şükela:  tümü | bugün
  • ikinci dünya savası öncesi ve savas süresince chp grup tartışmalarını ve 2. dünya savasında türk-alman ilişkilerini içeren belgeleri okuyunca çok rahatlıkla görebiliyoruz ki ne halk ne de devlet savaşmak istemektedir. özellikle birinci dünya savası ve istiklal harbi'nde görev almıs askerlerin ve üst düzey komutanların hâlâ yaşıyor olması (savaşta neler yaşandığını, ne gibi zorluklar çektiklerini, ordunun eksiklerini bire bir biliyor oluşları) uzun süren savaşta tarafsız kalmamızı sağlayan etkenlerden biridir. yoksa hiç kimse ne fransa'nın ne de diğer devletlerin çok kısa zaman içinde teslim olacağını düşünüyordu. yani ingiltere-fransa ittifakına katılma olayı akıllarda yer edinebilirdi. italya, bulgaristan ve almanya'nın birleşip akdeniz'den veya ortadoğu'ya ulasım için türkiye üzerine bir saldırı karsısında ise anlaşmaktan çok savasmayı düşünmekte hükümet. (almanya-italya anlaşmasından önceki durum). ama çok şükür ileriki yıllarda almanya'nın ilk önce rusya'yı kontrol altına alıp daha sonra rahat rahat ingiltere'ye saldırma ve kontrolü ele alma fikri yüzünden bu gerçekleşmemiştir ama fikir olarak her zaman çekmecede hazır bekletilmiştir. (amacı tamamen avrupa'ya hakim olmak olan ve ileride italya'ya dahi saldıracak olan hitler'in anadolu topraklarını [burada sevimli alman prof'lara çok iş düşüyor. adamlar anadolu'yu o derece tetkik etmişlerdir ki nerede su kaynağı ve nerede maden vs var adım adım raporlarında belirtmişlerdir. bunda osmanlı zamanından kalma hammadde ihtiyacları da önemli katkı sağlıyor] türkiye'ye bırakacağını düşünmek biraz abes kacıyor)

    kazım karabekir'den aktardığımıza göre 1939'da muhtemel saldırı beklediğimiz bulgar sınırındaki durum şöyledir:

    "bendeniz de trakya'da manevranın sonuna kadar hazır bulundum. çok acı olarak arzedeyim ki, muharebe sahasında yol yoktur. balkan harbinde (sene 1912-1913) nasıl bıraktıksa yine öyle kalmış. yalnız edirne'ye, bir şose yapılmıştır ki, o da kafi değildir. şu halde bir iki gece üst üste yağmur yağdı mı, ağır toplar ne yapacaktır. bu böyle olduğu gibi, köylerin ne sığınağı vardır, ne de bir şey. bir tayyare hücumu vaki olduğu zaman, açılacak makineli tüfek ateşinden kaçmak için bir kovuk bile yoktur. açıkça arzedeyim ki manevra sırasında bir gün yağmur yağdı bindiğimiz otomobil çamura saplandı. neferlere çektirmek suretiyle güçbela çamuru geçtik."

    bu zaman diliminde ayrıca hudutlarda su eksikliği vardır. edirne'ye giden su borusunu delerek geçici çözüm bulmuş askerler bir zaman. ayrıca savaşa dahil olunması durumunda gelecek hava saldırılarına karşı herhangi bir çare bulunamamıştır cünkü büyükşehirlerde ne bir sığınak ne de saldırı anında boşaltmayı, askeri harekatı kolaylaştırabilecek bir iskan politikası vardır. o zamanların istanbul'unda ahsap evler çokluktadır. kısa bir saldırı karşısında büyük bir istanbul yangının cıkabileceği mecliste tartışılmış ve bu yönde çalışmalar yapılması gerektiği söylenmiştir. özellikle hastane ve büyük binaların yanındaki gecekonduvari ahsap binaların yıktırılmasına karar verilmistir. uygulandı mı bilmiyoruz tabi. bütün bu bilgiler savasın başladığı ilk aylara ait.

    http://history.sandiego.edu/…2/ww2pics/51867big.jpg (bu zamandaki harita, sovyet-almanya anlaşması, ingiltere ve fransa'nın almanya'ya karşı savaş ilanı. burada en önemli nokta, almanya ile rusya'nın hangi şartlara binaen anlaştıkları. rusya eski müttefiklerine sırtını neden döndü. sadede gelirsek türkiye bu anlasmanın neresindeydi. 1. dünya savasından önce rusya'nın osmanlı toprakları üzerindeki emellerini, osmanlı üzerinden boğazlara, petrol yatağı ortadoğu'ya inme isteğini biliyoruz. bu zaman içinde türkiye, rusya'nın olası bir doğu harekatını beklemis ve bu zamanda eğer harekat anadolu üzerinden yapılmazsa sessiz kalma ihtimalini düşünmüştür. aynı sekilde hammade ihtiyacı duyan almanya'nın türkiye hakkındaki düşünceleri)

    cok rahatlıkla tutanaklardan görebiliyoruz ki ne ordu, ne de devlet herhangi bir savaşa karşı hazırlıklı değil. özellikle ordunun istiklal harbinden ve cumhuriyetin kurulusundan sonra ders alıp yatırım yapmak yerine geçici cözümlere başvurması ve üretim noktasında eksik olması o zaman milletvekillerini en çok korkutan sebeplerin başında geliyor. 1939'un basında harbiye okuluna giden kazım karabekir oradaki ileri gelen kimselere sorar. "yarın harp ilan ediliyor? memleketimiz tehlikede, ne yapacaksınız?" cevap basit: "arazi üzerine dağılacağız ve siper kazacağız". bu zamanda milli koruma kanunu cıkartılıyor. (varlık vergisi olayı. burada aslında amac, ikinci dünya savasına hazırlık sürecinde olan ordu'nun 1. dünya savasında gayrimuslimler ile devlet arasında yaşanan sıkıntının ticaretin gayrimüslimlerin elinde olması ve devletin borclanması veya kısa sürede zenginlerin imkansızlıklardan dolayı ortaya cıkması, var olan fabrikaların, üretim tesislerinin sadece ve sadece milli müdafa için kullanılması, 1. dünya savasında düşmanlara hammadde ve malzeme satısı olmustu. aslında ikinci dünya savasındaki adımların birçoğu birinci dünya savasından alınan dersler neticesinde gelişiyor. tabi ki aksaklıklar ve yanlış uygulamalar yok değil. gayrimuslimlerin başka yere nakledilmesiyle oluşan iş boşluğundan faydalana türkler mecliste beğeniyle karşılanıyor ama daha sonra eleştiriliyor) yine 26 aralık 1939 tarihinde türkiye’nin en büyük depremlerinden biri olan erzincan depremi (kuzey anadolu fayı üzerinde meydana gelen ve yaklaşık 40 bin can kaybı ile ülkemizin gördüğü en büyük doğal afet olan erzincan depremi) gerceklesiyor. vakit kış. yapılan ilkyardım depremden 4 gün sonra gercekleşiyor. koskoca 4 gün. bu bize o zamanki imkansızlıklar hakkında bilgi verebilir. bu noktada kazım karabekir'in söylediklerine dikkat etmek gerek:

