şükela:  tümü | bugün
  • görsel

    33 m’lik namlusu, 300 tonun üzerindeki ağırlığı ile 21 cm’lik k12, işgal altındaki fransa’dan ingiliz kanalına doğru ateşlenirken.
  • hakkında yığınla yalan yanlış bilgi dolanan savaş.

    sözlükteki en popüler yanlış bilgi de şöyle: "almanlar berlin'e rus tankları girene dek sovyetleri işgal ettiklerini sanıyordu çünkü gazeteler böyle yazıyordu."

    işin doğrusu ise elbette bu değil.

    almanlar savaşın gidişatı konusunda iki ana bilgi kaynağına sahiptir. birinci kaynak resmi açıklamalardır. yani nazi iktidarı güdümünde olan gazeteler, resmi devlet yayınları (signal dergisi gibi) ve devlet radyosu bu kaynağı oluşturur. ikinci kaynak ise doğrudan cepheden gelen asker mektupları veya değişim/nekahat/dinlenme vb. nedenlerle ülkeye geri dönen askerlerin kendilerinin aktardığı bilgilerdir. kısmen üçüncü bir kaynak olarak da da yabancı radyolar sayılabilir ama hem alman halkında bu radyo yayınlarını alabilecek cihazların fazla sayıda olmaması hem elektronik karıştırmalar neticesi bu yayınları alamama hem de bu yayınların dinlenmesi ve bahsedilmesinin cezası ölüm olan bozgunculuk veya casusluk suçu sayılması nedeniyle bu kaynağa çok kısıtlı sayıda insan ulaşabilir.

    bu durumda savaşın gidişatı konusunda öncelikli "en güvenilir" bilgi kaynağı cepheden gelen askerler ve cephede olanların yolladıkları mektuplardır. cepheden gelen ve ailelerini ziyaret eden askerler zaten durumun boktanlığını bir şekilde insanlara aktarıyordu. burada tek dikkat edilmesi gereken şey aileniz harici kişilere çok fazla bundan bahsetmemekti çünkü gestapo'nun kurduğu muhbir şebekesi neredeyse her alman sokağında birkaç adet muhbir vatandaş barındırıyordu ve bu muhbirler kulaklarına çalınan her türlü bilgiyi veya uygunsuz gördükleri durumu gestapo'ya rapor ediyordu. muhbir raporları nazi iktidarında dikkate alınan bir bilgi kaynağı olduğundan ailesini ziyarete gelen bir askerin gidip de savaşın berbatlığını ailesi dışındaki birine olanca çıplaklığı ile anlatması zaten büyük bir risk alması demekti.

    cepheden gelen veya oraya giden mektuplara herşey yazılabiliyor muydu peki ? veya şöyle soralım cepheden gelen mektuplara ve cepheye gönderilen mektuplara ne tür sansür geliyordu? bu önemli çünkü hem diktatörlük yönetiminde bu önemli iletişim kanalının denetlenmesi gayet normaldi hem de mektupların incelenmesiyle ortaya çıkarılacak potansiyel "bozgunculuk" suçları ve bu suçun cezalandırılması ile toplumun savaşma azmi güdülenebilirdi.

    bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta mektuplarda açıkça şikayet etmemekti çünkü açıkça şikayet etmenin hayırlı sonuçları olmazdı. mesela stalingrad'da savaşırken yaralanıp bir şekilde uzaktaki bir sahra hastanesine kapağı atmış bir er iseniz tutup da evdeki annenize: "anne merhaba ben yaralandım. taburum tamamen imha oldu. rusların ucu bucağı belli değil, sürekli takviye alıyorlar. stalingrad'da mahvolduk." şeklinde bir mektup yazamazdınız çünkü tüm asker mektupları askeri sansürden geçiyordu ve bu tip bir mektup yazmak kolayca casuslukla suçlanmanıza neden olabilirdi. aynı şekilde almanya'daki aileniz size: "buradaki durumlar fena, en son çikolatayı 5 ay önce aldık. bizler taş kemirirken nazi partisinden olanlara fazla fazla yiyecek veriliyor" yazamıyordu çünkü gestapo postaya verilen mektuplardan random seçilen örnekleri okuyor, böylece hem halkın ne düşündüğünü net olarak öğrenebiliyor hem de arada fazlaca şikayet edenleri kıstırıp ibreti alem olsun diye cezalandırıyordu. bunun yerine daha hafif ifadelerle ya da ailelerin kendilerince oluşturduğu ufak tefek şifreli laflarla çekilen zorluklar anlatılıyor, işlerin iyi gitmediği vurgulanıyordu. önemli olan nokta şuydu; çizgiyi çok aşmadan, hafif sesle söylenmeniz serbestti. ufak tefek şikayetler olabilirdi ama işlerin toptan mahvolduğunu açıkça yazamazdınız. ayrıca açık açık hitler'i sevmediğinizi, tüm bunların sorumlusunun o olduğunu da yazamazdınız. ilginç olan şu ki bazı durumlarda mektuplarda çok sert ifadelerle yazılan şikayetlerin olması gözardı edilirken özellikle hitler'den olumsuz bir şekilde sözetmek, ne kadar hafifçe yazılırsa yazılsın, kesinlikle affedilir bir durum olmamıştır. bununla birlikte enteresan bir şekilde çoğu mektup açılıp okunmasına rağmen nispeten çok az şikayet eden cezalandırılıyordu çünkü bu mektupların halkın gerçekten ne düşündüğü konusunda gerçek zamanlı bir haber kaynağı olduğu varsayılmaktaydı ve naziler bu değerli kaynağa çok fazla müdahale edip kesilmesini istemiyordu.

    netice olarak almanlar cephede işlerin yolunda gitmediğini resmi bildiriler ve nazi güdümündeki gazete ve radyodan hariç olarak kolayca öğrenebiliyordu. fakat bunu alenen yaymak mümkün değildi. ayrıca günlük iaşelerin giderek azalması, hemen her büyük savaştan sonra erkeklerin olduğu fabrika, işyerleri, okullar vb yerlerin taranarak burada olan erkeklerden uygun olanların askere alınması gibi durumlar işlerin kötü gittiğinin diğer bir belirtisi idi.

    fakat alman propagandasının dönüm noktası stalingrad yenilgisidir. stalingrad yenilgisi öyle büyük ve alman halkında o denli deprem yaratan bir olaydır ki nazi sansür mekanizması ve propaganda makinesi bu olayı halktan gizlemenin kesinlikle mümkün olmadığının farkına hemen varmıştır. o nedenle alman propagandacıları hemen taktik değiştirip topyekün savaş kavramını ortaya attılar ve eğer toplum tümüyle bu savaşa kendini vermezse ulusun tamamen yokolacağı tezi papağan gibi tekrarlanmaya başlandı. tüm nazi propagandası da bir ölüm-kalım savaşı verildiği yönünde halkı iknaya girişti.

    sonuç olarak şunu söyleyeyim almanlar aslında neyin ne olduğunu savaşın sonuna dek bildiler ama konuşamadılar. herhangi bir şekilde nazi partisi harici bir örgütlenme kesinlikle mümkün olmadığından savaşın gidişatı konusunda kimsenin yapacak fazla bir şeyi de yoktu. almanlar cephelerin bir bir çöktüğünü ve ulusça korkunç bir felakete sürüklendiklerini farkediyordu ama nazi iktidarının korkunç uygulamaları bu duruma karşı herhangi bir girişim yapılmasını engelledi.
  • nazilerin, türkiye'ye 30 kilometre kala türkiye'nin uyarısıyla bulgaristan tarafının işgalini bitirdiği bir savaş.

    bence bizim için en enteresan tarafı da bu.
  • hitler ve ordusunun tüm dünyaya kafa tuttuğu savaştır.

    büyük napolyon'un ülkesi fransa nerdeyse en kolay ele geçirilen ülke olmuş , ve sonrasında güneyde kurulan fransız kukla hükümet almanya için çalışmıştır.

