şükela:  tümü | bugün
  • havaalanında bavulum arkamda polise sordum henüz sıgara bölümü acılmadımı?
    yok dedi arkamı döndüm bavul yok. polise size soru sorarken bavulum kayboldu
    -benim görev alanım değil.
    -nasıl yani?
    -benim görev alanıma girmiyor danışmaya sorun.
    damışmaya gidilir olay anlatılır....
    polisi gösterir bizi ilgilendirmiyor polise sorun.
    polise gelinir cevap aynı... sinir katsayım tavan yapar söylenmeye başlayınca
    okadar önemliyse hava alanı girişinde emmiyete gidip suç duyurusunda bulunun....
    vaktim vardı sinirim tavan atladım taksiye gittim.
    emniyet müdürüyle geldim hava alanına davacıyım polistende.....sorumlulardanda... davayı takibede gelicam dedim....bavulda ne vardı diye soruldu iki tşört, kestana şekeri ,
    kitap, eşofman ..... sadece bunlarmı? evet . tüm yargara bunlar içinmi? hayır gösterilen saygısızlık için .
  • tezimin son halini sisteme yukledim ve bilgisayari kapattim
    kapatis o kapatis bi daha acilmadi hala da acilmiyor
    (bkz: mission completed)
    eee o da hakli tukendi gariban kutuphanelerde, evin her kosesinde, pis lablarda, hatta otel odalarinda, sempozyum salonlarinda surunmekten ve benden bu kadar dedi
    hayvanlik belki ama ona uzulemeyecegim bitti la bitti
    iki bilgisayar bi de benim devreleri yedin zottirik tez umarim buna degersin
  • bir gün babam abimi liseye kaydettirmeye götürmüştü. geldiklerinde abim okul numarasının 28 olduğunu söyledi. hani memleketin plaka numarasına biraz hassas olur ya insan, yolda görse öyle bi plaka 'oo bizim ordan' falan der. ona istinaden 'almışsın giresunu' diye takıldıydık abime.

    herneyse sonra ben kazandım liseyi ve kayda gittik. müdür yardımcısı bana da 28 numarasını vermez mi! ohh dedik aile 28den gidiyor.

    gel zaman git zaman kardeşimin liseye başlama zamanı geldi. onu okula kaydettirdiler geldiler. kimse merak edip numarasını sormadı, zaten bilmiyormuş sonradan öğrendik. okulun ilk günü akşamında eve gelince direkt yanımıza gelip 'bilin bakalım numaram kaç' deyince anlamalıydık ama yıllar geçince kimsenin aklına gelmedi böyle bi olasılık. anladığınız üzere onun da numarası 28miş. peki biz inandık mı ? hayır tabi ki inanmadık.

    sonra öbür gün öğrenci belgesiyle gelince inanmak zorunda kalmıştık. niye bütün 28ler bize ?
  • 2003 ya da 4 senesiydi. öğrenciydim. kaldığım evin önünde bi çocuk parkı ve bir de bank vardı. o gün okuldan dönerken hafif yağmur çiseliyordu, hava serinceydi. evin önüne geldiğimde bankta sapsarı saçlı,upuzun, oldukça güzel genç bi kızın hayli üzüntülü bir edayla oturmakta olduğunu gördüm. garibime gitti ama geçip yürüdüm elbette. sonra evde bişilerle uğraşırken yağmurun hızlandığını fark ettim, kız geldi aklıma, hemen gidip camdan baktım. hala orda oturuyodu. dayanamadım aşağı indim, birini bekliyorsanız evime gelebilirsiniz dedim yanına gidip. kız ingilizce bişeyler söyleyerek ağlamaya başladı bi anda lan. neyse önce bi şaşaladım, sonra işte, o dönemki kısıtılı ingilizce konuşma becerimle kızı evime davet ettim. geldi, sakinleşsin diye çay falan verdim, oturduk, muhabbete başladık. sonradan anladım ki bu güzelim kızcağız, antalyaya tatile geldiği bir yaz birlikte olduğu bi gerizekalıya aşık olmuş. adam kıza aşık olduğunu onla evlenmek istediğini söylemiş, saf kızcağızım da kanmış buna. sonra tatil dönüşü kız bunu unutamamış. bu arada özellikle belirtmek isterim ki kız londra'da fotomodellik yapıyormuş, yani güzel kız derken ciddiydim. neyse, kız katolik bi aileden geliyor, aile tutucuymuş biraz, kimseye bişey söylemeden, arkadaşıma diye çıkıp londradan eskişehire gelmiş bu eşekoğlu eşek adam için. adam da bikaç gün görüştükten sonra kızı evden kovmuş. gelme falan demiş. bu da işte biletini iki gün sonraya aldığı için gidememiş de bi yere, salak salak ondan telefon gelmesini bekliyormuş o yağmurun altında sokak ortasında. kıza iki gün bende kalabileceğini, o herifi bi daha aramamasını söyledim, haklısın dedi. neyse sohbet muhabbet etmeye devam ettik biz, ben biraz şebeklikle falan kafasını dağıtmaya çalıştım. sonra bana müslüman olup olmadığımı sordu, ben de müslümanım dedim tabi. londrada biri böyle sokakta yağmur altında otursa kimse gelip iyi misin diye sormazdı, siz çok iyisiniz. ben de müslüman olmak istiyorum dedi bana. bildiği kadarıyla müslümanlık ritüellerini sordu, tabi bende ne namaz var ne oruç var amk kız ne sorsa kem küm. eheheh. neyse, ben dedim allaha inanıyorum ama o dediğin şeyleri yapmıyorum henüz, kafam karışık vs. neyse işte kız baya baya karar verdi, ama hala diyo ki o çocukla evlenirse hem müslüman olacakmış hem de türkiyeye yerleşip çocuk yapacakmış. vay amına koyim aşka bak dedim. sarışınlığına verdim, idare etmeye çalıştım. neyse sonra akşam vakti bu kızın telefonu çalmasın mı, o itoğlu it aramasın mı. bi de bağırıyo ki öküz, yaban ayısı sesiyle ve bozuk ingilizcesiyle "come here now. come here" falan diye. resmen emrediyo kıza. bu da heyecan yaptı. bak kızım gitme dedim, etme dedim. ama gitmem lazım, dayanamıyorum dedi. neyse zorla tutacak değilim dedim, kızı gideceği yere yolcu ettim. bana telefonunu falan verdi bi kağıda yazmıştım kaybettim sonra. kim bilir ne oldu o kızcağız, neler etti o öküz oğlu öküzle.
  • çalıştığım hastanede az önce psikiyatri polk. bekleyen hasta yakınının ağıtla türkü söylemesidir.başta komik geldi, düşünsenize herkes biçare sıra beklerken teyze son ses kaptırmış kendini :)

