şükela:  tümü | bugün
  • tam bir geçiş evresidir.
    arkadaş muhabbetlerinden çok uzaktır. artık berbat espriler yapamazsınız. "kendinizi on sene sonra nerede görüyorsunuz" dendiğinde söyleyebileceğiniz bütün esprileri unutuyorsunuz, "hebe hebe hübele" gibi bir takım laflar çıkıyor ağızdan. "hebe?" diyor işveren. hebe işte diyorsun hübele. (hani gevrek gevrek espriler yapacaktık, ayar verecektik? hani kızımız olacaktı?)

    insan yavaş yavaş üstündeki çocukluğu atar bundan sonra. bütün kelimelerini özenle seçmenin, susmanın konuşmaktan çok daha iyi bir seçenek olduğunu fark edersin; bir taraftan da susmayı seçtiğin zaman kendini satamadığını, kendini çok daha iyi satacak kişilerin olduğunu idrak edersin. gider gelirsin. git-gel, git-gel. zaten iş hayatı da platonik bir sikiş olduğu için bir nevi hazırlıktır.

    bak bir şey anlatacağım.
    windows server 2003 ile bir kurs alıyordum. biliyorsun, herkesin özel bilgileri, dataları senin elinde. klasörlere izinleri falan sen dağıtıyorsun network yöneticisi olduğun için.
    hocaya dedim ki "hocam, bütün datalar elimizde, bunları sızdırmak istesek ya da çalmak istesek bunu engelleyecek bir şey var mı?"

    iki gün sonra başlayacağım işi iptal etti adam. "demek ki bu bilgi sızdırabilir" manasını çıkartmıştı. oysa ki kesinlikle öyle bir şey demek istememiştim.

    o gün anladım ki, profesyonel hayatta insanlar birbirine güvenmiyor ve en ufak açığında kapının önüne koyabiliyor, basit ipuçlarından derin manalar çıkartabiliyorlardı.

    laflarımı tartmaya başladım daha sonraları. ilk iş görüşmesinde de laflarıma fazladan manalar yükleneceğini anlamıştım.

    ilk iş görüşmesinde "ne kadar maaş istersiniz" dediklerinde yine tarttım laflarımı. gönlünüzden ne koparsa manasındaki cümleler "ben bir bok değilim, dilenciyim ben aslında" demekti. fiyat belirlemek de götü kalkıklıktı ve diğer yeni mezunlardan bir farkım yoktu açıkçası. mecburen bir fiyat belirledim ve bu işe alınmamı garantileyecek ve fakat beni tatmin etmeyecek bir fiyattı.

    kabul edildim. yapacak bir şey yok.

    ilk iş görüşmesi, on yıllık ideallerinizin, prensiplerinizin, hayallerinizin profesyonel dünya tarafından nasıl da yıkılabilceğinin, rakiplerinizi sollayıp işe alınmak için nasıl da küçülebileceğinizi gördüğünüz bir gün.
  • kucultucu ozellige sahip degildir.

    ne sekilde olursa olsun, ki bunun altini cizmek isterim isin turu onemli degildir, durust bir iste calisarak para kazanmayi kuculme olarak goren kulturlerin tamami kade$ anlasmasiyla yeryuzunden silindiginden kucultucu degil buyultucu bir tecrubedir.

    ilk oldugundan tanimi geregi tecrubesizsinizdir, dileniyor gibi hissediyor olabilirsiniz. merak etmeyin, sonraki gorusmelerde bu durum insanlarin yuzde 99.9'u icin iyiye dogru gitmektedir. ayrica ilk is gorusmenizde o odaya issiz girip istediginiz isi alabilmisseniz ekstra super, tebrikler.

    para hakkinda dogu kulturlerinde bir sikinti var, cozemedim. her zaman kotu adam rolunde para. zenginler genelde ya cok bilge krallar ya da dunyada herseye sahip ama hile hurdayla o duruma gelmis, mutsuz ve kotu kisiler olarak tasvir ediliyor. hayatimizin o kadar icine islemis durumda ki bu mesaj kaygisi, kimse kacamiyor ve buyume surecinde bu sacmaliktan etkilenme payini aliyor.