    insanlık tarihinin en büyük en geniş en kanlı savaşıdır. yaklaşık 6 yıl sürmüştür. almanların nasyonel sosyalist rejimi ve italyanların faşist rejimi bu savaşla birlikte son bulmuştur. müttefiklerde 61 milyon mihverlerde de 12 milyon olmak üzere yaklaşık 73 milyon kişi hayatını kaybetmiştir. bu savaş sonrası abd ve sscb süper güçler olarak yükselmiş ve dünya 1991'e kadar soğuk savaş dönemine girmiştir.
  • buyrun

    dünyanın en büyük harbi olan 2. dünya savaşı başlamadan bitebilir miydi? başlasa bile en azından seksen milyonluk bir kaybın önüne geçilebilir miydi? bu soruların cevabını bulamasak da tahmin yürütebiliriz. benim tahminime bu harp çok kısa bir süre içinde neticeye bağlanabilir, onca felaketin önüne geçilebilirdi. bugün medeniyetin beşiği olarak gördüğümüz batılı devletler (fransa, ingiltere ve abd), savundukları ideolojiyi milyonlarca insanın canından daha önemli görmeseydi 2. dünya savaşı belki başlamadan önlenecek, başlasa bile çok az kayıpla atlatılacaktı. şimdi bu iddiamı temellendirmek istiyorum.

    rusya’da ihtilal olmuş, devrim onca ambargoya rağmen ayakta kalmayı başarmıştı. bu çok büyük bir başarıydı çünkü batılı devletler rusları resmen dünyadan dışlamıştı. bu da yetmemiş iç savaşı tetikleyen pek çok karara imza atmış, rusya’da patlak veren devrim karşıtı olaylara desteğini esirgememişti. devrimin ayakta kalması bu yüzden önemliydi. yıllar geçti, sovyetler giderek gelişti, ekonomik sıkıntılarını çözmeye ve iç savaşın yaralarını sarmaya başladılar. bolşevizm yükselişe geçti. komünizm tüm ülkelerdeki destekçi sayısını arttırdı. ilerleyen yıllarda dünya ideolojik anlamda iki kutba bölünmüş görünüyordu. büyük ekonomik buhranın etkisiyle yeni bir akım daha çıktı ortaya: faşizm. kapitalizmden ağzı yanan buna karşılık komünist tarafta da yer almak istemeyen kesim faşizme sarıldı. 1930’lu yıllarda bu görüş dünyanın yükselen yeni değeri olarak görülmeye başlandı. ekonomik buhranla birlikte avrupa’nın artan işsizler kitlesi, yıkılan burjuvaziyle birlikte faşist, nasyonal sosyalist ve komünist ideolojilerine itildi.(1)

    nasyonal sosyalist düşüncesinin 1933 yılında almanya’da iktidara gelmesiyle, bundan 16 yıl önce ilk defa tecrübe edilmiş şey ikince kere yaşanıyordu: dünyanın lider ülkeleri kapitalizmden kopuyordu. artık dünya üç kutuplu bir yerdi ve herkesin eli kuvvetliydi. ancak nasyonal sosyalizm anlayışındaki bir detay dikkat çekiyordu. bu ideolojinin temelinde bolşevizm karşıtlığı vardı ve işçi kitlelerini siyasetten uzaklaştırmak gibi bir misyon edinmişti. basit gibi görünen bu nokta nasyonal sosyalizm ideolojisinin kapitalizmle daha çok ortak noktası olduğunu gösterir. isimleri ve görüşleri farklı olsa da dinamikleri kapitalizmle örtüşüyordu.

    hitler’in iktidara olduğu yıllarda bilhassa ingiltere’nin faşist ideolojiye sıcak baktığı ve desteklediği biliniyor. bu sıcaklığın sebebi hitler’in doğal toprak anlayışından ileri geliyordu çünkü bu teoriye göre genişleme doğuya doğru olmalıydı. hitler’in doğudaki bolşevizm ile kavga etmesini dört gözle bekleyen batılı devletler, onun antlaşma ihlallerini görmezden geliyordu. doğuya doğru genişleme arzusunu “büyük bir sevinçle” karşılayan ingilizler bunu uygun görüyordu. “lord halifax lordlar kamarası başkanıydı… belgelere istinaden hitler’in doğu avrupa’daki toprak isteğini adeta ikram edercesine uygun karşıladığı anlaşılmaktadır.” (2)

    adolf hitler’in doğuya genişleme isteğini onaylayan fransız ve ingilizler, onun dilediği gibi hareket etmesine göz yumdu. almanlar avusturya’ya taarruz ederken bunu benimsediler ve hiç karışmadılar. iki ülkenin bu rahatlığına karşılık sovyetler tehlikenin farkındaydı. hitler’e gösterilen müsamahanın ileride dünyayı bir savaşa sokacağını önceden tahmin etmişlerdi. 2. dünya harbi’nin bu noktada engellenebileceğini düşündüler. bunu bolşeviklerin ingiltere ve fransa’ya çekoslavakya’nın işgalini önlemek için teklifte bulunmasından anlıyoruz. bu teklif elbette reddedildi. batılı devletler, görmezden gelerek büyüttükleri hitler’in doğuya ilerleyişinden mutluydular. bolşevizm “tehlikesi” böyle giderilebilir, savaş anca böyle uzakta tutulabilirdi. ideolojik çıkarlar bu kadar ön planda tutulmasa, tüm avrupa’yı fethedeceği dünden belli olan gözü dönmüş bir adama önceden müdahale edilse savaş büyür müydü yoksa yangın en az kayıpla atlatılabilir miydi? hitler’in gücünün doruğa ulaştığı 1940 yılına varmadan yapılacak bir operasyon savaşı önleyebilir miydi? bu sorunun cevabını veremesek de şu bir gerçektir ki ingiliz ve fransızların devletlerin ideolojik tavrı savaşı alevlenmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. hitler’in çekleri işgali kolay oldu. çekler avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip olan fransa’nın dostuydu ama fransızlar onları kadere terk etmişlerdi.

    çok geçmedi, hitler’in polonya’yı işgali gündeme geldi. ingiltere başkanı chamberlain polonya’nın bağımsızlığını tehdit edecek en ufak girişimde ülkeye yardım edeceğini taahhüt etmişti. polonya’nın savunması ruslar olmadan imkansızdı ama ingiliz kabinesi bunu istememekteydiler. ruslar ingilizlerle antlaşmak ve nazi tehlikesini bertaraf etmek adına yine bir teklif götürmüş ama ingilizlerin oyalayıcı tavrıyla karşılaşmışlardı. batılı devletlerin bolşevizm korkusu savaşı önleyebilecek iki karardan alıkoymuştu. ingilizler ruslarla anlaşsa ve ruslar polonya’da nazilere karşı ordu bulundursa işler çok daha farklı olabilirdi. bu antlaşma sağlansaydı fransızlar ve ruslar nazileri sıkıştırabilir, ingiltere bu savaşı destekleyebilirdi. dünyanın en güçlü iki ordusuna karşı aynı anda farklı cephede savaşmak zorunda kalan almanlar bu savaştan galip ayrılamazdı. çünkü o dönemde gücünü yeni bulan alman ordusu sanıldığı kadar kuvvetli değildi. çerez niyetine işgal ettikleri polonya’da bile iki yüzü aşkın tank yolda arızalanmıştı.

    hitler harp başlayana kadar rahat hareket etmesini komünizmden korkan ve ideolojilerini milyonların canından daha değerli kılan batılı devletlere borçludur. sovyetlerin antlaşma istekleri kabul edilseydi savaş önlenebilirdi. bu çekimserliğin nedeni komünizm’in yayılma korkusu değildi kesinlikle, kapitalist ülkeler onu direkt yok etmek istemişti ve almanlara bu yüzen göz yumdular. çünkü bolşevizm’in avrupa’ya yayılma gibi bir ihtimali artık söz konusu değildi. bunun gerçekleşmesi için doğu’nun avrupa’ya açılan kapısı olan almanya’da bolşevizm’in kazanması gerekirdi. bolşevikler almanya’da zaten başarısız olmuştu. buna karşılık sovyetler tek ülkede sosyalizm anlayışına tutundular ve avrupa’ya yayılmacı politikadan vazgeçtiler. o dönemde sovyetlerin tüm avrupa’da ihtilal yapacak güce sahip olduğunu düşünmek de bir hayal ürünüydü. kısacası büyük kapitalist ülkelerin komünizm “tehlikesini” yok etmek adına göz göre göre gelen dünya savaşına müsaade ettiği görülebilir. onlar hitler’in sadece doğuya doğru genişleyeceğini düşünüyordu.

    polonya konusu üzerine gerçekleştirilemeyen rus-ingiliz görüşmelerinin ardından bana göre dünya tarihinin devletler bazında en büyük çalımı gerçekleşti. yaklaşan tehlikeyi görüp ingiliz ve fransızlarla defalarca antlaşmaya çalışan ama bir karşılık bulamayan sovyetler almanlar ile saldırmazlık paktı imzaladı. ingilizler ve fransızlar almanların doğuya ilerleyeceğini düşünürken kendilerini birden namlunun ucunda buldular. bu saldırmazlık paktı ile sovyetler batı’ya; “madem beni dinlemiyorsunuz alın beslediğiniz belayla siz uğraşın” diyordu.

    polonya’nın işgalinden sonra ingiliz ve fransızların tutumu da ilginçti ve bunun savaşın uzamasında çok büyük etkisi olmuştur. polonya’nın işgalinden fransa seferine kadar geçen döneme kadar bu iki ülke almanlara askeri hiçbir tepki vermemiş ve bu dönem sitzkrieg (tuhaf savaş) olarak adlandırılmıştır. avrupa’nın en güçlü ordusu fransa’nın, önemli gücünü doğu kanadına sevk etmiş almanlara hiçbir müdahalede bulunmaması kabul etmesi mümkün olmayan bir hatadır. ingiliz ve fransızların bu beceriksizliği neticesinde almanlar polonya’yı dilediği gibi işgal etmiş ve aradan geçen süre boyunca askeri gücünü yükseltmeye devam etmiştir.