    "sivas, zara ve erzincan... bu yol istila yoludur. istila ordularının daima takip edecekleri bir hattır. bizim de tabii kuvvetle tıkamamız lazım gelen bir hattır. ortada düşman yok iken, bir şehir tamamiyle çöküyor. felaketzade halkına aynı günde icap eden süratle yardım yapamıyoruz emniyeti bırakalım da, düşman kıtalarıyla çarpışırken, düşmanın havalarda kudretli tayyareleri dolaşırken oralardaki ordumuza ve halkımıza ne gibi yardım edeceğiz? onun için bendeniz rica ediyorum, buna imkan var mıdır, yok mudur? eğer yoksa, derhal imkanı temin edecek vechile bütün kuvvetlerimizle çalışmalıyız. çünkü bugünkü hadise, tabiatın ve yeraltının bir felaketidir. fakat yarın karşılaşacağımız hadise, idrakiyle, şuuruyla gelecek olan bir kuvvet olacaktır. onun için ne yapmalı-etmeli, tayyare filolarımızın uzun mesefalere kudretle-hiç olmazsa- malzeme-i sıhhiye, ekmek, pekmez gibi gıdaları ulaştırabilmeleri temin olunmalıdır." (bu konuda bir örnek vermek gerekirse ocak 1940'da asker ayakkabılarının çok dayanmadığına dair meclise şikayet gelir (1-2 hafta dayanıyormus) ve mütteffik devletlerden ayakkabı istenip istenmeyeceği tartışılır) 1940'ın başlarında, 1933'de kurulan yüksek müdafaa meclisi (http://www.mgk.gov.tr/tarihce_1.html) gündeme gelir. cünkü her an bir seferberlik ilan edilecektir ve acıkcası o zamana kadar bunun üzerinde hassas bir sekilde durulmamıstır. yani 1. dünya savasında cekilen en büyük sıkıntılardan biri olan (ittihat ve terakki'nin hatası büyük burada) sağlıksız bir sekilde yapılan düzenlemeler, cok fazla veya cok eksik giden muhimat ve erzakların telef olması vs yüzünden bu sefer daha düzgün bir hazırlık yapmak için kollar sıvanır. bu zamanda haziran 1940 olmadan fransa, belçika, hollanda, luksemburg'u istila eder. rusya'da bos durmuyor bu arada. finlandiya'ya harekat düzenlemektedir. artık almanya'nın sırtının yerine gelmeyeceğini düşünen italya haziran'ın 10'nunda ingiltere ve fransa'ya karşı savaş ilan eder. bu zamanda türkiye'de almanya'ya karsı meyletmeler başlar. almanlarla beraber olunarak yeniden yeşeren turan hayalleri ve kafkas topraklarında olası yeni yerler edinme duygusu. bu konuda tecrübeli olan kazım karabekir her ne olursa olsun savasa iştirak etmenin hele almanya yanında savaşmanın büyük zararlar vereceği düşüncesindedir cünkü 1. dünya savasında "vazife"den sonra "rol" aldığımızın bilincindedir. on sene boyunca devam eden harplerde*,*,*,* bir çok kıymetli unsuru kaybetmenin acısı, ordunun elini ayağını teşkil eden nice münevver ihtiyat ve muvazzaf zabitler ve insanların şehit olması ve memleketin uğradığı zararların hâlâ telafi edilememiş olması kazım karabekir'i korkutan nedenlerin başında gelir. o yüzden iki nisan 1940'da şöyle der:

    "1. kuvvetlerimizi israf etmeyerek yerinde ve zamanında kullanmak. harbin devamı müddetince milli bünyemizin maddeten ve manen aşınmasına meydan bırakmayacak sağlam tedbirler almak. 3. istiklal harbinden aldığımız derslere göre, yeni sulh tesis ederken, siyasi ve mali istiklalimizin müeyyidesini yalnız kendimiz maddi ve manevi kuvvetlerimizde görebilecek bir vaziyette bulunmak."

    bu zaman içinde ingiltere'nin almanya'ya karsı teslim olmayacağını belirtmesi, churchill'in başbakan olması ve almanya-ingiltere cephesinin kesinlik kazanmasıyla türkiye'nin hangi tarafı seçeceği tartışılırken genel olarak şu kanıya varılır: "ingilizler bu savaştan galip gelirse onların yanında yer alacağız. mağlup olursa, o ana kadar takip edilen politika memleketi harbe sokmayı engelliyecektir. bu yüzden ingilizlerin galip gelmesi ihtimalinin son gününe kadar veya almanların galip gelmesi ihtimalinin son gününe ve veya barış müzakerelerinin başlamasına kadar türkiye'yi bilfil sapasağlam tutma politikası takip ediliyor." bu arada italya-almanya anlaşmasından dolayı anadolu üzerinde paylaşım olabileceği fikri her zaman düşünülmüş ve buna göre almanya ilişkilerinde ikili oynama düşüncesi hakim olmuştur. (danimarka, norvec örnekleri verilmiştir bu konuda) almanya ve italya tehlikesine dikkat ceken ve bu konuda saldırgan yazılar yazan cumhuriyet ağustos 1940'da hükümet tarafından kısa süreli kapatılıyor. bu zamanda almanlar "italya'dan korkuyorsanız size teminat verelim" demislerdir. cevap olarak "ordumuz en büyük teminatımızdır" cevabı veriliyor. bu süreç içinde türkiye büyükelcisi papen'ni dışişleri ile olan ilişkisi ilginçtir. kızıl ordu tarafından ele geçirilen belgelerden anlaşıldığı kadarıyla almanya türkiye'nin "oyalama" konusundan haberdar olmakla beraber türkiye'nin her zaman için "kazanılacak" bir dost olduğu düşüncesinden dolayı ilişkilerinden devamından yanadır. hitler'in bu zamanda inönü'ye gönderdiği mektup ilginçtir. kısaca bakmak gerekirse:

    "alman hükümetinin arzusu ve hilafına ve ingiltere ve fransa'nın 3 eylül 1939'daki savaş ilanı kararıyla alman halkına empoze edilen savasta, alman reich'nın şu sıradaki hedefi avrupa kıtasında ingiliz nüfuzunu bertaraf etmektir. bu, asırlardan beri devam eden avrupa'daki devletleri birbirine karşı oynayarak yıpratma metoduna son vermenin bir şartını teşkil etmektedir. ... ingiltere'nin yunanistan topraklarında yerleşmeye çalıştığını gördüğümden buna mukabil tedbir almaya karar verdiğimi belirteyim. bu sebeple bulgar hükümetinden alman silahlı kuvvetlerinin bir kısım birliklerine, bu yoldaki belirli emniyet tedbirlerini uygulamak için müsaade etmesini rica etmiş bulunuyorum. almanya'nın bu tedbirleri, hiçbir şekilde türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelmiş değildir. aksine, birlikte yürüttüğümüz büyük ve hayati savaşın hatıralarıyla ve bu savaşı takibeden ıstıraplı yılların hatıralarıyla meşbu olarak, size almanya ve türkiye arasında gerçek dostluğa dayanan bir işbirliği için istikbalde dahi bütün şartların mevcut bulunduğuna kesin olarak inandığımı belirtmek isterim." mektubun devamında savaş sonrası sınırlar konusunda sıkıntı olmayacağı, ticari ilişkilerin devam edeceği vs söylenir. herhangi bir katılım için istek yoktur. (1 mart 1941)

    ismet inönü bu mektuba şöyle cevap verir (baya kısaltımış metin):

