şükela:  tümü | bugün
  • her zaman aşkın bir bahanesi vardı. eskilerden leyla ve mecnun, tahir ile zühre, ferhat ile şirin… dinler dinler “ahh!” çekerlerdi. sonraları eski türk filmleri vardı fosforlu cevriye, kara çocuk mavi çocuk, selvi boylu al yazmalım…
    “sevgi neydi? sevgi? iyilikti, dostluktu, sevgi emekti..durursam bir daha kurtulamam..ziyanı yok, gülüşü yeter bize..yüreğim kaydıysa günah mı?..çamura saplansam yardıma gelir misin?..elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi..elinden tutuversem benimle gelir mi?seninim işte, alıp götürsene beni..elveda asya, elveda selvi boylum al yazmalım, elveda..bitmemiş türküm benim.. “
    şimdilerde ise; titanik, not defteri, sil baştan… koy baba filmden güzel sözlü bir replik ya da iki sevgilinin aşk dolu bakışlarını… sonra kendini yırt ne güzel aşklar var. adam ne güzel seviyor, kadın ne güzel seviyor. adam nasıl bakıyor kadın nasıl bakıyor. dizileri saymıyorum bile… onlardakiler hepten aptal aşık. bizimkiler napıyor? “sen beni niye böyle sevmiyorsun? niye böyle bakmıyorsun?” sormak lazım onu diyene: “sen sevdin mi önce? ama beklentisiz. öyle filmlerdeki gibi romanlardaki gibi değil. aksiyonsuz, sade…” sonra eklemek lazım: “sevilmek tamam da hangi efsanede, filmde, romanda, dizide kadın/erkek öylece oturuyor da karşı taraf aşkını ispatlamaya çalışıyor. mecnun çöldeyken leyla evde pijamasıyla oturuyor muydu? pamuk prenses zehirli elmayı yerken prens biraz zaman geçsin öperim mi diyordu?”
    yok yok bu aşk değil. bu kendini sevmek. bu dizilerdeki filmlerdeki karakterleri sevmek. bu yatıp sadece aşkı hayal etmek. siz daha çok hayal kurarsınız gerçek aşk diye. ah keşke biraz da kendiniz çabalasanız.