    10 mayıs günü almanlar fransız seferine başladığında batılı devletler büyüttükleri tehlikeyle karşılaştılar ve dünya geri dönüşü olmayan bir yola girdi. milyonlarca asker öldü, ingiltere’de ve fransa’da milyonlarca masum insan hayatını kaybetti. bolşevizm’e olan nefretleri olmasaydı, çıkarlarını değil de insanları düşünselerdi savaş büyümeden önlenebilirdi. korkuları ve kinleri yanmakta olan ateşe benzin döktü ve dünya altı yıllık bir karanlığa girdi. bu yazıyı yazma amacım sscb’yi aşağılamaya yemin edenlere farklı bir bakış açısı kazandırmak istemekti. onun her başarısını başka faktörlere bağlamaya özen gösteriler bilmeliler ki bu savaşın çıkmasına ve büyümesine en çok katkı sağlayan ingiltere ve fransa, yani kapitalist devletlerdi. sovyetlerin çabalarına kulak verseler dünya belki bu denli büyük bir savaş görmeyecekti. her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın bu yazıdan çıkartılacak şey şudur: sovyetler savaşın çıkmaması için her türlü girişimde bulunmuş, batılılar kin ve garezlerinden onlara kulak asmamıştır.

    alıntılar osman öndeş’in 2. dünya savaşı kitabından alınmıştır.
  • bugün sizlere uzun zamandır anlatmak istediğim fakat bir türlü vakit bulamadığım, ikinci dünya savaşına dair dair gerçek bir hayat hikayesini aktaracağım. yakın bir ağabeyimin öz dedesi olan kazak asıllı kayırjan muhtaroğlu ikinci dünya savaşının başından sonuna kadar kızılordu’da görev yapmış ve evine sağ salim(tek parça) olarak dönebilmiş nadir sovyet askerlerindendir. aşağıda yazacaklarım kendisinin savaş esnasında tuttuğu ufak günlüğünden tercüme ettiğim bölümlerden oluşuyor. bir yandan ufak bir ikinci dünya savaşı kronolojisi öte yandan savaşın acımasızlığını birinci elden anlatan yalın gerçekliklerden oluşuyor.

    ikinci dünya savaşı başlığı altında, devletleri, ideolojileri, orduları hatta hitler'in psikopatolojisine kadar her türlü konuyu uzun zamandır tartışıyoruz. amma ve lakin savaşa bizzat katılmış bir insanın hele ki bizimle aynı kandan aynı candan bir insanın gözünden hiç okumadık. bu anıların, savaşın tarifsiz tahribatını bizim gibi hiç savaş görmemiş nesillere aktarmak açısından çok önemli olduğu kanaatindeyim. o yüzden konuyla ilgilenenler için buraya aktarmaya karar verdim.

    kayırjan, 1916 yılında kazakistan’ın aktobe (aktepe) şehrinde, fakir ve göçebe kazak bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, çocukluk yıllarını ataları gibi hayvancılık yaparak geçirmiştir. her göçebe türk çocuğu gibi büyüklerinden ilk evvela hayatta kalmanın niceliklerini öğremiş, bu bilgiler ona savaş meydanında hayatta kalma şansı vermiştir. çocukluğundan beri matematiğe büyük ilgisi olan olan kayırjan beklendiği gibi matematik enstitüsü mezunu olmuştur. mezuniyet sonrası 1939 yılında askerlik görevine gidip terhisine çok az bir süre kala patlak veren ikinci dünya savaşı ilanıyla birlikte evine dönemeden tekrar cepheye gönderilmiştir.

    savaş sonrası fotoğrafı

    matematik yeteneğinden ötürü topçu birliğinde ateş idare subayı olarak görev almıştır. savaş boyunca bir çok alman uçağının düşürülmesinde rol aldığı için savaş sonunda çeşitli madalyalar ile evine dönmüştür. savaş sonrasında kendi köyünde matematik öğretmeni olarak sscb altında hizmetine devam etmiş daha sonra bu okula müdür olmuştur. beş kızı ve bir oğlu ile hayatının sonuna kadar mutlu bir hayat sürmesine rağmen savaşın travmasını hayatı boyunca atlatamamış, çocuklarına ve torunlarına savaşla ilgili hiç bir anısını anlatmamış, hatta savaşla ilgili filmleri dahi evinde izletmemiştir. günlüğü de kazakistan bağımsızlığını kazanana kadar saklı kalmış, kimseyle paylaşmamıştır.

    rahmetli cengiz dağcı’nın hatıratlarından derleyerek yazdığı korkunç yıllar ve yurdunu kaybeden adam gibi eserlerin ne kadar gerçek olduğunu yine türk soylu bir subay olan kayırjan atamızın günlükleri birebir doğruluyor. kayırjan ata, kendisiyle hiç bir ilgisi olmayan bir savaşta sovyet zulmünden ötürü yer almış, günlüğünü dahi parti korkusundan gizli tutarak dönemin kazakçasıyla yazmıştır.

    günlüğü savaşın hiddetli anlarından vakit bulabildiği nadir anlarda tuttuğu için çok uzun değil fakat detaylarıyla insanı savaşın acı gerçekleriyle yüzleştirecek kadar keskin. yine de sözlük formatında çok uzun olacağı için bu başlık altında ve üç parça halinde yayınlayacağım.

    kendisinin gerçek bir kişilik olduğunu ıspatı olan kayıtlar şurada belirtilmektedir.

    `bir sovyet askerinin ikinci dünya savaşı günlükleri`

    birinci bölüm

    ikinci dünya savaşı dönemi, meşhur mannerheim hattını kırmayı başaran sovyetler birliğinin 100. lenin tüfek bölüğüne bağlı 183 ozad uçaksavar topçu birliğinde bir yıl kadar görev yaptım. 29.08.1940 - 21.06.1941 tarihleri arasında uçaksavar topçuluğu üzerine 4 üniteden oluşan yoğun bir eğitim aldık. amacımız en kısa sürede düşman uçaklarını havada imha etmekti.

    --- bilgi notu ---

    görsel

    mannerheim hattı leningrad'ın karşısına kurulmuş fin askeri savunma hattıdır. stalin, almanya tarafından gelebilecek taaruzlara karşı buraya çok önem vermiştir. buraya bir üs kurarak leningrad’ın kuşatılmasını engellemek istemiştir.

    --- bilgi notu ---

    kullandığımız teçhizat 76-mm uçaksavar topu m1938 ve puzao-2 ateş idare sistemiydi. benim görevim ateş idare subaylığıydı.

    --- bilgi notu ---

    görsel

    kısaca açıklamak gerekirse; bir uçaksavar topçu biriminde gözetleyici hedefin konumunu belirler, ateş idare subayı koordinatları ve atışın düşmesi gerektiği yeri matematiksel olarak hesaplar ve havancılara veya topçulara bildirir, havancılar da havanı ateşler.

