaşmış. ismi mustafa. kurumsallığın dibinde bir otelde, kurumsallığın pek etki etmediği, ortama tam uyum sağlayamamış, biraz enseye şaplak göte parmak takılan eski, samimi otelcilerden. hani otelin çok bilmiş, genç, pişkin müdürü gelip bu sebeple uyarsa ya da azarlasa, "lan siktir ordan dümbük!" diyerek, "eyvallah"sız gideceklerden. kısacası iyi adam.

    öyle böyle derken, koskoca adamı arkadaş olarak edinmiştim kendime. televizyonda hırvatistan almanya maçı var. birkaç müşteri ile beraber, mustafa abi de aşağıda lobide izliyor maçı. hırvatistan'ın efsane, boksic'li, suker'li, prosinecki'li, boban'lı kadrosu. beni görüp soyadıma "ic" ekleyerek çağırıyor, beraber izliyoruz maçı. danimarka-türkiye maçından sonra, türkiye elenince ben de sempati duyduğum hırvatları desteklemeye başlamıştım. mustafa abi de uzun yıllar yugoslavya'da çalışmış, hırvat sempatisi or'dan.

    maç bitiyor, eleniyor hırvatlar. resepsiyonda bi' eleman vardı. tarık'tı ismi. mustafa abi çocuğa "lan cebelitarık! bana çay, paşama da bi' kola kap!" diye siparişini itelemişti. ben de merak etmiştim nedir diye? sordum anlattı cebelitarık'ı şöyle güzel, böyle güzel diye. ilkokulda okuyan bir çocuğa bir coğrafya öğretmeni gibi hem de ballandıra ballandıra anlatmıştı cebelitarık'ı. mustafa abi seksenlerde eşiyle beraber yugoslavya'da çalışmaya başlamış. turizm ve ticaret işleriyle uğraşıyormuş. adriyatik kıyılarına cebelitarık limanından gemiler gelir, turistlerden sağlanan gelir de mustafa abi ve onun gibilerinin ekmeği olurmuş. öyle bakmaktan sıkılıp, bi' yerde çakılı kalmak durumundaysa insan hep dışarısı daha bi' gidilesi gelir, belki onun gibi bir şey. o da orayı anlamlandırmış kendine. öyle anlatırdı çünkü.

    daha sonra çok gitmek istemiş oraya. çalışmış, çabalamış bunun için ve gitme fırsatı da çıkmış karşısına ama daha sonra iç savaş patlak vermiş. iç savaştan iki üç sene evvel olsa gerek eşi hastalanmış ve bir süre sonra da onu kaybetmiş. çoğu şeyden koparmışken kendini, iç savaş da çıkınca malum; gidemeden dönmüş. bunları anlatırken hissizlikten mi yoksa zamanın kazandırdığı bir meziyetten mi artık bilmiyorum ama hiç zorlanmıyor gibiydi. ya da o veletlikte aklımda öyle bir yüz kalmış.

    bu haziran'da yola çıkan cahil cesareti adı altında kendilerini tanıtan maral ve uğur, bir yelkenli ile dünya turu yapma gayretindeler. şu an fas kıyılarındalar. iki insan, iki anahtar.

    onlar cebelitarık'ta mola verdikleri gün aklıma geldi mustafa abi. bir havalimanında zamanla haşır neşirken beş dakikada bir yüz yüze gelmekten sıkıldığım saatimi geçirmek için o ucuz plastik kaplara koymadan önce.

    kaybettiği karısının en çok istediği şeylerden biriymiş cebelitarık ve kısmen de olsa bunun gibi bir cahil cesareti. şimdi kalmıştır ya da "varmış"tır belki de. kim bilir?

    lafı uzatalı çok olmuş. "tanım" yapacak olursam; bir telvin eseridir iki anahtar. böyle hayat sıradanlarının hepsini birbirine kenetleyen.

    iki insan, iki anahtar.