    benim gordugumse belli seviyede para sahibi olmadiginizda ozgurlugunuzu kaybettiginiz. bu sistemle bir sorununuz varsa ne yapacaksaniz yapin kesinlikle, ama sunu bilin ki daha iyisi bulunana kadar elimizde olan bu. herkes cok mutlu sistemin adami olmaktan da bir tek siz dunyayi bir darbede silmek istiyorsunuz diye dusunuyorsaniz da, yaniliyorsunuz. (bkz: knock knock, neo)
  • 'insan kaynakları' dersinde sürekli bahsedilen
    -kendinizden emin olun
    -tuzak sorulara düşmeyin
    -kendinizi övün, beğendirin
    -ücreti en son konuşun
    -şu şu kıyafetleri giymeyin
    gibi daha birsürü şeyin yalan olduğu görüşme. işte şöyle yaparsan kötü etki bırakırsın falan diyerek hep gözümüzü korkutmuşlar.
    ilk iş görüşmem, aynı zamanda son iş görüşmemdir, çünkü işe alındım, halen de çalışmaktayım(vay beee, söyleselerdi inanmazdım).

    sabahın dokuz buçuğunda, önce bana iş bulduğunu söyleyen kişinin yanına(ne işidir, nerdedir hiç bilmiyorum, aynı dakika öğrendim) sonra asıl firmaya gittim, müdür hala gelmemiş,neyse bekledim, bu arada ordaki çalışanlar uzaylı gibi bakıyor, bu mu yeni çalışan diye. bende de bir tedirginlik, ilk iş görüşmesi,acaba nasıl insanlarla karşılaşacağım?

    neyse müdür geldi, ben onu, o beni baştan aşağıya süzdük. kimsin, nesin falan diye sormaya başladı.herşey normal gidiyor.işten bahsetti,tabi ne iş yapıldığından habersiz olduğum için, acaba yetebilirmiyim diye düşünmüştüm.galiba sesli düşünmüşüm yada müdür sezdi halimden "sen şimdi korkuyorsundur, acaba becerebilir miyim diye, becerirsin ama burda körelirsin" dedi. "nasıl yani?" dedim,hep duyardık, okulda öğrendiklerinle, iş hayatı bir değil diye. neyse daha bir sürü konuşmanın üstüne ayrıldım ordan, düşüneceğim dedim.
    eve gidip babama anlatıyorum, böyle böyle bir şirketmiş, tanıdık biri yokmu sorsak. babam da tabi tedirgin, nasıl bir yer diye merak ediyor, derken müdür aradı, gel görüşelim diye.kalktık, babamla iş görüşmesine gittik. evet babamla gittik, gelme dedim o kadar, sanki 1. sınıfa yeni başlıyorum, sıraya oturtacak beni. adamlar allahtan anlayışlı, sohbete başladılar hemen, yarın evraklarını tamamla, öbür gün başlarsın dediler, oldu bittiye geldi yani. daha bize derste anlatılan birsürü şeyi konuşmaycakmıydık, doğru düzgün ücretten bile bahsedemedik...

    siz siz olun ne istediğinizi bilin ve bunu da uygun bir dille anlatın. o tavsiyelerin de bir kısmını uygulayın.

    ayrıca;
    (bkz: babasıyla iş görüşmesine giden kız)
  • sabahın köründe telefon çalar ve ;
    - :ben
    + :patron

    -alo
    +merhaba iyi günler ?
    -evet
    + ben bla bla bla dan arıyorum yarın saat 4 te iş görüşmesi için bekliyorum.
    -haa tamam

    ve telefon kapanır.

    ertesi gün işe gidilir
    +merhaba şöyle buyrun sizi 1 dakika bekleteceğim
    -tamam peki.
    +buyrun ( toplamam gereken evrakların listesi uzatılır bir anda)
    -nasıl yani
    +bunları toplayıp gelin haftaya başlarsınız.

    bayağı bi tecrübe oldu bana bundan sonraki iş görüşmelerinde kendine güven konusunda bir problemim olmayacak.
  • tanım: bugün gittiğim görüşme.

    o kadar acayipti ki, it gibi yorgunluğuma rağmen eve gelince uyuyamadım ve bunu anlatmazsam çatlayacağımı düşünerek klavyeyi elime aldım.

    hikayenin başı şöyle; bir firmada çalışan arkadaşım, bir süre önce "gel olm, bizim firma galiba eleman alacak, bizim patronla konuş" diyerek çağımızın iletişim aracı olan facebooktan mesaj göndermişti. uzattığım okuldan yakın bir tarihte kurtulabilmem için bitirmeye uğraştığım tez yüzünden hayvan gibi meşguldüm, bir kaç güne tezi halledebileceğimi ve patronla o zaman görüşmemin daha faydalı olduğunu savundum.