    --- bilgi notu ---

    21.06.1941, askerliğimin son günleriydi. büyük savaşın başlayacağına dair haberler vardı fakat savaş başlamadan önce terhis olup ailemi görmek istiyordum. akşam yemeğinden sonra 15 kişi patates soymak için mutfağa gönderildik. onlardan birisi de bendim. ertesi sabah 5’e kadar patates soyduk. haliyle sabaha kadar uyanıktık. saat altıda kahvaltı yaptıktan sonra kıdemli subay bisikletiyle bahçeye girdi ve sıkıntılı bir halde bizi kışlaya götürdü. vardığımızda insanların koşarak parka gittiğini ve savaşın başladığı haberini haykırdıklarını duyduk.

    bizler de hızlıca teçhizatlarımızı toparlayarak parka yöneldik. o esnada uçaksavarımız bir traktörün arkasında depodan dışarı çıkarılıyordu. bir yandan savaş uçaklarımız da gökyüzünde belirmeye başlamıştı. saat 7’de kombine silah tatbikatı uyguladık. sonrasında uçaksavar için yer kazdık ve kamuflaj hazırladık. konumumuz minsk şehrine 5 km mesafedeydi. öğle saat 1 civarında 3 grup alman karakuşu (uçağı) minsk’i bombalamaya başladı.

    şehiri koruyan uçaksavarlar birlikleri bir kaç alman uçağını düşürmeyi başardı. bu sadece başlangıçtı. alman uçakları akın akın gelmeye devam ettiler. hepimiz ateşle vaftiz edildik. üç havalimanını birden ağır bombardıman altına aldılar. biz bir tane bile uçak düşüremedik. orman içerisinde silah ve çatışma sesleri gün boyu durmadı. hem halk hem de asker arasında korkunç bir panik başladı. hepimiz ateşle vaftiz edildik.

    --- bilgi notu ---

    ateş vaftizi: incilde geçen fakat manası tartışmalı bir konudur. isa’nın insanları kutsal ruh ve ateş aracılığı ile vaftiz edeceğine dair olan matthew 3:1 ve luke 3:16 bölümlerine göre isa inanları ateşle vaftiz edecektir. bu tabir ruslarda önceleri savaşla özdeşleştirilmiş. ilk kez savaşa giren, bi nevi milli olan* askerler için kullanılırmış. günümüzde ilk kez tecrübe edilen her hangi bir konu için kullanılabiliyor. atıyorum ilk kez votka içen bir gence de ateşle vaftiz edildin diyebiliyorlar.

    --- bilgi notu ---

    ertesi gün şehrin sakinleri kaçışmaya başladı. toz duman arasında küçük çocuklarını kucaklamış ana-babalar ve her yaştan insanlar yanlarına hiç bir yük almadan hızlıca şehiri terk ediyordu. üçüncü gün milis güçleri bile şehiri bırakıp kaçmak zorunda kaldılar. bu esnada minsk cayır cayır yanıyordu.

    birliklerimiz üçüncü gün lısıçansk’da (ukrayna’nın en doğusunda lugansk eyaletine bağlı ufak bir şehir) alman tankları ve piyadeleriyle karşılaştı. burada çok şiddetli çatışmalar yaşandı, iki tarafta çok büyük kayıp verdi.

    ertesi gün öğe saatlerinde bölük komutanımıza, chernyshev adında ve teğmen üniformalı bir kişi geldi ve bu yakınlarda aracımın altına gizlenmiş bir düşman askeri var, elinde otomatik tüfek olduğu için yaklaşamıyorum. lütfen aracı almak için bana bir kaç kızılordu askeri temin eder misiniz dedi. kumandan yanına iki asker verdi fakat onlara dikkatli olmalarını söyledi. gidip baktıklarında adamın söylediği gibi aracın altında birisi olduğunu gördüler fakat bunun bir aldatmaca olabileceğini hisseden askerler araca çok yaklaşmadan geri döndüler. çünkü çevrede ölü yatan sovyet askerlerinin pozisyonlarına göre aracın altından vurulmuş olmaları zor görünüyordu. bu bir tuzak olmalıydı.

    dördüncü gün çekilme emri aldık. bir gün önce büyük panik yaşandı. yol boyunca uçaklar tarafından bombalanmış bir sürü araç gördük. alman istihbaratı ve casusları çok efektif çalışıyordu. en büyük hasarı onlardan aldık. zorluk içerisinde çatışmalardan geçerek bereza nehrine ulaştık fakat almanlar köprüyü çoktan ele geçirmişti. köprü için yarım günden fazla süre savaştık. bazı birimler karşıya geçmeyi başardı. yanımda tıpkı benim gibi kazak olan bakıtjan karasayev adlı başka bir genç vardı. gün boyu patlayan top ve mayın seslerinden korktuğu için yemek dahi yiyemedi. hepimiz orada öleceğimizi düşündük. sonra öncü birlikler biraz daha ilerde bir köprü daha buldular ve oradan nehiri geçtik. günlerce savaşarak geri çekilmeye başladık.

    1941 senesi temmuz ayının 10. günü dnipropetrovsk’dan (bkz: dnipro) geçtik. ertesi gün sabah 6’da 27 adet stuka (bkz: junkers ju 87) bombardıman uçağı bizim birliğe saldırdı. mitralyoz ve topçu saldırısı da aynı anda başladı. yanımdaki askerlerden birisi öldü altı kişi ise yaralandı.

    aynı gün öğle saatlerinde şehir merkezine girdik. şehirde posta hizmeti çalışıyordu. herkes hemen kağıt kaleme sarılarak sevdiklerine yazabildikleri kadar mektup yazdı. bütün zarfları toplayıp içeride çalışan kızlara teslim eder etmez günlerdir kir pas içinde olduğumuzun farkına vararak yıkanmaya gittik. bu arada halkın endişe dolu sorularına cevap vermeye çalışıyorduk. iki saatlik bir aradan sonra yerlerimizi almamızı bildiren emir geldi. biz daha şehirden çıkmadan önce halk ve askerler arasında panik başladı. alman uçakları yolları bombalayarak kullanılamaz hale getirmişti. yol üzerinde bombalanmış araçlar hala yanıyordu.

    aralarından geçerken ölü ve yaralı onlarca insan gördüm. emire göre elets şehrinde durmadan ormanın derinliklerine kadar ilerledik. şehirden 20-30 km kadar uzaklıktaydık. iki haftadan uzun süre ormanın içerisinde pozisyon aldık ve düşmanı bekledik. sonra tekrar sıcak çatışmaya girdik. almanlar bu güzergahta bizi sürekli taciz ateşiyle yönlendirmeye ve korkutmaya çalıştı. gece gündüz günlerce top ateşi durmadı. bizde iki kez top atışı altında kaldık.

    10.08.1941 günü 15 alman uçağı bizim bölüğe saldırdı. karşı ateşe geçtik ve bir uçağı düşürmeyi başardık. iki kişi ağır üç kişi yaralandı. alman uçakları gece gündüz gruplar halinde geldi. bizim karşılık verecek çok az uçağımız vardı ama biz bir günde üç uçak birden düşürdük. general bunun üzerine her gün en az üç uçak düşüreceksiniz buyurdu. elets şehrindeki 20 günlük ağır savaştan sonra alman direncini kırmayı başardık. almanlar ilk defa kızıllara yenilmişti. şehir merkezinden batıya doğru 20 km geri çekildiklerinde biz başka bir bölgeye sevk edildik.

    pavlovo adında bir istasyonda yükleme yapıldı. biz oradan bir kaç gün boyunca yürüyerek lebeden şehrine vardık. sum adında bir eyalete bağlı olan bu şehirde bir gün dinlendikten sonra 60 km uzaklıkta devam eden savaşın ön saflarına doğru yürüdük. lebeden şehrinde stalin’in bizim bölüğe ilk kez “sovyet muhafızı” unvanı verdiği kararını açıkladığını öğrendik. 100. lenin tüfek bölüğü artık 1. muhafızlar piyade tümeniydi.

    birliğin görseli

    bir gece yürüyerek ön saflara ulaştık ama iki gün yoğun savaştan sonra geri çekilmek zorunda kaldık. çünkü almanlar çok güçlü ve istikrarlı şekilde saldırıyordu. 50 km geri çekildikten sonra geldiğimiz şehrin dışında defans hattı kurduk. alman uçakları bu sırada çok fazla saldıramadı. uçaksavarlarımız çoğu saldırıyı kolaylıkla savuşturdu ve rahat bombalamalarına izin vermedi. o yüzden alman uçakları rastgele bomba atarak hızlıca geri dönüyordu. bir hafta kadar hattı koruduktan sonra kontrollü şekilde çekilmeye devam ettik.

