şükela:  tümü | bugün
11 entry daha
  • şu anda dünyaya hükmeden güçlerin ortak yanları bu iki kardeş oldugu için böyle geliyor bazı kesime.ama islamiyet 100yıllarca hüküm sürdü ve dünyayı ilerleten güç oldu.
  • ilericiliğin sembolünün, hristiyanlığın da, yahudiliğin de kafasını ezen rönesans ve aydınlanma ve onların sonucu olan sekülarizm olduğunu bilmeyen, bilmek istemeyen gafillerin, kendi dinlerine taraftar kazanmak için söylediği manipülatif ve provakatif cümle. amma velakin aydınlanmanın da bir dolu problemi vardır, o başka bir konudur elbette.
  • bunu diyen bunu da dedi

    (bkz: keske anadolu musluman olmasaydi)
  • hiç kuşku yok ki, "hiç kuşku yok ki" diyerek başlanmaması gereken bir konuyla karşı karşıyayız, zira "ilericilik" , "ilericiliğin sembolü olmak", "hiristiyanlık" ve en nihayetinde "yahudilik" mefhumları kendi içlerinde burada sayamayacağımız kadar -kimi zaman birbirine paralel de olabilirler- farklı ekollerde ve zamanlarda tanımlanmış, her tanımlanma bir önceki veya sonraki tanımlamadan ötürü değerini yitirmiş veyahut daha da değerlenmiştir. durum böyle olunca, insan kuşkulanmadan edemiyor; "ilericiliğin sembolü hiristiyanlık ve yahudiliktir" önermesi kendi içinde induktiv bir taramayla terazide tartılmalıdır, bu da yetmez teoriden pratik alana geçerek, bir de mefhumlardan yönetici ve uygulayıcıların neler anlayıp, buna karşılık uygulamaları nasıl yerine getirdikleri değerlendirilmeli, en nihayetinde şu saat şurada yapılması beklenen genel bir değerlendirme bile sayılmaması gereken bir yorumlamada en anlaşılır dil kullanılmalıdır. hiç kuşku yok ki; bunu becermek zor, en azından bu entirinin böyle bir misyonu yerine getirebilmesi, benim açımdan şu an itibariyle çok ama çok zor görünüyor, o yüzden eksik, gedik bulunabilir yapılan değerlendirmelerde. bunların üstünde fazla durmayıp, dediğim gibi "genel bir değerlendirme bile sayılmaması gereken bir yorumlama" denilip geçilmesi gerekir.

    döneyim mevzuya; ekşi sözlük'te bu başlığı görünce aklıma hemen bertrand russell 'ın her defasında hiristiyanlığı merkeze alarak tüm dinlerin yarardan çok zarar getirdiğine dair saptamaları geldi. bu saptamaların özü "insan"la alakalıydı doğal olarak, ya başka türlü olabilir miydi? bu başlıkta da bahsedilen iki din de dahil olmak üzere tüm dinler bir yandan kozmoloji problemini, uluhiyet problemini, hakikat problemini, kötülük problemini benzer veya farklı biçimlerle işler, beri yandan insanların ahlaki düzenlerni belli ulvi yasalarla ulvi yöneticiler sınıfı oluşturarak sağlar. o halde insanla alakalı olması zorunlu olan dinlerin, insanın zaaflarından beslendikleri hususu russell'ın yazılarını ve felsefesini sarmıştır. bu konuda örnekler vermek, benim hiristiyanlığın ve yahudiliğin (ama özellikle de ilkinin) "ilericiliğin sembolü" olup olamayacağına dair görüş bildirmeden önce yumuşak geçiş olması açısından önemlidir, sanıyorum. zira batı terminolojisinde özellikle de russell'ın tanrı 'nın varlığı ve creatio ex nihilo hususunda agnostik bir tavırla hiristiyanlığı ve diğer tüm dinleri gericiliğin sebebi olarak gördüğü açıktır, bu da bu başlığa ilginç bir veri katar sanıyorum.