    dün öğlen ise telefonum acı acı titredi, arayan arkadaşım patronun çarşamba ankaraya gideceğini, hemen yarın görüşmeye beklendiğimi söyledi.

    bu arada, bugüne kadar hayatımda yaptığım en resmi konuşma, ortaokulda, kavga ettiğim hoca beni kravatımdan çeke çeke zorla disipline götürürken yaptığım konuşmadır. öyle bir konuşmuştum ki hocayla, kadıncağız kızlar tuvaletine girip hırsından ağlamıştı, sonra da beni çantasını almaya sınıfa göndermiş, ardından arabasına binip gitmiş ve bir süre okula uğramamıştı. sınıfa girince bana yönelen meraklı bakışlara "yırttım lan" cevabıyla akibetimi beyan etmiş, "noldu lan götünü mü yırttın" cevabıyla da hayatın acımasızlığına geri dönmüştüm. arkadaş çevremin ne tür varlıklardan oluştuğu hakkında umarım fikir sahibi olmuşsunuzdur.

    neyse konuyu çok dağıttım. tez mez yüzünden uyku düzenim bozulmuş, ondan önceki gece uyuyamamıştım. arkadaş telefonda "gece bizim eve gel, sana iş görüşmesi için taktik maktik vereyim" diyerek kıyağının üzerine bir de afyon kaymağını bırakmıştı. ancak eve gidip uyumam gerekiyordu, böylece insan olduğumu hatırlayabilecektim. akşam eve gidebilince, facebooka baktım, arkadaş "bir cv hazırla, şu maile yolla, mülakatta da şundan sorarlar, şunu anlat, şunun konusunu açmana gerek yok" vb. taktikleri döşemişti.

    cv hazırladım, yani internette gördüğüm ilk cv örneğini alıp ismimi falan değiştirdim. sadece bir kaç satırdan oluşan dosyayı maille attım, görüşmek istediğimi söyledim. ve ayı gibi saat 9da yattım.

    hesabıma göre sabah 9a kadar deliksiz uyuyacağım uykum gece 3te onarılmazcasına delindi. birşeyler yedim, bilgisayarda falan takıldım ve sabah 8de tekrar uyuyabildim. 9buçukta kalkıp gene okula gidip tez raporu hazırlayacaktık, kafa kalmadığı için 10buçuğa ayarladım. uyandım giyindim okula gittim vs.

    --bugün--

    "bu ne şıklık lan" diyen arkadaşlarıma durumu anlattım. şıklık dediysem, takım elbisem ya da kravatım yok. sadece okula ilk kez kareli değil de düz renk gömlek ve kadife pantolonla gittiğim için durumumda bir acayiplik olduğu anlaşılıyordu. "gömlek babanın mı la yoksa" gibi soruları duymazdan gelerek bir süre tezle uğraştım.

    bu arada; gideceğim yerin adresini bilmiyordum. patrondan mailime cevap gelmişti, "3te bekliyoruz, adres için arkadaşın yardımcı olsun". arkadaşımı aradım, "tarif ediver" dedim. tarif ederken hiç bir şeyi aklımda canlandıramadığım ve tutamadığım için, "siktir et telefonu, maille ayrıntısıyla yaz" dedim. arkadaşım da internetten bölge haritasını bulup "şuradan git şuradan dön aha orada" diyerek çizgileri falan göstererek anlaşılır bir biçimde tarif etti.

    şu hazin esere bakarsanız ne boktan bir olay yaşadığımı anlayacaksınız.

    http://img685.imageshack.us/…pb20080128fppngv03.jpg

    izmiri bilenler için söylüyorum; yeşille gösterilen yol, arkadaşımın tarif ettiği yol. lozandaki kareden yukarı çıkıyorsunuz, sağa dön, sola dön, işte orası, numara bilmemkaç taksim bilmemkaç.

    kırmızı ve sarı yol da tam olarak benim gittiğim yol. demin google earthte inceledim de kendimden tiksindim. şöyle anlatayım;

    arkadaşın haritada çizdiği adresi bir kağıda kabaca çizdim. navigasyon duygumun sıfır olduğunu bilerek arkadaşlara "hadi ben görüşmeye gidiyorum" diyerek 3teki görüşme için 2de bornovadan metroya bindim. hesapta yolu tak diye bulacağım, hatta erkenden gidip arkadaşa "naber la yarram" diye selam vereceğim, sonra ofiste bir yere oturup sabırla saatin tam 3 olmasını bekleyeceğim.

    hassiktir.