    " mektubu aldım. aynı cephede katıldığımız ve şerefini ve acılarını aynı şekilde paylastığımız son büyük savaştan sonra yeni türkiye'nin siyaseti, milli mücadelemizin başlangıcında tespit edilmiş olan prensiplere daima sadık kalmıstır.* türkiye toprak bütünlüğünü şu veya bu devletler grubu arasındaki siyasi ve askeri kombinasyonların şekline göre mütalaa edemez ve tecavüzden masun olma hususundaki mukaddes hakkı üzerinde, herhangi bir yabancı devletin kazanacağı zafer acısından hüküm yürütülmesine müsade edemez. türkiye, bu sebepten milli egemenlik alanına vaki olacak her müdahaleye karsı koymaya azimlidir. biz inanıyoruz ki türk ordularıyla alman ordularını karşı karşıya getirecek bir sebep yoktur. ve almanya türkiye'nin emniyetinin ve istiklalinin gereklerine karşı anlayışlı davrandığı taktirde böyle bir felaket meydana gelmez. reich hükümeti bu konuda bize zaten birçok defa teminat vermiştir." (12 mart 1941)

    inönü savaş boyunca almanya'nın yanında yer almanın faydalı olmayacağı görüşünde hatta bu savaşı birinci dünya savasının devamı olarak gördüğünden italya ve almanya'nın topraklarımızda gözü olduğunu düşünmektedir. her ne kadar en başta rusya-almanya birlikteliği görünse de, rusya'ya eninde sonunda almanya'nın saldıracağını düşündüklerinden her zaman ingiltere-fransa ittifakına yakınlaşmanın daha doğru olduğunu düşünmüşler.

    1940 yılı boyunca seferberlik varmıs gibi hazırlıklar yapılmaya baslanmıs ve ordunun eksikleri, altyapı sorunları vs halledilmeye calısılmıstır. bu arada ingiltere'den silah yardımları gelmeye başlamıştır. 40'ın son aylarında mecliste alınan kararla; trakya, istanbul, kocaeli, canakkale gibi harp sahasınaa yakın mıntıkalarda idari ilanı ve hava taaruzuna karşı istanbul'un sıkışık ahşap mahallelerinde halkın anadolu'ya nakli kararlaştırılıyor. bu arada almanlarla hareket eden bulgaristan (almanlar bulgaristan'da orduda düzenlemelere gitmekte, yollar yapılmakta, alman teknisyenler çalışmalarını sürdürmekte. ingiltere, bulgaristan ile ilişkilerini kesiyor. tarih 2 mart 1941) http://users.erols.com/…white28/images/1942euro.gif yavaş yavaş trakya'dan toprak isteme hareketelerine gireşeceğinin sinyallerini verir. italyanlar tarafından işgal edilmiş olan yunanistan'a göz koymuyorlar değil. burada yunanistan'la birliktelik sağlanır. olası bir saldırıda beraber hareket etme kararı alınsa da türkiye tek başına hareket edeceğinin bilincindedir. bu zaman içinde kazım karabekir almanlarla rusların birleşeceğini düşünse de inönü ve şükrü saraçoğlu iki müttefikin aralarının bozulacağını düşündüğünden almanya'ya karşı bir taviz verilmemesi gerektiğini söylemişler ve haklı cıkmıslardır. abd'nin bu zamana kadar savaşa girmemesini ise "kalleşlik" olarak değerlediriyorlar. abd bu noktada bir umut olarak gözüküyor anlaşıldığı üzere ve "kazanan" tarafın ingiltere olması isteği aşikardır. ordu ve halkın durumuna gelince, 41 itibariyle halk savaşa girilmemesinden memnun ve ordu hazırlıklarını sürdürmekte olası bir alman harekatı durumunda sadece ingiltere'den hava desteği alınabileceği söyleniyor (doğu tarafı her muamma bu zamanda her ne kadar iran'la ilişkiler iyi olsa da). işgal durumunda ankara ve istanbul'un kesinlikle "boşaltılacağı" belirtiliyor. inönü ile kazım karabekir arasında geçen konuşmada ismet inönü şöyle der bir soruya: "almanlara karşı, biraz gevşek davransam, ilk isteyecekleri boğazların işgalidir. buna "peki" dedik mi, boğazların muhafazası için, anadolu'nun şurası burası derler! isteklerinin sonu gelmez." almanya ile yeni ticaret anlaşması karşılığında "silah" alınacağı kararı verilir.

    barbarossa harekati'nın baslamasından dört gün önce almanya ile türkiye arasında bitaraflık ve dostluk anlaşması imzalanır. iki tarafında işine gelmektedir bu anlaşma. alman büyükelçisi von papen'in alman dışişlerine gönderdiği mektupta görebileceğimiz üzere almanlar bu anlaşmayı imzalamamız halinde bize karşı ruslarla birleşebileceğimizi söylemiştir. uzun zamandır böyle bir fırsatı bekleyen türkiye ise istekleri anlasmada olması durumunda evet diyeceğini belirtmis ve kabul etmistir. anlasma 10 seneliktir ve halktan bir nebze gizlenmistir. söyleki 18 haziran gecesi imzalanan anlasma sadece 19 haziran sabahı radyoda acıklanmıstır. bu anlasma ile ileride olası bir ingilter-rusya desteğine bağlı olarak müttefik türkiye'nin rusya'ya yardım etmesinin önüne gecilmistir bir nebze. halbuki almanya ile rusya'nı birbirine gireceği en az 1-2 ay önceden belliydi.

    savaşın gidişatı kızışırken 23 haziran 1941'de elim bir olay gerceklesir günümüzde dahi birçok kişinin bilmediği. akdeniz'de refah gemisi batırılır. 135 asker şehit ölür. "1939'un başında, ingiliz tezgahlarına siparişi verilen savaş gemilerini teslim almak amacıyla (gemide pilotluk eğitimi almak için giden subaylarda varmıs) hazırlanan bir özel deniz birliğimiz, 23 haziran günü refah isimli şileple mersin'den iskenderiye'ye doğru hareket etmiştir. refah şilebi, mersin limanı'ndan ayrılmasından beş saat sonra, yani saat 20.30'da, meçhul bir denizaltının torpiline hedef olmuştur. bir filikaya tutunmayı başaran subay, öğrenci ve er toplam 28 kişi, 36 saat süren bir mücadeleden sonra adana'nın karataş iskelesi'ne çıkarak, durumu ilgili mercilere bildirmişlerdir. işte refah faciası, o zaman öğrenilmiştir. refah faciasında 15 deniz subayı, 16 hava öğrencisi, 48 denizaltı assubayı, 63 deniz eri ile 25 gemi mürettebatı şehit olmuşlardır." bugün kurtulanların aktardığına göre gemiyi fransızlar vurmustur. (kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=13285)

    temmuz 1941'de yunanistan'a yardım amaclı 60 ton bugday gönderilir. bu ülke içindeki kıtlığı artıran etkenlerden biri olur. peki neden böyle bir satış yapılmıstır. tecrübesizlik. meclis kayıtlarından öğrendiğimize göre hasat'ın bol olacağını düşünen devlet önceden söz vermiştir ama hasat istenen düzeyde olmamış ve elim sonuçlar doğurmuştur. hükümetin bu tecrübesizliği iki ay halkın midesine hamur halinde arpa ekmeği tıkamak gibi fenalığa neden olmuştur.

    bu zamanda almanya'nın rusya üzerine harekatı orada yaşayan türkleri harekete geçirmiş ama türkiye'de devlet zirvesinde yeterli destek görmemiştir. ama olası bir boşluktan faydalanan ermenilerin katliama girişebileceği ve bunun için önlemler alınması gerektiği düşünülmüştür. ayrıca alman dergi ve gazeteleri anadolu'nun "cennet" olduğu bahsine dikkat çekerek arazilerin daha güzel değerlendirilebileceğini söylemişler. alman muhcirler bahsi bile olmus bir ara. yani türkiye'ye birkısım alman halkını göndermek. (burada kastedilen cingene-polanyalılar mı veya yahudiler mi bilemiyorum.)