    bizim bölüğün çevresinin sarıldığı hakkında dedikoduları ilk başta ciddiye almamıştık fakat vakit geçtikçe acı içinde gerçeği görmek zorunda kaldık. almanlar dört bir yanımızı sarmışlardı. üstüne üstlük hava iyice bozmuş ve sürekli yağmur yağıyordu. araçlar uçaksavarı taşıyamaz hale gelmişti. ukrayna’nın bolca sazlık ve ince topraktan oluşan bir bölgesindeydik. araçlar balçığa saplanıp kalıyordu. günlerce araçlara ip bağlayıp çamurdan çıkarmaya çalıştık. bir yerden kurtarsak başka bir yerde tekrar batıyorlardı. soğuk rüzgar yüzünden de çok büyük zorluklar çektik. elbiselerimizi veya botlarımızı kurutmaya bile fırsatımız olmadı. midemize sıcak yemek girmeyeli bir kaç günden fazla olmuştu. karnımız aç. önümüzde karanlık bir orman. ötesinde bizim halklarımız berisinde ise almanlar vardı. ormanın her yerinde çatışmalar oluyordu.

    biraz dinlenmek ve güç toplamak için durakladık. yağmur hala yağıyordu. bir ateş yakarak botlarımızı kurutmaya ve ısınmaya çalıştık. şöförümüz, asker tasına biraz su ve et koyarak ateşin üzerinde pişmesi için tutmaya başladı. tam bu sırada; sanırım ben vuruldum diyerek kolunu tuttu. mermi kolunun üst kısmını sıyırıp geçmişti. hemen savunma pozisyonu aldık. aracı ve silahları alıp çıkış yönü ararken havan topları düşmeye başladı. bir tanesi topları çektiğimiz aracı vurdu ve bizi yoldan çıkardı. iki gün kadar ormanda saklandık. kumandan bütün topları kullanılamaz hale getirip gece karanlığında çıkış yolu arayacağımızı söyledi. akşam üzeri çocuğumuz gibi sevdiğimiz uçaksavarımızı üzülerek parçalara ayırdık ve gece karanlığında oradan ayrıldık.

    kumandanımız önde gece karanlığında önümüze ne çıkacağını bilmeden yürüdük. almanların olduğu bazı bölgelerin dışından dolanarak yol aradık. ikinci gün bizim gibi dağılmış bir bölükten askerlerle karşılaştık. onlarla birlikte yürümeye devam ettik. 7-8 km ötede çatışmalar olduğunu anladık. öncü bir birlik oluşturup geride kaldık. öncüler ileride ufak bir alman birliği olduğunu söyledi. bölük komutanı bizi iki gruba ayırarak saldırı emri verdi çünkü etrafından dolaşma imkanımız yoktu.

    diğer gruptan ayrılıp ufak bir tepeye doğru çıkarken ileride almanların bizi fark ederek topçu ateşine hazırlandıklarını gördük. hemen karşılık vererek savaşmaya başladık. yakın arkadaşım erkebay bu savaşta yaralandı. kurşun omuzunu delip geçmişti. almanlar yine çevremizi sarmaya başlamıştı. elimizde sadece bir havan topu vardı. almanlar bir kaç otomatik tüfekli asker göndererek bizi dağıtmayı planlamışlardı ama bizler panik yapmadık. düzeni bozmadan istikrarlı şekilde ilerleyerek hattı yarmayı başardık. yol üzerinde yine bir kaç ufak grupla çatıştık. sonra yine ormana çekilerek kamufle olduk ve geceyi bekledik. gece karanlıkla birlikte yola çıktık. karşımıza gece boyu bir kaç nöbetçi alman askeri çıktı. onları öldürüp yanlarında taşıdıkları yiyecekleri kendi aramızda pay ederek yola devam ettik. yemek için dahi durmaya vakit yoktu. bir yandan kurumuş ağzımızda daha kuru olan alman ekmeğini çiğnerken bir yandan yürümeye çalışıyorduk. ayaklarımız her adımda daha çok sızlıyor ileri gitmek istemiyordu.

    gün ağarırken uzaktaki bir tepeden üstümüze obüs atışları başladı. bir çok arkadaşım burada öldü veya yaralandı. herkes sağa sola kaçışmaya başladı. birlik komutanı “za mnoy” diye haykırarak aklımızı toplamamıza yardımcı oldu. topçularımız bir kaç karşı atış yaptıktan sonra topu orada bırakarak kaçtı. bize çok yakın bir yerden otomatik tüfek ateşi açıldığını farkedince karasayev ikimiz ağaçlar arkasında ufak bir çukurda siper aldık. çok geçmeden 6-7 alman askeri yanımızdan geçip bizim birliğe arkadan ateşe başladı. bizi farketmemişlerdi. savaş daha uzağa taşınıyordu fakat çatışma sesleri dinmemişti. öğleden sonra yağmur yağmaya başladı. geceye kadar burada yerimizden kıpırdamadan saklandık.

    çukurda artık kafası yerinde olmayan ölü bir alman askeri vardı. üzerinde işimize yarayacak ne varsa aldık. almanların askerlerine verdikleri techizat ve tayını her gördüğümüzde şaşırıyorduk. ufacık çantalarından çeşit çeşit konserve gıda, tür tür mühimmat ve kaliteli sigaralar çıkıyordu. sessizce çantadan bulduklarımızı yerken korkudan tuvaletimizi bile yattığımız yerden kalkmadan buraya yaptık.

    26.10.1941 günü gece karanlığında saklandığımız yerden kalktık. nereye gideceğimizi planladık ve yola çıktık. yağmur durmaksızın yağmaya devam ediyordu. bakıtjan’ın yanında pusula vardı. ona bakarak doğuya doğru yöneldik. gece gece gözümüze çarpan her gölgeden ürkerek bataklıklardan geçtik. sabaha karşı biraz kendimizi toparladık. yağmurun ıslattığı ağaçlarla nasıl ateş yakacağımı bilmem burada çok işimize yaradı. ufak bir ateş yakıp biraz ısındık. biz tam ateşi söndürdüğümüzde kendimiz gibi sovyet askerleriyle karşılaştık. onlar da bizimle aynı durumdaydı. artık dört kişiydik.

    bizim birliklerden birisine ulaşma ümidiyle doğuya doğru devam ettik. çok geçmeden uzakta bir köy olduğunu fark ettik. çevrede alman araçları olduğunu gördük. ne olursa olsun diye gözümüzü karartarak bir eve dördümüz birden girdik. ev boştu. sonra karasayev’i karşıda ışık olan bir eve gönderdik. bize camdan işaret ettiğinde bizde o eve doğru hızlıca hareket ettik. almanlar çevremizde başka evlerdeydi. evin sahibi sovyet askerleri olduğumuzu görür görmez kıyafetlerimizi çıkartıp bize kendi kolhoz elbiselerinden verdi ve bizim elbiselerimizi kuruması için başka bir odaya astı. bu arada bize sıcak yemek verdi. bu günlerdir midemize giren ilk sıcak yemekti. büyük bir iştahla yemeğe dalmıştık ki ev sahibinin karısı telaşla odaya girdi. iki alman geliyor diyerek evden çıkmamızı isterken göz yaşlarına boğuldu. siz gitmezseniz bizi öldürürler diyerek usul usul ağlamaya devam etti.

    bizim yorgun ve yılgın halimize tanrı acımış olmalı ki almanlar eve girmeden sadece ev sahibinden süt istediler. ev sahibi bizi acı bir ölümden kurtarmıştı. sonra onun düzenlemesiyle diğer komşu evlere bir bir dağıldık. burası sonradan öğrendiğim kadarıyla burası kursk eyaletinde tamarov bölgesine bağlı voznesenskiy köyüydü. iki gün sonra yani 28.10.1941 günü köyden bir araç alarak yola çıktık. dikkat çekmemek için üniformalarımız yerine giydiğimiz kolhoz kıyafetleriyle yolculuk ettik.

    hutor, alhovka, yakovlevo gibi köylerden geçerken hiç bir almana rastlamadık. yemek ve dinlenmek için alhovka köyünde bir eve girdik. ev sahibi bize üç öğün yemek verdi. tam akşam yemeğini bitirmiştik ki eve iki alman askeri daldı. birisi ev sahibinin adını haykırırken diğeri bizi göstererek rus askerleri mi bunlar diye sordu. ev sahibi sakince bunlar benim kardeşlerim diyerek yanıt verince ses etmediler. sonra kolhozda hangi evin baldan sorumlu olduğunu öğrenerek o eve doğru gittiler. talihimize teşekkür ederek onların arkasından bizde hızlıca toparlanarak yola çıktık. yolda bir kaç atlı alman askerine denk geldik fakat üzerimizdeki yırtık pırtık kıyafetlerle bizim asker olduğumuzu anlamadılar.