    çankaya metroda indim. arkadaşın anlattığı adres o kadar kolay, izmiri bilenler için o kadar basit ki, ağır adımlarla fuar lozan kapısına yürüyorum. daha doğrusu 9 eylül kapısına yürüyormuşum. fark edince dönüp başka yolu denedim. saate bakıyorum, "ohooo daha bilmemkaç dakka var" diye ferahlıyorum.

    ondan sonrası karanlık ve meçhul. lan hırbo, madem yön duygun sıfır, birilerine sorsana... sordum zaten, dakikalar akıp gitmeye başlayınca sike sike sormaya başladım. gitmem gereken yerin yakınındaki yerlerden bulayım bari diyerek, bir vatandaşa yönelttiğim "9 eylül rektörlüğü nerede" soruma "kardeş sen epey ters bir yerdesin" cevabını alınca götüm tutuştu. tarif ettiği şekilde gittim, sağa döndüm, oradan döndüm, buradan kıvrıldım, bilmemne caddesini buldum... yok arkadaş, mümkün değil bulamıyorum bir şey. haritanın da sadece göt gibi bir kısmını çizdiğimden, şu anda bulunduğum yerden nasıl çıkarım hakkında elimde bilgi yok. izmirli olup da, normalde aheste aheste gideceğin-bakın bulacağın bile demiyorum- yer için böylesine rezillik yaşayan yoktur herhalde.

    ona buna sorup duruyorum, dakikalar daha hızlı akıyor. bir yeri bulamayınca başka yoldan deniyorum. bildiğin karınca algoritması simülatöründeki bir karıncayım sanki amına koyım, shortest pathi bulana kadar brute force kullanıyorum. neredeyse koşacağım, ocak ayında sucuk gibi terliyorum, gömleğime bakıyorum sırılsıklam.

    sevgi yolundan girdim, bir yerlerden çıktım. gitmem gereken yerin yakınlarında fransız konsolosluğu ve 9 eylül rektörlüğü var. daha yakınındayım, biliyorum, hissediyorum, kokusunu alıyorum. ama saate bir bakıyorum ki ""14:59"".

    "ananı sikeyim" diyerek bir taksiye atlıyorum. bu ana kadar neden aklıma gelmediyse, kafamı skeyim. taksiciye, "kısa mesafe ama acele" diyorum. "farketmez" diyor, ben de elimdeki sikindirik krokimi gösteriyorum, "buraya gideceğim abi" diyorum. "tam adres varsa oraya bırakayım" diyor, mal gibi sokak no, apartman no falan yazmadığımdan boynumu büküyorum.

    taksici beni 2 dakikada oralarda bir yere bırakıyor. taksimetre bile açmamış ibnetor. cebimdeki tek param olan 10 liramı veriyorum, ne "kaç para istersin" diyecek, ne pazarlık yapacak zamanım ya da halim var.

    apt no falan yazmadığımdan bir dörtyol ağzında sik gibi kalıyorum. hangi yola sapacağımı bile bilmiyorum. sondan ikinci kontörümle arkadaşa "beni hemen ara amına koyayım" diyorum, birazdan telefon çalıyor, "olm kayboldum lan" diyorum. "etrafında neler var" diyor, başlıyorum "bilmemne adında dükkan var, pilavcı var 4 kişi pilav yiyor" diye can havliyle saymaya. bi sikim anlamıyor tabi, en azından apartman numarasının 9, apartmanın altında da kuru temizlemeci olduğunu öğreniyorum.

    "battı balık yan gider zate geç kaldım" diyerek 4 yoldan birisini seçiyorum. 9 nolu apartmanın altında bir kurutemizlemeci olduğunu görüp seviniyorum. aşağıdan zile basacağım ama hangi zil bulamıyorum. soruyorum karşının kapıcısına, en üst diyor, burnumun dibinde fark edemediğim zile basıyorum.

    asansör olduğunu görmeden, hayvan gibi dönen basamakları 3er 3er tırmanarak koştura koştura 6. kata çıkıyorum. yarış atı gibi nefes nefese giriyorum iş yerinden içeriye. sanırım görüşeceğim kişi kapıda, "sen gelecek miydin ya" tarzı bir şey söyleyerek moralimi çökertiyor, beni cam bir bölmeye alıyorlar.

    montumu çıkarıyorum, sırılsıklam gömleğimdeki ter buhar olup izmirin nem seviyesini arttırıyor. yanaklarım kıpkırmızı olmuş, alnımdan burnumdan terler damlıyor. otuz yaşlarında iki kişi cam bölmeye gelince halimi görüp telaşlanıyorlar, biri klimayı hemen kapatıyor, diğeri güneşi kessin diye perdeyi çekiyor. "o kadar mı kötüyüm" diye düşünmüyorum, o kadar kötü göründüğümü biliyorum çünkü. nohut gibi terliyorum.