    1942 yılında ortada devam eden savaşın her an türkiye'ye sıçrama ihtimali nedeniyle ordu her zaman hazırlık içinde bulunmu, halk ise yoksulluk içinde yaşamıştır. bu zamanda dahi kızılay'da yolsuzluklar ve karaborsa meydana gelmis. meclis ne kadar bunlara çözüm bulmaya çalışşasa da başarılı olmamıştır. almanya'nın rusya içlerine doğru ilerlemesi ve adalara kadar gelmesi üzerine ingiltere-rusya savaşa girilmesi konusunda ısrarcı olmus ama harp ilan edilmeden önce "hazırlık" yapılması gerektiği düşünülerek generalin isteğine rağmen mecliste savaş kararı reddedilir. savaşa sadece ve sadece almanların saldırması halinde girilmesi kararı verilmiş. tarih 2 haziran 1942. bu sene içinde ayrıca alman büyükelçisi von popen'e suikast düzenlenmis. rusya tarafından düzenlediği sonradan anlaşılan suikastin sorumluları rus büyükelçiliğine sığındığı için istanbul'daki konsolosluk polisler tarafından çevrilmiş suçlular teslim edilmiş. almanlara göre suikastin nedeni türkiye'nin tarafsızlığını bozmaktı. 5 aralık 1942'de alman dışişleri bakanı joachim von ribbentrop'tan büyükelçi papen'e çok ilginç bir mektup gönderilmiş: (kaynağım olan yayınevi "aşırı milliyetçilik" düşmanı ve kaynağı belgelerini göstermiyor sadece çeviri notları var. o yüzden kesin bilgi demem yalan olur. bu konuda yayınevini daha hassas olmasını beklerdim)

    "20 kasım tarihli ve a-6154 sayılı bildirinize cevaben, mali durumlarının yetersizliği dolayısıyla türkiye'deki dostlarımızı destekleyebilmemiz için size beş milyon altın reichmark gönderilmesini emrettim. bu parayı rahatça ve bol bol kullanmanızı ve kullanma yeri hakkında bana bilgi vermenizi rica ederim. "

    9 eylül 1942'de alman dışişleri bakanlığına gönderilen mektupta kısmı de olsa türkiye'nin iki düşman gruba bakış açısı yansır:

    "tahminlerimde ileri gitmek ve türkiye'nin her iki tarafa da oynadığını söylemek istemiyorum. fakat azami derecede savaş malzemesi elde etmek için düşmanlarımıza* yöneldiklerini düşünmeye eğilimliyim." zeiler, istanbul başkonsolosu.

    temmuz 1942'de şükrü saraçoğlu başbakan olur. ağustosta stalin ile churchill görüşmesi yapılır. türkiye sessizliğini korumaktadır.

    1943 yılına gelindiğinde türkiye'de alman taraftarlığı artmaya başlamış ve hatta emekli genarallerden hüsnü emir erkilet hitler'i bir grupla ziyarete gitmiştir (1941'in sonbaharında, alman orduları başkomutanlığı’nın daveti üzerine bir türk askeri heyeti doğu cephesini ziyaret edecektir. heyet, harp akademileri komutanı korg.ali fuat erdem ile bükreş ateşemiliter vekili kur.yzb. kenan kocatürk’ten müteşekkildir. bu heyete emekli general hüsnü emir erkilet’te asker yazar olarak refakat edecektir.). "şark cephesinde gördüklerim" adlı kitabında bu ziyaretten uzun uzadıya bahseden erkilet'in yazısından çok memnun olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. hitler'in onları cok iyi derecede karşılaması, rusya üzerine yapılan seferin ayrıntılarını haritada göstermesi, rusların zayıf yönlerinden bahsetmesi ve türkiye hakkındaki görüşleri hoşuna gider. hitler şöyle der:

    "biz napolyon'un yaptığını tekrarlamak istemiyoruz. moskova'ya oradan tekrar çıkıp dönmek için girmek niyetinde değiliz. moskova'ya daima kalmak için gireceğiz. sovyetler birliği katiyen isgal edilecek. sovyetlerin amacı romanya üzerinden balkanlara inmek, prusya ve macaristan üzerinden almanya ile avrupa'yı istila etmektir. eğer biz biraz gecikseydik, ruslar bize taaruz edeceklerdi."

    türkiye hakkında ise şöyle konuşur hitler:

    "buraya müttefiklerden başka ilk gelen konuklarım sizlersiniz. eski silah arkadaşlarımsınız. bu savaş geçen harbin devamıdır ve zararlı çıkanlar kayıplarını bu harpte telafi edeceklerdir. rusya artık avrupa için bir tehlike arzetmeyecek kadar zayıflamıştır. ingilizlerin de boğazlara gelmesi artık imkansızdır. bunun için bir müddet sonra girit adasında kalıcı değiliz. biz boğazların bize rakip olacak üçüncü bir devletin elinde olmasını istemeyiz. biz boğazlara daima türkiye'nin bekci ttaraftarız."

    cumhurbaskanı inönü savasta bir nebze olsun düzelme ve direnç gösteren churchill ile adana'da görüşür ocak 1943'te. alman ordusu bir gün sonra stalingard'ta ruslara teslim olur. temmuz'da mussolini tutuklanır, eylül'de iran almanya'ya savaş açar, aralık'ta roosvelt-churchill-ismet inönü görüşmesi gerçekleşir. her ne kadar ingiltere ve abd türkiye'yi savaşa sokmaya çalışsa da inönü kabul etmez. 1944'ün mayıs ayında tbmm almanya'ya ve mihver devletlere krom satışını durdurdu. 2 agustos'ta tbmm almanya ile siyasi ve iktisadi münasebetleri kesti. 3 ocak 1945'te mihver ortağı japonya ile ilişkimizi kestik. 23 subat'ta almanya ve japonya'ya karsı savaş ilan ettik. 8 mayıs 1945'te ikinci dünya savaşı bitti. http://users.erols.com/mwhite28/axis.htm

    sonuc olarak, türkiye'de halk savaş boyunca çok zorluklar çekmiştir. siyasi cephe ordunun malzeme ve eğitilmiş asker eksikliğinin bilincinde hareket ederek, "aç gözlü davranmayarak" (turan hayali veya almanya'nın hediye etmeyi düşündüğü edirne tarafından sınırın biraz genislemesi ve adalardan bazılarının verilmesi) savaşa girmemiş ve en az hasarla kurtulmuştur ama günümüze gelindiğinde ise savaşa giren ülkelerin mecburiyetten dolayı, ordu altyapısına verdiği önem yüzünden teknolojik alanda ve ordular düzeyinde geldiği seviyeye bakıp (kıbrıs harekatında düştüğümüz durum, almanya'nın tank satarken bize bazı şartlar koşması, israil ve abd altyapısına-silahlarına şu an muhtaç olmamız vs) insanın sadece bu yönden o savaşa girilmesinin faydalı olup olmayacağını düşünüyor ama karşımızdaki canlı şahidin (kurtulus savası) sonrasını hatırlayınca savaşın hiçbir şekilde faydalı olmayacağı anlaşılıyor.

    kaynaklar:
    2. dünya savasında türk-alman ilişkileri
    ankara'da savaş rüzgarları / ıı. dünya savası
    http://www.worldwar-2.net/
    http://www.kronoloji.gen.tr/
    http://users.erols.com/mwhite28/20centry.htm
  • bilhassa ege denizi'ndeki adaların hakimiyeti gündeme geldiğine daha da alevlenen, bir tartışmanın konusudur; türkiye'nin ikinci dünya savaşı'nın dışında kalmakla doğru yapıp yapmadığı. bir iddia, türkiye'nin müttefiklerden askeri destek alsa bile kendini koruyamayacağı; diğer bir iddia ise savaşın dönüm noktası olan 1943 yılında*, 12 adalar'ın karşı bir harekat ile ele geçirilebileceği şeklinde. konunun özellikle askeri boyutu, malzeme kıtlığına rağmen, beyin fırtınası yapmak için ele alınmayı hak ediyor.