    ne yalan söyleyeyim kulaklarımızın pasını sildin be teyze kürtçe bilmem ama gönül yarası filminde de denildiği gibi bu türküde ağlamak için kürtçe bilmeye gerek mi var

    edit: 20 yıl evvel babasını gözleri önünde öldürmüşler ve 20 yıldır böyleymiş :(
  • travma sonucu yabancı dil ya da yabancı aksanla konuşmaya başlamak.

    https://medium.com/…-gizemli-tesirleri-a273ea2b343c
  • bu sabah yaşadığım olayın dahil olduğu olaylar alafortanfonisidir..

    beşiktaş'ta motordan indim, hemen orada bulunan simitçilerden boğaz'ı arkana aldığında en sağda kalan yaşlı simitçiye uğradım.. "bir sandviç," dedim.. o sırada da bu sabah bir müşteri adayı ziyareti nedeniyle işe her zamankinden erken gittiğimi, küçük bir sandviçin öğle yemeğine kadar beni idare edemeyeceğini, acaba yanında duran küçük poğaçalardan, pizzalardan bir iki tane alsam iyi olup olmayacağını aklımdan geçiriyordum.. sonra da hamur işini abartmamaya, idare etmeye karar verip vazgeçtim.. bu düşünceler sadece bir-iki saniyede aklımdan geçti tabii.. o sırada da simitçi benim sandviçi kağıda, peçeteye sardı, küçük bir poşetin içine koydu ve son anda da bir küçük poğaçayı bir de küçük pizzayı poşetin içine atıverdi! ben yine bir saniye kadar bir süre için "acaba beni yanlış mı anladı? ama 'bir sandviç' demiştim sadece. bunu 'bir sandviç, bir küçük poğaça, bir de küçük pizza,' olarak anlamış olamaz. ama neyse artık," diye düşünerek yirmi lira uzattım.. amca sadece sandviçin parası olan iki lirayı alıp para üstümü geri verdi.. bana bakıp sevecen bir sesle "hadi bakalım, allah'a emanet ol," dedi.. hiçbir şey demedim.. aslında hiçbir şey düşünemedim artık.. poşeti alıp otobüs durağına doğru seğirttim.. sonra düşünmeye başladım ama.. gerçekçinin önde gideni ve az buçuk reklamcı olduğum için simitçi amcanın müşteri memnuniyeti sağlamak amacıyla promosyon olarak o yiyecekleri poşete atmış olduğunu düşündüm.. her sabah olmasa da haftada en az bir bazen iki kez ondan simit, zeytin ezmesi, krem peynir, bazen de sandviç alıyordum ve tam da aklımdan o düşünceyi geçirdiğim sırada bu jesti yapacağı tutmuştu tesadüf eseri.. ama yine de ara sıra yaşadığım sıradışı, hadi o kelimeyi de telaffuz edeyim, metafizik durumlar sebebiyle olduğu gibi "acaba bu bir işaret mi?" diye de düşünmeden edemedim.. zaten iş yerime gelip olayı anlattığımda herkes "bu bir işaret," diyerek dalgasını geçti benimle.. bir ayak yavaş yavaş çukura girmeye başladı ne de olsa.. zaten geçenlerde buradaki hanımlardan birinin dört yaşındaki oğlu gelmişti iş yerimize, tutmuş bana "dede" demişti.. ama olamaz tabii öyle bir şey.. yok, yok.. sadece promosyon.. tesadüf.. valla bak..
  • 54 yaşındaki childress h. wanamaker, abd'nin new york şehrinde bir yeni medya şirketinde muhasebe müdürü olarak çalışmaktadır. en büyük korkusuysa internette takip ettiği 48 tartışma grubundaki olaylardan geri kalmaktır.