    biraz daha ilerledikten sonra pakrovka köyüne geldiğimizde köylüler buraya henüz hiç bir almanın gelmediğini söylediler. daha sonrasında da hiç bir almana denk gelmedik.

    sonrasında sırayla;
    mayaki, graznoe, miçilovskiy ve terevenskiy çiftliklerini geçtik. 30 ekim - 10 kasım aralığında 16 farklı vilayetten geçerek atamanskaya kasabasına ulaştık. sonra 15 kasım günü oskol şehrinde erkenbayev hodan adlı dostumla karşılaştım. o hastaneye sevk edilmişti. ayın 10’u günü işlemler için kumanda ofisine gittim. sonra yablanova köyünde hizmet edeceğim birliğe gönderildim.

    bir kaç gün her tarafı yırtık içindeki kolhoz kıyafetlerimle çukur kazma işlerine verildim. çatışmadan çıkmış, henüz savaşın başında onlarca uçak düşürmüş rütbeli bir subay olarak çukur kazmak kanıma dokunmamıştı fakat kuzey sonbaharının soğuk rüzgarları kemiklerimi sızlattı. gerçi, çukura verilenlerin hepsinin türki halklardan olmasına da içerlemiştim lakin o an bunlara kafa yoracak durumda değildim. bir kaç hafta daha bu köyde kaldıktan sonra bizi savaşın ön saflarına sürdüler. aylardan aralık olmuştu.

    birinci bölümün sonu

    --- edit ---

    ikinci bölüm tamamlandı. şuradan okuyabilirsiniz: (bkz: #134864232)

    birinci bölüme ait rota: görsel 1, görsel 2

    --- edit ---
  • önden edit: yazının görseller ile desteklenmiş versiyonuna blog sayfamızdan ulaşabilirsiniz. (bkz: historeal)

    1940 yılı, ingilizler için karanlık ve tehlikeli bir dönemi temsil ediyordu. aynı yıl içerisinde fransa’nın nazi almanya’sı tarafından korkutucu bir hızda işgal edilmesi (operation sichelschnittn) bu karanlık dönemin başlangıcını temsil ettiği söylenebilir. almanlar tarafından fransa’nın kuzey bölgesinin işgali sonrası güneyde kukla vichy hükümeti’nin kurulması ingilizlerin akdeniz’deki sevkiyat hattının güvenliği için ilk soru işaretlerini ortaya çıkartmıştı. çünkü işgal edilmiş fransa’nın kara ordusu dağılmış olsa da donanması sapasağlam yerinde duruyor ve bu durum fransız donanmasını akdeniz için ciddi bir kuvvet çarpanı haline getiriyordu. eğer fransız donanması almanların veya italyanların kontrolü altına girerse bu durum ingilizlerin akdeniz’deki mevcudiyetinin sonu anlamına gelebilirdi. dolayısıyla ingilizler böyle bir olasılığın olma ihtimalini ortadan kaldırmak için işgal sonrası cezayir’in mers el kebir limanına kaçırılan fransız donanmasına bir operasyon düzenleyerek (bkz: operation catapult) fransız donanmasını akdeniz havzasında bertaraf etme yolunu seçti. fransızların devre dışı kalmasıyla ingilizlerin akdeniz’de en büyük rakibi italyan donanmasıydı. italyan donanması 2. dünya savaşı öncesi ciddi bir modernizasyon ve yeni gemi inşaatına girmişti. bunun sonucu olarak da italyan donanması ve müttefiki nazi almanya’sı akdeniz havzasında bulunan ingiliz sömürgeleri ile askeri üsleri için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. bu tehdit özellikle malta adası için diğer bölgelere nazaran daha fazlaydı. bu yüzden savaş boyunca ingiliz sömürgeleri içerisinde malta adası hem stratejik önemi hem de konumu itibarı ile diğer yerlere göre düşman tarafından daha fazla tehdit edilmiş veya saldırı uğramıştı. bunun en önemli nedeni italyanlar ve daha sonra almanların kuzey afrika’da ilerleyişi gösterilebilir. bu yayılımın önünde en büyük engel ise tedarik hatları üzerinde bulunan malta adasının oluşturduğu tehditti. kısaca malta adası bir çıban gibi hem italyan hem de almanları ciddi şekilde rahatsız ediyordu. malta adasının bir diğer önemi ise ingiliz tedarik zincirinin önemli bir halkası olan ve süveyş kanalından başlayıp cebelitarık boğazına kadar süren konvoy hattının ortasında bulunmasıydı. bu nedenlerden dolayı ingilizler tarafından malta adasının korunması ve elde tutulması akdeniz havzasındaki öncelikli konulardan birisiydi. ancak malta adasının 1940 yılı içerisinde savunma ve saldırı için ciddi askeri teçhizat eksiği bulunuyordu. özellikle alman ve italyan avcı ile bombardıman uçaklarını önlemek için sayıca az olan küçük bir grup savaş uçağı tarafından ada savunuluyordu. ayrıca adada bulunan pilotlar bitkin ve uçaklar bakımsız durumdaydı. dolayısıyla acil olarak adaya takviye kuvvet götürülmesi gerekiyordu.

    bu bilgiler ışığında adanın savunmasına yönelik ihtiyaç doğrultusunda bir harekât planlama çalışmasına başlandı. bu harekât planının temelini malta adası için gerekli uçakların nasıl ve ne şekilde ulaştırılabileceği yatıyordu. malta adasının öncelikli ihtiyacı ise hava saldırılarına karşı koyabilecek avcı uçaklarıydı. ancak adaya uçakların ulaştırılması adaya yakın bir konumda ve güvenli bir uzaklıkta karada havaalanının olmamasından dolayı bir hayli zordu. çünkü ingilizlerin müttefiki olan fransızlar devre dışı kalmış ve hali hazırda kuzey afrika’da bulunan fransız sömürgeleri vichy hükümeti’nin kontrolü altındaydı. dolayısıyla kuzey afrika’dan bu operasyonun gerçekleşmesi mümkün gözükmüyordu. bu durumda ingilizlerin önünde bir seçenek kalıyordu. ya cebeltarık’tan yada iskenderiye’den uçak gemilerine yüklenecek uçaklarla gerekli önlemler alınarak bir konvoy oluşturulması ve bu konvoyun malta adasına yeterli mesafeden kalkarak ulaştırılması fikri ön plana çıktı. bu harekatın ilk adımı ise 13 ağustos 1940 günü atıldı. ağustos ayında gerçekleştirilen bu harekatta hms argus uçak gemisine yüklenen hawker hurricanes avcı uçakları başarılı bir şekilde malta adasına ulaştırılarak adanın savunmasına katkı sağlandı. ingilizlerin bu başarısı aslında italyan istihbaratının başarısızlığı olarak da nitelendirilebilir. eğer italyan istihbaratı ağustos ayında düzenlenen bu operasyonu haber alabilseydi; operasyonu önleyecek kuvvetli bir deniz gücüne sahipti.

    ağustos ayında gerçekleştirilen bu başarılı operasyondan birkaç ay sonra, ingiliz donanması aynı harekâtı yeniden denemeye karar verdi ve gerçekleştirilecek bu harekata operation white (beyaz operasyonu) ismi verildi. operation white ise ağustos ayında gerçekleştirilen yöntemle 12 adet hawker hurricane avcı uçağı ve 2 adet blackburn skua bombardıman uçağının hms argus uçak gemisi ile malta yakınlarına kadar getirilip; uçak gemisinden iki etap halinde gönderilecek grupların malta adasına sağ salim ulaştırılmasını amaçlıyordu. bu kapsamda 15 kasım 1940 günü başlatılan harekatta hms argus’a destek olmak için hms renown zırhlısı, hms ark royal uçak gemisi, hms despatch ile hms sheffield kruvazörleri ve 7 adet destroyer eşlik edecekti.