    1943 yılında italya safdışı bırakılmış ve almanya, doğu cephesi'nde* ağır yenilgiler alıp geri çekilmeye başlamışken, yani başka bir ifadeyle ortam şartları türkiye'yi rahatlatan bir niteliğe bürünmüşken, ege denizi çıkışını kontrol açısından hayati önemi haiz adaların ele geçirilmesi bir fırsat mıydı, yoksa bir kara delik mi?

    genelkurmay başkanlığı, mart 1940'ta yüksek müdafaa meclisi'ne (bkz: milli güvenlik kurulu) bir eylem planı, daha doğru bir ifadeyle plan tasarısı sunmuştu. bu tasarıda genel olarak şu maddeler yer almaktaydı:

    1. inisiyatifi düşmana kaptırmayacak şekilde davranmak,
    2. balkanlar'a tecavüz durumunda bulgaristan'ı kıpırdatmamak,
    3. italya ile savaş halinde müttefik ülkeler desteği ile 12 adaların işgal edilmesi,
    4. türkiye içinde müttefik ülkelerin ikmalini kolaylaştırıcı önlemlerin alınması,
    5. yunanistan'a taarruz edilmesi halinde selanik'in işgal edilmesinin önlenmesi,
    6. romanya'ya tecavüz durumunda bulgaristan'ı kıpırdatmamak,
    7. romanya'ya harekat düzenleyecek müttefikler'in ulaşımını kolaylaştırmak,
    8. müttefik ülkeler tarafından akdeniz kıyılarının korunması

    1940 tarihli plandaki bulgaristan'a verilen önem ve bilhassa 3. madde dikkat çekicidir. 12 adalar'ın müttefik desteği ile işgal edilmesinin düşünülmüş olmasının başlıca sebebi askeridir.

    bu noktada temel askeri planlama ve yığınak stratejilerini hatırlamak gerekir:

    askeri planlama stratejisi

    1. riskler önceliklerine göre belirlenir,
    2. mevcut olanaklar belirlenir,
    3. olanaklar mümkün olduğunca dengeli dağıtılır,
    4. atıl durumdaki birlikler dağıtılır, dağıtılanlar eksik birimlerle tamamlanır veya uygun yerlerde yedeklenir

    askeri yığınak stratejisi

    1. risk tanımlanır,
    2. risk için ihtiyaç duyulan güç belirlenir,
    3. güç ihtiyaç duyulan noktada toplanır,
    3a. bölgedeki mevcut güç tanımlanır,
    3b. takviye miktarı belirlenir,
    3c. takviye edilecek personel / malzeme belirlenir,
    3d. takviyelerin hangi birliklerin yedeklerinden yapılacağı belirlenir,
    3e. takviye harekatı başlatılır

    bu bilgileri aklımızda tutarak, ordunun 1943 yılındaki durumuna bakalım. 1943, 2. dünya savaşı'nın dönüm noktalarına**** sahne olmuş ilginç bir yıldır.

    1943 yılında kara kuvvetleri mevcudu, silah altına alınmış yaklaşık 1,300,000 askerden oluşmaktaydı. seferberlik mevcudunun yaklaşık 65%'i silah altına alınmış durumdaydı. kara kuvvetleri bünyesindeki birlikler şu şekildeydi:

    3 ordu
    15 kolordu
    41 piyade tümeni
    3 süvari tümeni
    1 zırhlı tümen
    3 piyade tugayı
    1 zırhlı tugay
    1 süvari tugayı

    birliklerin dağılımı ise şu şekildeydi:

    trakya ve boğazlar: 23 piyade tümeni, 1 süvari tümeni, 3 piyade tugayı
    doğu anadolu: 15 piyade tümeni, 2 süvari tümeni, 1 piyade tugayı
    ege bölgesi*: 1 piyade tümeni
    başkomutanlık ihtiyatı: 1 piyade tümeni

    not: ihtiyat için nisbi olarak ne kadar az birlik bırakıldığına dikkat. ayrıca trakya ve boğazlar bölgesindeki birlik yoğunluğu dikkat çekicidir; ege'deki birlik sayısı da son derece önemli bir veridir.

    * * *

    deniz kuvvetlerimizdeki durum şu şekildeydi:

    muharebe kruvazörü: yavuz

    kruvazör: hamidiye, mecidiye

    torpido kruvazörü: peyk-i şevket, berk-i satvet

    muhrip: 4 adet tepe sınıfı (adatepe, kocatepe, tınaztepe, zafer);
    2 adet hisar sınıfı (sultanhisar, demirhisar)

    denizaltı: 2 adet inönü* sınıfı (1. inönü, ii. inönü);
    2 adet sakarya* sınıfı (sakarya, dumlupınar);
    1 adet gür sınıfı;
    1 adet ay* sınıfı (saldıray);
    2 adet reis* sınıfı (oruçreis, muratreis)

    hücumbot: 3 adet doğan sınıfı (doğan, martı, denizkuşu);
    5 adet bora sınıfı (yıldırım, şimşek, bora, kasırga, tayfun)

    mayın dökücü: 1 adet intibah sınıfı;
    1 adet nusret sınıfı;
    1 adet atak sınıfı;
    2 adet sivrihisar sınıfı (sivrihisar, turgutreis)

    mayın tarama gemileri: 2 adet çanak sınıfı (çanak, kavak)

    yavuz, hamidiye ve mecidiye kruvazörleri her ne kadar 1. dünya savaşı dönemi* olsalar da, dönemlerine göre oldukça güçlü gemilerdi. 2. dünya savaşı'nın ilk yarısında boy göstermiş büyük sınıf gemilerin çoğu 1910'ların ürünüdür, tasarım felsefesi olarak 1. dünya savaşı izlerini taşırlar ya da bu dönemde hizmete girmişlerdir.

    muhrip açısından 1940'ların başında başlayan bir güçlenme görüyoruz, tepe ve hisar gemileri dönemlerinin modern tasarımlarıydı. bilhassa ingiliz "i"* sınıfı o sırada bilfiil savaşta kullanılmaktaydı.

    burada dikkat çeken başlıca üç husus bulunmaktadır:

    1. envanterdeki gemi miktarına bakıp 1943'te ege'de deniz harekatı icra edildiği zaman kaç geminin kullanılabileceğini kestiremeyiz. zira her savaş gemisi belirli periyotlarla bakıma** girer ve geminin boyutu* arttıkça bu süre uzayabilir. günümüz modern orta - orta üstü donanmalarındaki firkateyn sınıfı için kriter, aynı anda bir geminin denizde karakol görevinde, bir geminin her an harekata hazır*, bir geminin de overholde olmasıdır. eğer o ülke deniz kuvvetlerinin üç ana filosu bulunmaktaysa, firkateyn ihtiyacı otomatikman 9 olur, eğer gemiler başka bir ülkeden ikinci el transfer edilecekse fazladan bir gemi de yedek parça* için alınabilir.*

    dolayısıyla 1943'te hizmette görülen söz gelimi 4 hisar sınıfı muhribin tamamının olası bir harekatta kullanılabilir durumda olması düşük bir ihtimaldir.