    bilgisayar başından asla kalkmadığı için zamanla yemeklerini de aksatmaya başlar. 26 yıllık karısı yemeklerini tepsiyle önüne getirir ama bu bile onun ellerini klavyeden kaldıramaz. kayıtlarına göre wanamaker tartışma gruplarına ortalama her iki dakikada bir mesaj yazar. oğlu lucian'ın onu kaldırmak için arabasının çalınmakta olduğunu söylemesi bile wanamaker'ı kıpırdatmaz. raporlara göre son dönemlerde ilgili ilgisiz her tartışmaya dalarak laf yetiştirmeye başlar. buna ek olarak bu forumların içinden 15 bin 250 kişiyle de düzenli olarak mesajlaşır. 375 blog sitesini takip ederken bir de kendi blog sitesini kurmaya kalkar.

    sonunda wanamaker evinde bilgisayarı başında açlıktan ölmüş olarak bulunur! internetin en derin yan etkisi olarak tarihe adını yazdırarak aramızdan ayrılır. üstelik forumlarda hala adı geçiyor. ne yazık ki cevap veremiyor.
  • trabzon'da dolmuşa bindim. ön koltukta iki dayı siyaset konuşuyor. mhp iyidir vs.. genç yaşlarda şoför kızdı dayılara, siyaset yapmayın arabada diye azarladı bildiğin.. 5dk sonra dayılar indi, bu karaktersiz arkadaş arkalarından bir güzel kalayladı, sonra da dolmuşun ampulünü göstererek bu ampul yanmaya devam edeceaeaeak diye haykırmaya başladı.. müşterilerde deliler gibi destekledi alkışladı falan. noluyoruz lan dedim iyice delirdiniz dedim içimden. kalabalık olmasalar iki çift lafım vardı ya neyse, herkes bi manyak..
  • turan güneş caddesi'ndeki buluşmaya aklımda bir çok soruyla gidiyordum. böylesine tutku dolu bir aşka şahit mi? yoksa figuran mı olacaktım. bilinmeyen bir dehliz bekliyordu açıkcası ve oldukça da çekici geliyordu.

    onu hasta haline rağmen bitmeyen yüksek enerjisiyle ve ilk defa görüyorum. karşıma çıkan bu kadın minyondu. gençti, dikkatli bakınca ihtiyardı da ve oldukça sevimli bir çekiciliğe sahipti. öyle ki ona alışmak dakikaları dahi almadı. sıradan ama orjinal yemek ikramına kahve ısmarlanarak karşılık verildi.

    şah-mat olayını sonundan dinlemek, günlüklerdeki iç döküşleri okumak şeklinde gelişen bu kısa buluşma, kahve muhabbetinde şah'ın varlığının anlaşılması olayıyla en başa döndü. ona, kadınlığı öğreten adı an itibariyle unutulan kadın yazarın, sah'ın da dikkatinden kaçmamasıyla başlayan bu tutkulu aşk haruki murakami romanlarındaki mistik havayı an ve an yaşatıyordu. dinledikçe bu mistik aşkın varlığı sıradanlıktan uzaklaştı.bir an kendimi tutamayarak ona dokundum. sen gerçek misin? evet. o gerçekti ve harikulade güzel bir kadındı ama sah'a duyulan sevgi fevikulade tutkulu ve asilzadeydi. bu aşk onu oldukça yıpratmıştı. kutsamıştı da. onu anlamlı gösteriyordu. o, kesinlikle kürk mantolu madonna olmalıydı.heyecanını gizleme sahteliğinden uzak o gizemli cümleleri olduğu gibi tekrarlıyordu. o anlatıyordu ve o anlattıkça kutsal bir külliyatı okuyor ve aydınlanıyorduk. bu kutsal ayinin tek hüsranı sah'ın mat oluşuydu. erkeklik bir distopyayı yerle bir etmişti. tutkulu olan aşklar küfür niteliği taşıyan arzularla yok olur mu? erkekliğin doğası gerçekten bu mudur?

    not: bu yazı her daim güncellenecektir.