    ancak bu sefer italyanlar, ingilizlerden böyle bir hamleyi bekliyor ve ingilizleri dikkatle izliyorlardı. italyan donanma komutanlığı istihbarat aracılığı ile 15 kasım’da cebelitarık’tan ayrılan bu filonun haberini 4 saat sonra aldı. haberi alır almaz italyan donanma komutanlığı harekete geçmiş ve amiral inigo campioni komutasında bir filoyu napoli’den yola çıkarmıştı. bu filo içerisinde italyan donanmasının en yeni ve kuvvetli savaş gemileri vittorio veneto ve giulio cesare ile birlikte 2 ağır kruvazör ve 16 destroyer bulunuyordu. özellikle vittorio veneto inşa edildiği günden itibaren ilk ve en önemli görevine bu harekât ile başlamış oluyordu. italyan filosunun amacı sardunya adası ile sicilya adası arasında konumlanarak ingiliz görev gücünü pusuya düşürmek ve imha etmekti. italyan donanması bu harekât kapsamında sardunya'nın 35 mil güneybatısında konumlanmış ve doğuya (malta adasına) doğru hareket halindeki ingiliz filosunu beklemeye koyulmuştu. italyanlar, eğer bir çarpışma gerçekleşirse gemilerinin üstünlüğüne güveniyorlardı. burada italyanların tek dezavantajı hava koruması sağlayacak uçak gemilerinin olmamasıydı. ancak bu noktada italyan anakarasına yakın olmaları bu dezavantajı bertaraf ediyor ve italyan anakarasından kalkacak italyan hava kuvvetleri'ne bağlı uçaklara güveniyorlardı. italyanların asıl temel amacı ve umutları ise ingiliz akdeniz filosunun pusuya düşürüldükten sonra belkemiği sayılabilecek iki uçak gemisini batırmak istemeleriydi.

    operation white kapsamında koramiral somerville yönetimindeki filo’da gerekli önlemleri alıyordu. bu önlemler kapsamında hms ark royal uçak gemisinden kalkan keşif, meteoroloji ve denizaltı savunma uçakları çevresel denetimi sağlıyordu. bu keşif uçuşları kapsamında italyan filosunun hareketleriyle ilgili haberler alan amiral somerville, malta’ya götürülen uçakların kalkış emrini verdiğinde italyan filosu ve ingiliz filoları arasındaki mesafe muhtemelen sadece 70 mil idi. bu kararın verilmesine etki eden bir başka olay ise meteoroloji uçağından gelen bilgilerdi. meteoroloji uçağından gelen bilgiler havanın kötüleşeceği ve bir fırtınanın yolda olduğunu gösteriyordu. dolayısıyla koramiral somerville uçakların kalkış emrini vermemiş olsa veya biraz daha gecikmiş olsaydı; muhtemelen italyan donanması tarafından 3-4 saat sonra pusuya düşürüleceklerdi. böyle bir durum söz konusu olduğunda havanın kötüleşmesinden dolayı ingiliz filosu hms ark royal’in hava korumasından mahrum kalacaktı. çünkü kötü hava şartlarında avcı veya torpido uçaklarının o zamanın şartlarında uçak gemilerinden kalkması imkansızdı. hms ark royal’in desteği olmadığı taktirde italyanların modern ve vuruş gücü yüksek gemileri, ingiliz filosuna ciddi zayiatlar verdirebilir ve sonuç olarak operation white’ın hikayesi çok daha büyük bir trajedi ile sonuçlanabilirdi.

    koramiral somerville’in emri üzerine ilk sorti için havalanacak hawker hurricane ve blackburn skua pilotları gerekli hesaplamaları yaptı ve uçuş planlarını tamamladılar. pilotların hesabına göre malta adası 400 mil mesafedeydi ve malta adasına ulaşmaları mümkün gözüküyordu. hatta hurricane avcı uçakları malta’ya vardıktan sonra yaklaşık 45 dakikalık yakıt kalması bile ön görülmüştü. pilotlar için tek sorun, kötü hava koşullarından dolayı yön bulma (görerek uçuş) kabiliyetlerinin az olmasıydı. bu sortilerde uçacak pilotların bazılarının britanya savaşı (bkz: the blitz) gazileri iken, geri kalanı çok az tecrübeye sahip pilotlardı. bu operasyonda en önemli gösterge hava koşulları ve oluşan tehditten dolayı pilot tecrübesi çok önemli bir yer tutuyordu. ayrıca tecrübesi olmayan bu pilotlar daha önce su üstü sefer eğitimini yeterince almamıştı. ingiltere’nin anakarada yaşadığı savaş sırasında kayıplarını hızlı şekilde telafi etmek için pilotlar hızlı bir eğitimden geçiriliyor; sonuç olarak da pilot adaylarına su üstü sefer, yön bulma gibi eğitimler ya hiç verilmiyor yada çok az veriliyordu.

    bu uçuşların iki etapta birer saat arayla yapılmasının nedeni ise hms argus'un güvertesinin uçakların hepsini alacak kapasitede olmaması ve yakıt ikmalinin güvertede yapılmak zorunda olmasıydı. çünkü hms argus her ne kadar modernize edilmiş olsa da 1. dünya savaşı teknolojisi ve o dönemin konsepti ile inşa edilmişti. sortilerde kalkacak uçaklara malta’ya kadar yön gösterecek uçaklar ayarlanmıştı. bu uçaklar malta’da bulunan luga havalimanından kalkarak belli bir mesafede uçak gemilerinden kalkan uçaklarla buluşacak ve malta’ya kadar eşlik edecekti. ilk sortide kalkacak uçaklar malta’dan kalkan short sunderland deniz devriye uçakları ile galite adaları'nın yaklaşık 75 mil açığında buluşacaktı. ikinci sortide kalkan uçaklar ile birlikte gemiden deneyimli bir yön gösterici keşif uçağı kalkacak ve yine malta'dan kalkan ikinci bir short sunderland tarafından karşılanacaktı. bu nedenle, hms argus'tan kalkan uçakların yaklaşık 30 dakika tek başlarına yol alması ve eskort uçakları ile buluştuktan sonra 90 dakika kadar malta'ya uçması bekleniyordu.

    ancak bu ince planlamalara rağmen operasyon başından itibaren istendiği gibi gitmedi. ilk uçuştaki hawker hurricane ve blackburn skua’lar, havanın kötüleşmesinden dolayı kalkışta ve yükselişte zorluklar yaşadı ve rezerv yakıtlarının üçte birini harcadı. ayrıca, bu uçaklar kötüleşen hava ile daha alçak bir rakımda, dalgaların üzerinden sadece birkaç bin fit yükseklikte uçmaları gerekti. dolayısıyla bu durum hesaplanandan daha fazla yakıt tüketimine neden oldu. kısaca evdeki hesap çarşıya uymadı. daha da kötüsü, kalkışta kuyruk rüzgârı alarak havalanan ve belli süre ilerleyen uçaklar, daha sonra burun kısmından rüzgâr almaya başladı. haliyle bu durum uçakların hızlı yol almalarını engellemeye başladı ve yakıt tüketimini çoğalttı. tüm bu olumsuz şartlara rağmen 1. filo yoluna devam etti ve onları galite adaları açıklarında bekleyen short sunderland tarafından başarılı bir şekilde karşılandılar. ancak görünen oydu ki bu filonun yakıtı ya ucu ucuna malta’ya varmaya yetecek, yada uçakların yakıtı deniz üzerinde bitecek ve düşeceklerdi. bu riskli yolculuk esnasında hawker hurricane’lerden birisi luqa havaalanına sadece 12 dakikalık bir mesafede iken yakıtı biterek denize düştü. bu olay üzerine short sunderland, ‘’yön gösterici’’ görevini terk ederek pilotu almak için denize inmek zorunda kaldı. diğer 5 adet hawker hurricane ve 1 adet blackburn skua ise ufukta gözüken malta'ya doğru yoluna devam etti. bununla birlikte, ilk uçağın düşmesinden 4 dakika sonra ikinci bir hawker hurricane'in de yakıtı bitti ve düştü. önceki düşen uçağın pilotunu bularak kurtaran short sunderland ikinci uçağın düştüğü bölgeye gelerek düşen uçağın pilotunu aramayı başladı. ancak sunderland’in yakıtının azalmasından dolayı pilotu bulamadan bölgeden ayrıldı ve malta'ya yöneldi. ikinci uçaktaki pilot ise bir daha asla bulunamadı. geri kalan 4 adet hawker hurricane ve 1 adet blackburn skua bu olaydan yaklaşık 8 dakika sonra malta’daki havalimanına indi. inişten sonra yapılan tespitlerde hawker hurricane’lerin birkaç dakikalık yakıtı olduğu tespit edildi. düşen iki uçağın pilotları yazının başında belirttiğim gibi tecrübesiz ve yeterli eğitim almayan pilotlardı. bu yüzden tecrübesizliklerinin kurbanı olmuşlardı.