    2. hizmetteki mayın dökücü ve tarayıcı gemilerin sayıları vurgulamak isterim. mayın dökücü gemilere ağırlık verilmiştir, sebep açıktır: boğazların mayınlanması. buna mukabil mayın tarayıcı gemi açısından eksiklik bulunmaktadır. aslında "eksiklik" tanımlaması burada öznel niteliktedir, zira o dönemki taktik ve stratejik ihtiyaca göre mayın dökücü gemilere ağırlık verilmesi isabetli bir karar idi: boğazlar'dan alman, rus veya başka bir ülkenin çift yönlü geçiş yapmasını engellemek. mayın tarayıcı gemilerin önemi, taarruzî* harekatta önem kazanacaktı, amfibik harekat gibi; burada madde # 3 devreye giriyor.

    3. amfibik harekatlar, hele hele hedef bir ada ise, plan ve icrası en zor harekat türlerindendir (birincilik için hava indirme harekatları ile kapışırlar). hafızam yanıltmıyorsa, amfibik taarruzlarda 50% - 75% civarı kayıp makul derece olarak kabul edilir, zira düşman hazırlıklıdır, katmanlı savunma kademesi*** oluşturmuştur ve üstesinden gelinmesi gereken deniz, meteoroloji vb şartları vardır.

    söz konusu olası harekatın hedefi olan ege adaları türkiye'ye çok yakındır, ancak bu durum, amfibi harekat için elzem olan bazı ihtiyaçları ortadan kaldırmaz, ki en hayati olanlarından biri çeşitli boy ve tonajda çıkarma gemileridir. içindeki personel ve araç - gereç, malzemeyi koruyabilecek zırha sahip çıkarma gemileri olmadan, bu tür bir harekata kalkışılması büyük bir risktir, alınması türkiye şartları açısından makul olmayan bir risk.

    türkiye ege'de bir taarruzî harekata girişseydi, karşısında yugoslavya ve yunanistan harekatına katılmış birlikleri bulacaktı.almanya 1941 yılında yugoslavya ve yunanistan'a saldırırken üç ayrı ordular grubu kullanmıştı:

    list ordular grubu:
    sorumluluk bölgesi güney yugoslavya ve yunanistan idi.
    görevi, yugoslavya'nın yunanistan ile irtibatını kesmek; arnavutluk'tan ilerleyecek italyan birlikleri ile birleşerek yunanistan'a yürümek; selanik'i batıdan işgal kuşatmak; batı trakya'yı işgal ederek ege'ye inmek.

    kleist ordular grubu
    sorumluluk bölgesi orta ve doğu yugoslavya idi.
    görevi, belgrad'ı ele geçirmek; kuzey grubu ile temeşvar - belgrad, güney grubu ile sofya üzerinden niş - belgrad istikametinde ilerlemek idi.

    veichs ordular grubu
    sorumluluk bölgesi kuzey yugoslavya idi.
    görevi, zagreb ve saraybosna'yı ele geçirmek idi.

    list ordular grubu selanik'i işgal ettikten sonra batı trakya'da ilerlemiş, buradan bir kolu sırayla, taşoz - semadirek - limni - midilli - sakız adalarını işgal etmiştir. ana sıçrama noktalarını oluşturan bu adaların çevresinde de istihamlar kurulmuş, bilhassa ege'deki müttefik filolarına karşı kıyı savunma bataryaları tesis edilmiştir.

    * * *

    bu bilgiler ışığında şu yorumları yapmak mümkündür:

    1. türkiye 1943 senesinde askeri açıdan kuvvetli sayılabilecek bir durumda idi. ancak gücü, olası bir işgale karşı savunmaya ancak yetecek kadardı; ihtiyaç ve imkanlar da bu yöndeydi.

    2. her ne kadar yüksek miktarda piyade silah altına alınmış olsa da, zırhlı araç, topçu, uçaksavar ve tanksavar açısından önemli eksiklikler bulunmaktaydı. müttefikler'den çoğu zaman eksik ya da hatalı yardımlar geliyordu (gönderilmeyen tapalar, yanlış kalibre mermiler vs - bu husus tahran konferansı'nda gündeme getirilmiştir)

    3. mevcut araç - gerecin idamesindeki güçlükler, taarruzî bir harekatın icra edilmesini son derece güç kılmaktaydı. örneğin he-111f bombardıman uçakları için gereken yedek parçalar, britanya savaşı (bkz: battle of britain) sırasında düşürülen ve ingiltere'nin gönderdiği alman he-111'lerinden sökülen parçalarla sağlanmaya çalışılıyordu. amfibik taarruz harekatlarında hava, kara ve deniz unsurlarının eşgüdümlü kullanılması ve taarruz momentumunu muhafaza etmeye yetecek kadar ihtiyatın bulunması mecburidir (50% - 75% kriterleri ve başkomutanlık ihtiyat birlik sayısını hatırlayalım)

    4. trakya ve boğazlar'da konuşlanmış birliklerin ege'ye intikal ettirilmesi, bugünün şartlarında bile, büyük bir ikmal - yığınak harekatıdır. bu birliklerin kaydırılıp taarruz için yeterli pozisyon alması önemli ölçüde zaman gerektirdiği gibi, trakya ve boğazlar'da da büyük bir boşluğun oluşmasına sebep olacaktır. bu durumda batı trakya - bulgaristan'dan uygulanacak bir tazyiki durdurma ihtimali dramatik ölçüde azalacaktı.

    5. trakya / boğazlar savunmasını güçlendirmek ve / veya ege taarruzunda kullanılmak üzere müttefik birliklerinden takviye almak tek şans gibi görünmekte. ancak burada devreye daha büyük stratejik hesaplar girmektedir. 1943 ortamında, o kritik dönemeçler ve kritik kararlar yılında müttefiklerin türkiye'ye birlik, malzeme ve araç - gereç kaydırıp ege / balkan cephesi açmayı seçmeleri gerekmekteydi, bahsettiğim takviye için. kanımca bu, müttefiklerin stratejik ağırlığı balkanlar'a vermesi ön koşulu ile gerçekleşebilecek bir durumdu. biliyoruz ki, avrupa'nın işgali konusunda churchill - stalin - roosevelt üçgeninde yoğun çekişmeler yaşanmış, balkan cephesinde ısrar eden churchill'e rağmen fransa öncelik olarak belirlenmiştir (bkz: normandiya çıkarması). ve yine biliyoruz ki, tahran konferansı sırasında ismet inönü'nün ege'deki hava üslerinin ve av uçaklarının eksikliklerini ısrarla vurgulamasına rağmen müttefikleri türkiye'ye yeterli yardım vaadinde bulunmamıştır.