    örneğin dünya görüşüm'de şöyle der; "tarih boyunca ortaya çıkan din belirtilerinin çoğunun zararlı olduklarına inanıyorum... din yüzünden sonuçlar kötü olmuştur, çünkü insanların varlıkları saptanmamış şeylere inanmaları çok önemli sayılmıştır. bu şeyler herkesin zihnini yanıltıyordu... tutuculuğu, geçmişin alışkılarına bağlılığı kutsallaştırmıştır. özellikle de hoş görmezliği ve hıncı kutsallaştırmıştır. hele avrupa'da hoş görmezlik olarak dine girebilmiş ne varsa hepsi korkunçtur." why not a christian'da ise hiristiyanlığın aslında gelişime çok büyük zararları verdiğinden bahseder, sanki yaşanılan dünyanın geçirdiği evrelerden birini ya da birkaçını çıkardığımız vakit ya da onlar yerine koymayı planladığımız alternatiflerle idealimizdeki dünyaya ulaşabilecekmişiz gibi, bakın şöyle laflar sarfediyor russell: "isa'nın incil'deki sözlerinin hiristiyanların ahlakıyla pek ilgisi yoktur. hiristiyanlıktaki en önemli şey, toplumsal ve tarihsel bakımdan isa değil, kilisedir, hiristiyanlığı toplumsal bir kuvvet olarak yargılayacak olursak, incillere başvurmamız gerekmez. isa, malınızı mülkünüzü yoksullara dağıtın, dövüşmeyin, kiliseye gitmeyin, zinayı cezalandırmayın demişti. ne katolikler, ne de protestanlar bu sözleri izlemede hevesli görünmemişlerdir. yine isa'nın 'yargılamayın ki sizi de yargılamasınlar' sözüne dikkatini verin, bunun engizisyon ve ku-klux-klan üstünde ne gibi bir etkisi olduğunu düşünün... kilise galileo ile darwin'e karşı çıkmıştı; bugünse freud'a karşı çıkmaktadır. en büyük iktidarı elinde bulundurduğu günlerde zihin hayatına karşı daha güçlü olarak çıkmıştı. papa büyük gregorius, piskoposun birine yazdığı mektupta şöyle demektedir: 'yüzünüz kızarmadan burada sözünü edemeyeceğimiz bir rapor aldık, buna göre siz bazı dostlarınıza gramer öğretiyormuşsunuz.' piskopos dini makamlar tarafından bu kötü işten vazgeçmeye zorlanmıştır ve latince öğrenmek ancak rönesans'ta mümkün olmuştur."

    hazır russell'ın ifadeleri geldi dayandı rönesans'a, ben de bu tema üzerinden devam edeyim entirime. bizim lise ve dengi eğitim-öğretimde çocuklara aktarılmaya çalışıldığı gibi tüm çağlar birbirinden bıçakla kesilmiş gibi ayrılmadığından, rönesans ve aydınlanma gökten zembille inmediğinden, bir karanlık figür olarak ortaçağ avrupa'sını, bir aydınlık figür olarak ondan ani bir kurtuluş olarak da yeni çağ din dışı avrupa'sını görebilmemiz mümkün değildir. hem ortaçağ'ın aslında akademi manasında en entelektüel çağ olduğu, hatta edouard jeauneau'nun da dediği gibi; antikçağ felsefesinin sonu ile fransa'da rene descartes'ın, ingiltere'de francis bacon'ın ortaya çıktığı xvi. yy.'a kadar sanki koca bir boşluk varmışçasına, kilisenin ve hiristiyanlık düşünüşünün ve philosophia ancilla theologiae anlayışı çerçevesinde bile olsa, felsefede önemli tartışmaların felsefe-bilim kapsamında insanlığa katkıları yadsındığı vakit, russell'in kaba bir şekilde yarardan çok zarar gördüğü din oluşumlarından belki de en etkili olanı yani hiristiyanlığın, xvi. yy.'la birlikte iyice oturmuş olan nos modernes yani "biz modern'ler" diye kendisinden söz edebilen avrupalı elitlerin elinde önemli bir değişime uğradığı da yadsınabilir. zira jeauneau'nun da dediği gibi; rönesans patlamasının, ağır işleyen ortaçağ olgunlaşması olmaksızın açıklanamayacağı ve descartes'çılığın köklerinin ise skolastikte bulunduğu artık bilinmelidir.