    ilk etapta uçan ekip galite adalarının açıklarında yön göstericileri olacak short sunderland ile buluştuğu sıralarda ikinci sortiyi gerçekleştirecek grup hms argus’tan kalkmaya başladılar. bu grupta önceki grupta olduğu gibi 6 adet hawker hurricane ve 1 adet blackburn skua uçağı bulunuyordu. bu grupta aynı birinci grup gibi galite adaları'na doğru yol alacak ve yön gösterici uçakla buluşup, onun eşliğinde malta’ya ulaşacaklardı. ancak hava giderek kötüleşmeye başlamıştı. bu durum pilotların hem yön bulmalarına engel oluyor hem de uçakların daha fazla yakıt tüketmesine sebep oluyordu. bu sebeplerden ötürü ikinci grupta havalanan tüm filo rüzgârın da etkisiyle galite adaları'nı tamamen ıskaladı ve kayboldu. dolayısıyla kendilerine eşlik edecek short sunderland ile buluşmaları başarısız olmuştu. haliyle tüm filo kendi başına kalmış ve yeterli yön bulma eğitimi almamaları veya araçları olmadan, herhangi bir yer ve yer işaretinden tamamen uzak bir şekilde boş denizde kaybolmuştu. uçakların yakıtı biterken, uçsuz bucaksız denizde ufukta malta adası'nın siluetini görme umuduyla yollarına devam ettiler. bu çabalama neticesinde; hawker hurricane’lerin yakıtı birer birer bitti ve denize düştüler. pilotların yardım isteyen telsiz çağrıları, operasyonu yürüten filonun gemilerindeki telsizlerden ve malta adasındaki luqa havaalanından duyulabiliyordu. ancak hem filodaki hem de adadaki kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. çünkü luga havalimanında gerekli radar ekipmanı olmadığı için uçaklarla irtibata geçerek radar düzeltmesi yapıp onlara uçmaları için bir yön veremiyordu. uçakların yön bulması için havalandırılacak bir short sunderland ise uçakların yakıtı bitmeden onlara yetişemezdi. radar düzeltme ekipmanına sahip koramiral somerville yönetimindeki filo ise yüzlerce mil uzaktaydı ve uçaklar, gemilerin radar sistemlerinin menzilinin dışındaydı. tüm hawker hurricane uçakları düştükten sonra geriye sadece iki kişilik mürettebatı olan blackburn skua kaldı.

    operasyon haritası

    filodan geriye kalan tek blackburn skua malta'yı ya da en azından daha büyük bir ada olan sicilya adasını bulmak umuduyla kuzeye yöneldi. sicilya adası her ne kadar düşman toprağı olsa da uçağı denize indirmek yerine karaya indirmek hayatta kalmak için daha mantıklıydı. skua'nın pilotu kuzeye doğru uçarken, aniden sicilya kıyı şeridini batı istikametinde gördü. mürettebat sonunda yön tayin edici bir kara parçası bulmuştu. ancak bu noktada gittikleri yönün yanlış olduğunu anlamaları uzun sürmedi. geri dönüp malta'ya inmeye çalışmak için yeterli yakıtları olmadığını anlayınca, pilotlar sicilya adasına inmeye karar verdi. blackburn skua, syracuse kasabasına doğru uygun bir iniş yeri buldu ve indi. ancak karaya yaklaştıklarında italyan hava savunma birlikleri uçağa uçaksavar ateşi açtı. her nasılsa, yakın mesafeden atılan bu mermiler uçağa isabet etmedi. ancak uçakta yangın çıktı. buna rağmen skua başarılı bir iniş yaptı. uçak indikten sonra pilotlar kaçamadan yakalandı ve esir alındılar.

    tüm bunlar yaşanırken koramiral somerville yönetimindeki deniz gücü cebelitarık’ta bulunan filo merkezine doğru yola çıkmıştı. amiral somerville, cebelitarık'a döndüğünde hazırladığı raporda operasyonun "korkunç bir başarısızlık" olduğunu dile getirdi. amiral sommerville’in tespiti doğruydu. çünkü hms argus'dan kalkan 12 hawker hurricane avcı uçağından 8 tane uçak ve 7 pilot kaybedilmişti. aynı şekilde 2 blackburn skua uçağından bir tane uçak ve iki pilot kaybedilmiş ve esir düşmüştü. ancak bu başarısız operasyona rağmen koramiral sommerville’in bireysel başarısını göz ardı etmemek gerekiyor. eğer amiral keşif uçuşlarından gelen raporları hızlı şekilde değerlendirip, karar vermemiş olsaydı; yazının içerisinde bahsettiğimiz gibi operation white daha büyük kayıplar yaşayabilirdi. burada amiral somerville’i eleştirebileceğimiz tek nokta ısrarla operasyonun kilit noktasını oluşturan uçakları erken yola çıkartarak malta’ya ulaşmalarını sağlamaya çalışmasıydı. ancak amiral bu kararını uygulamasaydı malta zayıflayacak ve hem italyan hem de alman pike bombardıman uçaklarından daha fazla zarar görecekti. her ne kadar operasyon başarısızlık olarak görülse de, adaya ulaşan bu az miktardaki uçaklar adanın savunmada biraz nefes almasına yardımcı olmuşlardır. operation white’ın başarısızlığından sonra, ingilizler deniz yoluyla bu çapta riskli başka bir operasyon gerçekleştirmedi. ilerleyen dönemde, adanın hava savunması için yapılacak takviyelerin denizyolu yerine ingiliz kara üslerini kuzey afrika'ya bağlayan bir rota üzerinden uçulması gerektiğine karar verildi.

    bu operasyon ile ilgili italyan tarafına bakacak olursak; italyan deniz gücünün caydırıcılık noktasında görevini fazlasıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz. özellikle vittorio veneto ve giulio cesare gibi modern ve güçlü savaş platformları sayesinde ingilizlerin çekindiği ciddi bir güç olduklarını göstermişlerdi. bu operasyonda da tek bir mermi atmadan düşmana üstünlüklerini kabul ettirmiş ve düşmanlarının başarısız olmalarına neden olmuşlardı. tabi ki bunu sadece italyan donanmasına mal etmek yanlış olur. sonuç olarak italyanlara doğaana’da yardım etmişti. italyanlar hem calabria deniz muharebesinde (bkz: calabria savaşı) hem de bu operasyon sırasında ingiliz donanması ile başa çıkabileceklerini görmüşlerdi. dolayısıyla bu başarılar italyanların özgüvenini yukarı çekmişti. ancak ilerleyen aylarda italyanların bu fazla özgüveni onların sonunu hazırlayacaktı.
  • kardeşimle debe okuyoruz. o okuyor ben dinliyorum, sabah mahmurluğu kısa olanları seçelim dedim:

    kardeş: şu ikinci dünya savaşı entrysi ne ona da tıklayayım mı

    ben: gir de gör ebenin a***
  • müttefik devletler savaşın başlangıcında siper kazarak nazileri beklerken naziler blitzkrieg taktiği ile ( yıldırım harbi ) panzerler ile avrupanın tamamını ele geçirdi

    mesela fransızlar maginot hattına 1 milyon asker yerleştirmiş beklerken naziler schlieffen planı ile önce belçika’yı ele geçirip bir kaç ay içersinde paris’e ulaşmıştı

    ikinci dünya savaşı’nda almanyanın avrupa’yı ele geçirme sebebi nazi rejiminin üstünlüğü değil birinci dünya savaşında fransa cephesinde mevzi savaşının kilitlendiğini gören nazi olmayan alman generallerin harp okullarında sunduğu doktrindir

    nazi rejiminin bu konuda tek katkısı bu doktrini fark etmek zırhlı araçlara ve tanklara yatırım yapmak olmuştur zaten yatırım ile gelişmiş alman sanayisi ve mühendisliği gerekeni yapmıştır

    nazi rejiminin avrupa’yı işgalde başarılı olma sebebi müttefik güçlerinin vizyonsuzluğudur zaten bu taktik fark edildiğinde kendi ülkelerindeki sanayilerinin ayak uydurması ile naziler geldikleri gibi gitmişlerdir

    bu entry sosyal medyada hayatını 2. dünya savaşı üzerine kuran 3.reich führerim diye ağlayan nazi artıklarınadır keramet nasyonal sosyalizmde değil alman sanayinde ve birinci dünya savaşı’nda cephe kilitlenmesini fark eden alman generalleridir

    nazilerin başardığı tek şey insan öldürmesini fabrikasyon hale getirip soykırım yapmasıdır
  • keşke naziler ussr'ye savaş açmak yerine ingiltere'nin işini bitirseydi .

hesabın var mı? giriş yap