    şahsi kanaatim, türkiye'nin savaş sırasında tek başına 12 adalar'ı işgal etmeye kalkışmasının, haddinden büyük bir risk olduğu yönündedir. böyle bir harekat, imkan ve kabiliyetler dahilinde olması bir yana, savunmamızı zafiyete uğratma tehlikesini de taşıyordu. kuzey ve / veya doğudan bir sovyet tehdidi de hesaba katılırsa, türkiye’nin bu tür bir harekata tek başına kalkışamayacağı fikri ağırlık basıyor. müttefik yardımı ise, en temel mantık ve oyun teorisi kurallarına göre muhtemelen, "karşılıksız" olmayacak idi. 12 ada'yı yardım ile ele geçirirdik belki, ama karşılığı ne olurdu, bilemiyoruz.

    diye düşünüyorum.
  • ortaokulda ne zaman bu konuya gelsek dönem biterdi; yaz gelirdi. bir nesil bunu ögrenmeden islatti birbirini.
  • rahmetli ismet pa$a* ve bariz bir $ekilde muhalefetin ezberletip tembihleyip kar$isina cikardiklari bir cocuk arasindaki diyalog super aciklamaktadir aslinda hadiseyi:

    cocuk: pa$am, pa$am. sen beni yillarca $ekersiz biraktin, neden ?
    ismet pa$a: yanli$in var, ben seni babasiz birakmadim evladim.
  • nüfus: 17.100.000 (1938), 19.250.000 (1948)

    sınırlar: bulgaristan, yunanistan, suriye, ırak, iran, sovyetler birliği (767.100 km).

    genel bakı$: ikinci dünya sava$ının ba$lamasından kısa bir süre önce mustafa kemal atatürk önderliğinde, ata'nın ölümüne kadar türkiye, dahili ve harici politikalarında bir çok yenilik yaptı. atatürk'ün ölümünden sonra politik yenilenme süreci önce yava$ladı daha sonra durdu ve dı$arıdan gelen güçlü baskıların ardından da ülkede anti-sovyet tavrı kabullenildi.

    ikinci dünya sava$ının çıkmasından sonra türkiye tarafsız olduğunu ilan etti. 19 ekim 1939'da ingiltere ve fransa ile kar$ılıklı bir pakt imzalandı. nazi almanyası'nın sava$ın ba$larında aldığı hızlı ve büyük zaferlerden sonra türkiye, almanya ile i$birliği yapmaya karar verdi. almanya'nın barbarossa harekatının ba$lamasından 4 gün önce, 18 haziran 1941'de, üçüncü reich dostluk anla$ması imzalandı. (ayrica ara not olarak bahsetmek isterim ki, turkiye 1943'deki stalingrad yeniligisi ve diger cephelerdeki alman gerilemeleri ba$lamadan cok kisa bir sure once neredeyse artik almanya ile muttefik olarak sava$a girmek uzereydi. bunu da bir ba$ka ba$likta yakinda incelemeyi du$unuyorum). sonradan almanya'nın ihtiyaç duyduğu %30 krom dahil olmak üzere, almanya'nın ihtiyaç duyduğu bazı önemli hammedeler de üçüncü reich'a temin edildi (ki o zaman türkiye petrol hariç, sanayisi her yönden geli$mekte ve kaynağı bol olan topraklardaydı). müttefik devletler, türkiye'nin nazi almanyası ve diğer mihver devletleriyle (japonya, italya, bulgaristan, romanya...) olan anla$masından vazgeçmesi ve kendi taraflarına katılması için ülkeyi ve ismet inönü'nün ba$ı çektiği politikacıları çok fazla baskı altında tuttular. fakat bu 2 ağustos 1944'e kadar mümkün olmadı ve almanya ile türkiye arasındaki anla$ma sürdü. 2 ağustos 1944 tarihinden sonra ise almanya ile türkiye arasındaki anla$ma sonlandırıldı (aynısı japonya için 3 ocak 1945'te de geçerli olacaktı). 23 $ubat 1945 yılında da türkiye, almanya ve japonya'ya sadece 25 nisan 1945'de san fransisko'da duzenlenecek konferanslara katilabilmek ve sava$tan zaferle ayrilan ve artik cok cok tehlikeli bir guc olan sovyetler birliginin ustlerinde kurdugu baskiyi bir nebze olsun hafifletebilmek amaciyla sava$ açtı (bu arada san fransiskodaki konferanslara katilmak isteyen ve muzaffer devletlerin yaninda yer almak isteyen ulkelere 1 mart 1945'den once mihver devletlerine sava$ acma $arti konmu$tu. turkiye'de goruldugu gibi son ana kadar sava$ acmami$tir.

    ordu: türkiye 1938 yılında, 20.000 subay, 174.000 piyadeden olu$an bir orduya sahipti. 1939 yılında türk kara ordusu üç ordudan meydana gelmekteydi. bu 9 kolordu ediyordu ve bunların içinde 20 piyade tümeni, 3 dağcı piyade tugayı, 5 atlı süvari tümeni (iki tane de yedekteydi) - hep birlikte 132 alaydan oluşuyordu (bu alayların her birinde: 60 piyade, 6 dağcı piyade, 21 atlı süvari (sekizi yedek), 20 hafif topçu ve 10 ağır topçu bulunuyordu). 1941 yılında ise bu sayı 17 kolordu ve 43 tümene ula$mı$tı. en büyük yenilik ise iki mekanize tümenin de ilk defa orduda kullanılmaya ba$lanmasıydı. kısa bir süre sonra da ordu bünyesine iki zırhlı tugay ve bir zırhlı tümen dahil olacaktı.

    deniz kuvvetlerinden bahsedersek: yavuz kruvazörü (göeben) dahil 2 adet 1904 model hafif kruvazör, 4 modern destroyer, 13 denizaltı, 3 küçük modern mayın dö$eyiciden olu$uyordu. daha sonra deniz kuvvetleri de hem almanya hem de müttefik devletler amerika ve ingiltere'den destek görerek deniz ordusunu modernle$tirmeye ba$ladı. bu modernle$me programı sırasında en çok desteği almanya'dan gördü. almanya türkiye'ye ilk desteğini 1939 yılında tek bir denizaltı göndererek ba$latmı$ oldu. daha sonra deniz kuvvetlerimizin gücü , bir zırhlı sava$ gemisi, bir kruvazör, iki hafif kruvazör, iki torpido hücum botu, 4 destroyer, 19 denizaltı ve 4 deniz ta$ıtı daha eklenerek son halini almı$ oldu. bu sayı o günün $artlarına göre çok ama çok azdı. ayrıca deniz kuvvetlerindeki görevli personel sayısı da 9.200 civarıydı.

    hava kuvvetleri ise yine diğer devletlerden alınan destek ile 6 alay ve bir ağır bombardıman bölüğünden olu$an (toplam 370 uçak) halini aldı. hava kuvvetlerindeki personel sayısı ise 500 civarıydı.
  • babamın bulgar hudutunda görevli olduğu türkiye'dir, yani savaşa girseydik benim şu entryi yazamıyacağım garantiydi.
  • o zamanı yaşayan istanbullular, askerlerin deniz kenarına paravan kurup alman denizaltılara gıda sevkiyatı yaptığını söyler. hatta o zamanki insanlar "ismet paşa tahılları denize mi atıyor?" diye şüphelenmişmiş.

    alman ordusu bulgaristan'da bulunan struma nehrinin vadisine 50 km. yaklaştığında türkiye, alman ordusuna ultimatum yollayarak, o dağlara yaklaşıldığı taktirde türk ordusunun da bulgaristan sınırını geçerek ilk cepheyi orada kuracağını belirtmiştir. bunun üzerine alman ordusu türkiye sınırına belirli bir mesafede kalmıştır. aksi taktirde türk-alman çatışması bulgaristan sınırları içinde başlayacaktı. (kaynak: istanbul entrikaları, barry rubin, milliyet yayınları, istanbul, 2. bası sy. 90)
  • ikinci dünya savasi zamanında türkiye'den bahsedildigi zaman kimse alman eski şansolyesi, ve ona nispeten daha yeni eski yardimci sansolyesi franz von papen'den bahsetmez. hitlere karşı olan en büyük adamlardan birisi olan von papen savaş yılları boyunca türkiyede büyük elçilik görevi yapmıştır. eh nihayetinde kendisi bir kaldirim taşı büyüklügünde pirlantadir.. boynuna taksan takamazsin, sokaga atsan atamassın. mis gibi bir şekilde sözde çok önemli bir görevde tüm savaşı geçirmiştir.