    rönesans'ta özellikle çok sık karşımıza çıkan bir veri vardır; rönesans kafalarının çoğu günümüzün keskin belirlemelerine muhtaç değildi ya da bu türden değerlendirmelere maruz kalmamışlardı. örneğin francis bacon'ın fransa'da descartes neyse, ingiltere'de onun o olduğu söylenir de, yine kendisinin bu çerçevede neden çağının kimi bilimsel buluşlarına sırtını döndüğü, örneğin neden skolastik düşünceyle ortak hareket ederek, çağının copernicus'unun o meşhur güneş'in durduğu, diğer gezegenlerin, onun etrafında döndüğüne dair yeni tezini bir kenara atıp, eskilerin ptolemaios'unun dünyanın merkezde olduğu, diğer gezegenlerin onun etrafında döndüğüne dair tezine saplandığı böylesine keskin belirlemelerle açıklanamaz. o halde verdiğim örnekten hareketle; dünyanın sabitliği tezini "tanrının insan merkezli bir evren yarattığı" düşüncesiyle bir tutup, hiristiyanlığa yedirerek ptolemaios'un bu görüşünü resmen savunan kiliseyle aynı yoldadır rönesans'ın bu büyük ismi. kaldı ki bu ingiliz kafasını the advancement of learning ve novum organum başta olmak üzere tüm eserleriyle tartmaya kalkarsak, eserlerinde ilericilikten kastın, aslında hiristiyanlığın tümüyle bir kenara atılmaması olduğunu da anlarız. zira novum organum'daki idolae 'ı aslında insanın tüm yaşamındaki gelişimine engel olan putlardır. bunlar sadece dinden kaynaklanmazlar, o halde hiristiyanlık bu açıdan bakıldığında rönesans'ın en büyük dölleyicisi açısından bile, yine bu terminolojide gerici olamaz. russell'ın gözünden rönesans gözüne doğru geri gittiğimde, yukarıda da dediğim gibi aslında modern kafaların bir kırılmanın öznesi olarak baktıkları descartes'ın "düşünen bir şey olduğumdan katiyetle eminim;" nazariyesinden hareketle insanın kendi doğasını yeniden hatırlayışı, aslında buna mani olmuş gibi görünen ortaçağ zihin yapısının besleyiciliğine muhtaçtı. zira en basitinden aristoteles ve platon'un rönesans'a varışı ortaçağ eliyle olmuştur, st. augustinus, paltoncu kitapları okuyarak tanrıya varmıştı, tanrısal hakikat çerçevesinde ruhu bilmek platoncu ortaçağ adamının önemli bir konusuydu (alexander koyre, etudes d'histoire de la pensee scientifique). yeni çağ bilgini, felsefecisi ilerlemenin şartlarını araştırırken tanrısal hakikati tümüyle silmemişti. böyle olsaydı eğer, söz konusu batı terminolojisinde ve bu başlıkta bize "ilericilik" diye sunulan şey -her ne ise- bugünkü mefhumlarla açıklanamazdı. zira söz konusu mefhumlar bütünü terminolojiyi oluşturuyorsa, bunların kökeni yeni çağ'dan evvel orta çağ'a ve ilk çağ'a uzanmaktadır.

    çağlar bir bütünlük içinde değerlendirilmelidir, çağlar bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde "hiristiyanlık" ve "ilericilik" mefhumları tüm çıplaklığıyla gözümüzün önüne düşerler, ne iseler o halleriyle anlam kazanırlar, zira söz konusu ifadelerin de yer aldığı terminolojinin kendisi oluşurken, ilerici tutumlar "ilerici" olarak değerlendirilmemişlerdir. örneğin g. bruno "kainat ve tanrı sonsuzdur" derken bunu ilerici bir kafayla söylemiyor, bacon, ptolemaiosçu evren anlayışıyla "gerici" olmuyordu. çağlara ve kurallar bütünüyle bir sistem haline gelmiş düşüncelere "gerici" veya "ilerici" diyebilme lüksü sadece modern kafalara aittir, kaldı ki bu modern kafaların da kendilerine nos modernes diyen xvi. ve xvii. yy. insanlarını modern görmedikleri de aşikardır. doğal olarak yaşanılan çağın, hangi ölçütlerle ne kadar ilerilikte olduğu "ilerilik" mefhumunun hangi terminolojide hangi evrelerden geçerek oluştuğuyla da alakalıdır. benzer bir problem, islam dünyası neden geri kaldı sorusunda da vardı, orada demiştim ki; "bu soru sorulabilir... ancak sığındığımız terminolojiyi kullanarak cevap vermeliyiz. 'islam geri kaldı çünkü yeni çağ din dışı avrupa medeniyetine felsefe-bilim ve ardından seri üretim demek olan, insanın konforunu sağlayan teknolojiye ayak uyduramadı' diyebiliriz mesela. ama bu çıkarım, explosif bir niteliktedir, yani dış patlamayla alakalıdır." yani bu türden tespitlerin mevzubahis edildikleri ortamda, ortamın nşa'daki ölçütleriyle yapılması gerek (örneğin bu başlıktaki önermenin ölçütlerinden biri; marx'ın kant'tan aldığı transandantal yöntemle çözülmüş gelişim süreci olabilir: "kabileler -> derebeylik -> sermaye öncesi toplumlar -> sermayecilik" bunu, hiristiyanlığın ve yahudiliğin hakim olmadığı diğer dünyalara uygularsınız, örneğin islam dünyasına, ve sonuçları berikilerinkileriyle karşılaştırır, ona göre; batı terminolojisinde doğu'nun ileri mi geri mi olduğunu anlarsınız, yine aynı sistem üzerindeki din faktörünün belirlenmesi için teolojik çalışmalar yapılır ve din-bilim-felsefe üçgenindeki karşılaştırmalar sayesinde, her birinin kendi terminolojisinde ölçütlerden yararlanarak bazı verilere ulaşabilirsiniz). işte bu yüzden bu konu, hiç kuşku yok ki, "hiç kuşku yok ki" diyerek başlanmaması gereken bir konudur.
  • aklıma geçen ay skytürk'te gördüğüm ismet özel söyleşisini getiren önerme, sormuşlar:
    -ılımlı islam olur mu?
    -ılımlı islam olur. yahudilik olur hiristiyanlık olur, olur.
1 entry daha