    "merdivenleri asansörsüz çıktın herhalde" diye gülüyor birisi. keşke anlatsaydım derdimi, belki acırlar da cebime 5 lira koyup gönderirlerdi. o kadar nefes nefeseyim ki, cevab bile veremiyorum. "su falan alır mısın" diyor, ben iş görüşmesinde bir şey ikram edilirse alınmaması gerektiğini bildiğimden kibarca reddediyorum, "hahayt, suyu alayım da, görüşmeye başlamadan gönderin beni" diye tüm şark kurnazlığımla gülüyorum. sanki bu kurtaracak beni mına koyım.

    neyse, görüşme başlıyor. orada çalışmakta olan arkadaşımla aynı dönemden falan olduğumu doğruluyorum, şunu şunu yaparım, bunu bunu yaparım diyorum. kaşımdan gözümden terimi silerken, bildiğim programlama dillerini falan anlatıyorum. okulda yaptığım projeleri soruyorlar, ne üzerine çalışmayı tercih edeceğimi soruyorlar, bir şeyler söylüyorum. soru-cevap olunca bir şeyler söyleyebiliyorum.

    "biraz da sen kendinden bahset" dedikleri anda gene bok oluyor. daha mezun olmamış, herhangi bir iş tecrübesi olmayan birisinin amatör ruhu ile kendimden bahsedecek bir şeyler bulamıyorum, geveliyorum. mezun olduğum liseyi soruyorlar, söylüyorum, birbirlerine bakıp "bizim zamanımızda bir bornova anadolu, bir de altmışıncı yıl vardı yav" diyorlar, dikleniyorum "benim lisem izmirin en iyi okullarından biri olup, zamanında altmışıncı yıl ile birlikte en yüksek puana sahip, defalarca öss derecesi yapmış cart curt" diye savunmaya geçiyorum. "geleceğe yönelik planların nedir" diyorlar, "yok planım" diyorum, "askerlik ne alemde" diyorlar, askerliği ertelemek için yüksek lisans düşünür müsün diyorlar, "yok ben direk iş hayatına atılmak istiyorum, askerliği tecil falan ettiriyorlar di mi??" diyorum, ama sesim falan çatallanıyor. tecil ediyorlar di mi gerçekten?

    en sonunda da "senin bizden öğrenmek istediklerin neler?" diyerek ağzıma komple sıçıyorlar. can havliyle düşünüyorum, çünkü daha önce hiç düşünmemiştim böyle bir şey soracaklarını. "neler sormak istersin?" diyorlar, aklıma o anda sadece "bu ofisin kirası ne kadardır acaba" geliyor, tabi ki de dile getirmiyorum bu sorumu. aklıma ne maaş geliyor, ne ne üzerine çalıştıklarını öğrenmek geliyor. sokaktan herhangi bir adamın kolundan çekip, durup dururken mülakata almış durumu yaşanıyor o anda. "neler sorabilirim bilmiyorum, henüz hiç iş görüşmem olmadı ne yazık ki" diyorum. izmirin en şahane gevrekliğinde gülümsüyorlar, ben de gülümsüyorum. "siz kovmadan ben çıkayım, zahmet olmasın, kapıyı da arkamdan kapatırım" demek istiyorum.

    nihayet, aslında şu anda eleman ihtiyaçları olmadığını, ama yakın zamanda iş siparişi alacak olurlarsa, yani eleman ihtiyaçları olursa diye görüşme yaptıklarını söylüyorlar. böylesi kibar insanlara saygı duyuyorum, kısaca "siktir git" de diyebilirlerdi ama demiyorlar. "oldu o zaman" diyoruz hep beraber, bunu tokalaşmalar ve "memnun oldum"lar takip ediyor. çıkıyorum. asansöre biniyorum bu sefer, asansörde gülmeye başlıyorum.

    bildiğiniz epic fail yani.

