şükela:  tümü | bugün
  • sözlükte üzerine yeterince kalem oynatılmamış, ama şahane bir italyan filmi olur kendisi. karakterlerin yolda 'kurulduğu' ve ilişkilerin dengeli bir biçimde derinleştiği sağlam bir kurgusu var. kenara not ediniz efendim, 1960'ların italya'sından bir selam alınız.
  • yeni gerçekçilikten nasiplenmiş ama çoğu yeni gerçekçi filmlerin sıkıcılığını zerre taşımamış, son derece eğlenceli bir yol - arkadaşlık filmi. kadrajda hep onlarca insan görülse de filmin merkezinde iki kişi yer alıyor. ilki derslerini her şeyden çok önemseyen, bu yüzden hayatını yaşamayı unutan hukuk öğrencisi roberto, diğeri ise onun tam zıddı olan, hiçbir şeyi kafasına takmayan, her daim eğlenen, sürprizlerle dolu olan, gördüğü her kadına yazan bruno. bu iki kişinin arkadaşlıkları filmin başında başlıyor. bruno alelacele roberto'yu alıyor ve beraber film boyunca eğlenip duruyorlar. film 1,5 saatlik süresinde bu iki karakterin arkadaşlıklarının oturmasına, birbirlerini tanımalarına, maceralarına ve roberto'nun girişken olmayan halinden sıyrılıp değişmesine odaklanıyor. genelde yol filmlerinde bayağı sıkılırım. bu türü pek sevmem. il sorpasso ise bu türün sevdiğim işlerinden oldu, hiç de sıkmadı. mizahı enfes, karakterleri bir o kadar enfes. iki karakter fazlasıyla tanıdıklar, pek sürpriz içermiyorlar ama olsun. iki karaktere de anında ısınıveriyoruz. roberto'nun filmin başındaki "yavaşla"dan sonundaki "hızlan"a, filmin başındaki "geç oldu, eve dönelim, ders çalışmalıyım"dan "haydi valeria'yı da görelim"e değişimi de inandırıcı. final ise son derece çarpıcı. etkilenmemek zor. komediyi son ana kadar taşıyan il sorpasso son 20 saniyede adeta gözleri doldurur, edilebilecek tüm küfürleri ettirir. filmin isminin neden "il sorpasso" olduğu da daha net anlaşılır, isim öyküye cuk oturmuştur. özetle, izleyiniz.

    spoiler

    spoiler'a girmeden edemeyeceğim. bruno'nun gördüğü her arabayı sollama isteği, "bir şey olmaz" deyip hız kurallarına uymaması filmin taşıdığı tek gerilim. nitekim finalde de bruno arabayı öyle bir kullanır ki "kaza yapmadan jenerik akıp film bitse ya..." dedirtir bizlere ama istemediğimiz şey gerçekleşir, bruno'nun hız manyaklığı gencecik roberto'nun ölümüne neden olur. keza filmden sonrasını düşünürsek bu ölümle bruno da ölmüştür. o çenesi düşük, her kadına yazan, hız yapan, arabaya eşinden/kızından daha fazla değer veren bruno bu kazada ölmüştür, ölmelidir. hayatına aynı şekilde devam etmemeli, ölene dek vicdan azabı çekmelidir. filmin asıl çarpıcı tarafı roberto'nun "son iki günümüz hayatımın en güzel günleriydi" dedikten sonra ölmesi... çarpıcı bir final. roberto'nun sevdiği kıza açılmaya hazırlandığını düşünürsek final daha da anlam kazanıyor. öldürdün gencecik roberto'yu kahrolası bruno.
    özetle; "sollama"yın amk, kurallara uyun. sıkıcıdır ama en azından hayatınız boyunca vicdan azabı çekmezsiniz.

    spoiler
  • bugün izlediğim italyan filmi. sadece bir entry görünce burayı biraz doldurmak istedim.

    kanımca iki farklı yaşam biçiminin gösterilmesi bu film. bu iki farklı yaşam biçimini, hayatta indirgenebilecek iki farklı insan tipi olarak da görebiliriz.

    sessiz ile konuşanın, utangaç ile arsızın, okuyan ile gezenin, duygularının kendisini yönlendirmesine izin veren ile çıkarlarının hayatını yönlendirmesine izin verenin, acı ile hazzın, inanan ile inanmayanın, rasyonel ile irrasyonelin sentezidir aslında bu film.

    aynı zamanda bir yol filmdir.

    bu filmi tarfi etmek gerekirse la dolce vita havalarında bir y tu mama tambien imsi diyebilirim herhalde.

    fazla iddiası yok filmin, felsefe yapmaya çalışmıyor. ama içerisinde çıkarılmaya hazır onlarca malzeme de hazır bekliyor hani.

    antonioni filminde uyudum diyen karakter filmin bu yapısının tercih sonucu böyle olduğunu bize gösteriyor aslında.

    bu kuşağın bu şekilde davranmasının arkasında yatan nedenlerden birinin de world war ii olduğu bruno'nun gençlik yıllarımı savaşta harcadım demesinden çok güzel sezdirilmiş.

    kısacası ikinci dünya savaşı sonrasında ve pepsi lerin sahillerde havada uçuşmaya başladığı amerikan kapitalizmin küreselleşme macerasında nasıl bir jenerasyon ortaya çıkıyor sorusunun ilk cevaplarından olan (muhtemelen) güzel film.

    ve o yıllarda sahillerde twist yapan insanlar bugünlerde discolarda ya da gündüzleri yine sahillerde remixlerle farklı şekillerde de olsa aynı mantıkla çoşmaktalar. sorun bu insanların coşması değil tabii, bu insanların hayatta bunlardan başka şeylerden keyif alamayacak halde olmaları. mesela bir dağ manzarasından ya da mimari bir eserden. kısacası kültürden ve doğadan uzaklaşmaları hatta kültürün varlığından bile haberleri olmamaları. arabasını karısından çok seven bruno’yu hatırlayın, araba sevilmesi gereken bir şey iken insan arka planda ve sevilmesi daha uzak olan bir nesne halinde, bu jenerasyon için böyle.

    discoda dans eden, kalabalıkta eriyen kişi artık yok olur. yani 7 milyarı oluşturan 1’dir. yaptığı şey kendisine zevk verecektir, haz verecektir hatta bunu yaşam amacı filan sanacaktır. fakat bu hazza maddi olarak ulaşmak zorunda kalacağı için tam olarak welcome to the machine sloganıyla makineye girmiş olacaktır. maddi hazlar zaten yapayken bir de bu hazlara ulaşmak için gereken parayı (mesela bir yat almak için) sağlamak amacıyla çalışmak, yükselmek, tüketim için üretimin parçası olmak zorundadır.

    kısacası 1962 yılında çekilmiş efsane bir film the easy life. earlyde bu konulara değinebilmek gerçekten mükemmel. ismi buralarda pek duyulmayan bu şaheser, yolu buraya düşen sözlük sinema severlerine tavsiyedir.
  • gezici festival kapsamında bugün çağdaş sanatlar merkezinde izledik.
    müthiş akıcı, eğlenceli bir dino risi filmi. sürpriz sonu surata tokat gibi çarpan cinsten bir commedia all'italiana örneği.
    bu kadar az ilgi görmesi hayret verici.