    hoş 1941 gibi kendisine bir suikast görevi düzenlenmeye çalışılmış, başarısız olmuş, her ne kadar almanlar "bunu sovyetler yapti" dese de sovyetler, "almanlar suçu bizim üstümüze iterek, türkiye'yi kendi yanlarında savaşa çekmek istiyorlar" demiştir.. hitlerin rejimine karşı çok sert eleştirileri olan franz von papen'in savaşa girmeyen en güçlü ülkeye gönderilmesi hitlerin ve propagandacisi goebbels'in büyük bir buluşudur kanaatimce..

    yani şu, hitlerin önüne harita getirmişler "paşam orta dogu petrollerine bi burdan kuzeyden, bir de buradan güneyden ulasabiliriz" demişler, hitler de eliyle yarim adayi göstererek "niye kestirmeden buradan gitmiyoruz" demiş, kurmaylar da "paşam orası türkiye " diyince, "aman aman hiç bulaşmayalim" demiş, hikayesinden öte işler vardir almanya'nın edirneye kadar gelip de içeriye girmemesinin altında.. ne türkiyenin coğrafi yapisi, ne de gerilla vari mucadeleci tavri korkutmamıştır hitleri de, franz von papen'i türkiyeyi aldıktan sonra nereye koyacagi korkutmuştur..
  • askeri olarak savaşın başlangıcında ancak 1 zırhlı tugaya sahiptir ki bu ilk zırhlı tugay 1937'de kurulur. tuğgeneral zeki üstünkaya'nın belirttiğine göre bu tugay az sayıda t-26 tanklarından mürekkep bir haldedir. 1940-41 yılları arasında artan savaş tehlikesine karşın bu sayı 2 zırhlı tugaya yükseltilir. fransa'dan alınan renault tankları ve daha sonra alınan ingiliz vickers tankları orduya dahil edilir. ancak yine de silah yapısı genel olarak 1. dünya savaşından kalmadır. günümüz tsk'sının envanterinde 4200 kadar tank olduğunu anımsayınca bu durum, üzerine cigara yakılası bir haldir.
  • ikinci dünya savaşı sırasında türk dış politikasının hedefi, savaşa katılmadan türkiye'nin toprak bütünlüğünü korumak oldu. türk politikasının yönünü çizenler, yabancı askerleri türk sınırlarından uzak tutarken, türk askerlerini de yabancı sınırlardan uzakta tutmaya yönelmiş bir tarafsızlık siyaseti izlediler. türk önderleri, ne bir karış toprak vermeyi, ne de bir karış daha toprak edinmeyi düşünüyordu. türkiye'yi savaşa sürükleyecek serüvenci bir politika izlememiş, bunun yerine, bir ''müttefik'' ya da ''mihver'' zaferine karşı ağırlık olarak türkiye'nin güvenliğini sağlamayı uygun bulmuşlardı. türkiye'nin tarafsızlığı, bu bakımdan, küçük bir devletin bağımsız bir güç olarak kendisini saldırıdan koruyup, dev ülkeler arasında bir denge unsuru olma politikasının uygulaması olmuştur.
    devlet başkanı ve tek siyasal partinin önderi olarak oynadığı rolle, ankara'nın mutlak egemeni ismet inönü, bu uygulamanın başyöneticisi olmuştur. en önemli yardımcısı ise, dışişlerinde görevli numan menemencioğlu'ydu. sınırlı bir muhalefete izin veriliyor ve cumhuriyet halk partisi parlamento grubu, bakanlar kurulu'ndaki öbür üye bakanlarla, basında ve üniversitede ileri gelen kişiler, danışmanlık görevlerini yerine getiriyorlardı.
    bu kişilerce çizilen politikanın yönü, atatürk'ün yönetimi altında girişilen tarihsel denemenin geleneklerini yansıtıyordu: türkiye cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünün dokunulmazlığı, avrupa'daki güçler dengesinin korunması ve her türlü serüvenci politikadan uzak durulması.
    ancak, tek bir kuşku bu geleneği bozdu. atatürk, sovyetler birliği'yle bir modus vivendi (1) sağladığı halde, inönü ve yardımcıları bunu olanaksız gördüler. bunun sonucu olarak da türk önderleri, savaşın gidişi müttefiklerden yana gülmeye başladıktan sonra, şunlardan korkmaya başladılar:
    1) müttefikler, almanya'yı bir güç olarak avrupa'dan silmeye kalkışacaklardı; 2) ingilizler, ruslarla etki alanları anlaşmalarına girişecek ve bunun sonucu olarak sovyetler birliği, doğu avrupa'yla balkanlara egemen olabilecekti; 3) ingiltere, türkiye'yi savaşa girmeye zorlayacaktı; 4) sovyetler, türk havaalanlarının kullanılması da içinde, ingilizlere tanınan hakların, türk hükûmetince kendilerine de tanınmasını isteyeceklerdi.
    1943 yılında olaylar geliştikçe, türk politikasını çizenler bu görüşlerin geçerliğine daha çok inandılar ve türkiye savaşa girecek olursa, sovyet rusya'nın ülkelerini mihver'e karşı koruma bahanesiyle istila edebileceği görüşünü savundular.
    bu nedenle, inönü ve menemencioğlu, ingilizlerle işbirliğine yanaşmayı kabul etmediler. çeşitli nedenlerle ingiliz ve amerikalıları, sovyetler birliği'nin savaş sonrası niyetleri konusunda uyardılar. bu alanda başarısızlığa uğrayınca da, ingilizlerin kendilerini savaşa sokma çabalarına ve türk topraklarında hava üsleri kurma isteklerine set çektiler. bu alandaki görüşmeler, adım adım ilerlediği halde, dış bakanları düzeyinde hatta zirve toplantılarında bile başarısızlıkla sonuçlandı. türkler, ingilizlerin stalin'in ekmeğine yağ sürdüğüne, gittikçe daha çok inanıyordu. ingilizler de, türklerin müttefiklerden yana oldukları üzerine söylenenleri politik oyun sayıyordu. sonuç olarak bu durum, 1944 yılı başlarında bir güvensizlik bunalımına yol açtı.
    fakat müttefiklerin savaşı kazanacakları kesinleşince, inönü, türkiye'nin tek başına kalmakta olduğunu anladı; özellikle, ülkesinin sovyetler birliği karşısında yalnız bırakılmasından kuşkulandı. bu kuşku, 1944 yılı ortalarında yeni bir dönüşe yol açtı. türk dış politikasını yeniden müttefiklerin çizgisine sokma çabası içinde türkiye, mihver devletleriyle olan diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sertleştirdi, bunu da numan menemencioğlu'nun görevinden ayrılması izledi. türkiye, san francisco konferansı'na katılabilmek için 23 şubat 1944'te mihver devletlerine savaş açtı. savaş, türk sözcülerinin sovyetler birliği'yle pek sıkı bir biçimde ilgilendikleri, fakat, endişelerini umut dolu bir güven maskesi ardında sakladıkları hava içinde sona erdi.

    edward weisband