    apartmandan çıkınca, o kadar terlemenin üstüne sert rüzgar beni üşütüyor. "lan ya yağmur da yağsaydı" diye gülüyorum.

    sonra gülücüğüm soluyor, apartmana tekrar girip, 6. kata çıkıp, kapıyı tekrar çalıyorum ve "şemsiyemi unutmuşum da, alabilir miyim" diyorum. kapıya bakan demin görüştüğüm insan "tabi" diyerek hemen bilgisayarına oturuyor, beni siklemiyor, ben de bıraktığım yerden şemsiyemi alıp, kapıyı arkamdan kapatıyorum.

    rüzgar daha da sert esiyor, umursamıyorum, artık bir acelemin olmamasının rahatlığıyla istediğim yoldan istediğim kadar yürüyerek evime gidiyorum.

    sonradan aklıma gelen ilaveler:
    koştururken saçımın başımın dağılması, arkadan toplanmış saçlarımın ayçiçeği gibi açılıp saçılması ve bunu ancak eve dönünce fark etmem
    arkadaşa selam ya da haber veremeden gitmem
    cvye yanlışlıkla "askerliği ile ilişiği : yok" yazmam, mülakatta "askerlik durumu nedir?" diye sorulunca tecil mecil diye gevelemem
    parmaklarımdaki gümüş yüzükleri mülakat öncesinde çıkartmayı unutmam, barış manço gibi görünmem
    "ne tarzda çalışmak istersin" sorusuna "tasarım yapmak isterim" demem. demezler mi "bir soluklan yeğenim, önce ufak ufak kodlamadan başla daha yaşın ne başın ne" diye
    "ne üzerine iş yaptığımızı biliyor musun?" sorusuna yanlış bir şeyleri hatırlayarak "xml falan sanırım" diye atlamam, ancak adamların xml le pek bir alakasının olmaması. xml üzerine iş ne lan?
    cv ye e-mail adresi yazmamam
  • genelde aman geç kalmayayım düşüncesiyle abartıp 2 saat önce orada olmanızla sonuçlanır. birde çok erken geldim, etrafı biraz dolaşayım vakit geçsin derken dalıp 15 dakika geç kalmak, işte gerçek acemilik budur!
  • asla son iş görüşmesi olamayacaktır. o acemelik yaşanmak zorundadır. kelimeler birbirine dolaşır. kafanda kurduğun hiç bir şeyi söyleyemezsin. sonra"biz sizi sonra ararız" derler ya da daha komiği "seni çağırmazsak senden daha iyisini bulmuşuzdur" gibi saçma sapan bir cümle kurarlar. sen de "he he" diye zoraki güler ve çıkarsın.
    3 görüşme sonunda yeterli kaşarlanma seviyesine ulaşır ilk iş görüşmesini gülerek hatırlarsın.
  • bu görüşmeden çıkıldığında olumlu ya da olumsuz bir şey düşünmek zorlaşıyor. zira insanın geçmişinde en az 1 (bir) görüşme yok ki iyi geçti ya da kötü geçti desin, karşılaştırma yapabilsin. herhalde iyidir diyor, akabinde bekleme. ortaokulda lisede falan birine çıkma teklif etmeye benziyor. sonuç olumsuz olursa (an itibarıyla başıma gelen şey) iş aranan departmanı aramak, "kimsiniz" sorusunda "hoh hoh" deyip ahizeyi kapatmak, ya da telefona kenan doğulu dinletmek,
    iş yerinin karşı duvarına "üzdün be liseli" yazmak gibi seçenekler akla geliyor.
    ama bir garip yolcuyuz hayat yolunda. hem de etrafta bu kadar insan var iş arayan, tarayan, bulamayan, uzuun süre görüşmelere giden, profesyonel görüşmeci olan.. o sebeple hemen ümitsizliğe kapılmak biraz lüks.
    bir de bu ilk görüşmede hemen işe alınma ihtimali var, bu durumda söylenecek bir şey yok tabi "büttün dünyaa buna inansa bir inansa, hayat bayram olsa" gelsin konfetiler.
    hayat. şans kadere inandık mecburiyetten..işe gitmek mecburen eve dönmek mecburen.
  • gitmeden once goruseceginiz yer ve basvurdugunuz pozisyon ile ilgili mutlaka bilgi sahibi olunmasi gereken deneyimdir. acemilikte bile profesyonellik esastir. basvurdugunuz isi garantiler.
  • velinizle gitmenizin ilk andan büyük menfî etkiler katabileceği heyecanlı bir buluşma...