şükela:  tümü | bugün
  • ilkokul 3'ten terk olduğum için hayatımdaki ilk ve son öğlenci olduğum yıl bu. hafızamda ilkokul 2 ile alakalı en net hatıra sabahtan öğlene yaşanan o boşluğun insanı süper gevşek yaptığıdır. ilkokul 1'de takır takır sabahtan okula gidiyorduk. hele kışın...yataktan kalkması, üşümeler, pantolonu geçirme, önlüğü sarmalama, içeriden çın çın hüüürp diye çay sesi gelmesi, radyo sesi. rahatsız bir kafa. oysa ki ilkokul 2'de öyle mi ya? ceo gibi değilse de serbest meslek erbabı gibi istediğin saatte kalkıyorsun. zaten olayı da çözmüşsün artık; asıl mesele olan, örtmeni lüzumsuz kılan 'okuma-yazma' kısmını kapmışsın. gerisini kendin getirebileceğin inancındasın. dahası sana 'kafana göre' takılacağın, sürgit'ten çıkıp da hayatı deneyimleyebileceğin sakin kafa bir aralık da bırakmışlar. o ara hayatı bir gözlemliyorsun, diyorsun ki, ''bu ilkokul iki'den sonrasına pek gerek yok ya. dışarıda bir hayat akıyor. hayat beni çağırıyor.''

    bu konudaki görüşlerimi bir gün öğleden sonra 11 gibi o sırada başımda olan anneanne'me ilettim. dedim ki, 'babuş, ben artık ilkokul 2 ye falan gitmiyorum. hayat beni çağırıyor.' o dedi ki 'dayak seni çağırıyor.'. dikbaşlılık ettim, sonuçlarına katlandım. tuşesi, kadansı olan, güzel bir dayaktı. anneannem'in kırsal kültür'e dayanan otantik ve keyifli bir stili vardı. o dayak'tan sonra, ske ske, okula gittim, ve dedim ki, 'bu şiddet asimetrisi olmasa kimseye saçma sapan işleri zorla yaptıramazsın.' kuramsal ve kavram devlet eleştirisini de ben aslen bu yaşlarda çözdümdü. ilkokul 2 sonrasında unuttum, kimse fark edip döverek hatırlatmadığından olacak epey süre de hatırlayamadım.

    ilkokul 2 nin ikinci büyük olayı ise ilk gün'ünde yaşandı. ilkokul bir'in yaz tatilinde okumayı unuttuğum için zaten tedirgindim (bkz: ilkokul 1 den 2 ye gecmek/@otisabi). okul başladı, ilk ders açtık hayat bilgisi kitabını. allahım o da ne, harflerden birini tanımıyorum. tanımıyorum, tanımadığım gibi tiriviri bir harf de değil, bayağı da sık geçiyor. ulan diyorum, dayak yiye yiye öğrettiydi annem daha geçen pazar j yi p yi bile. bu nedir? asabım bozuldu. ilk hafta hiç bir metni takip edemedim. dayak korkusuyla annem'e de söyleyemedim. sonra en sonunda dayanamayıp (sanırım anneannem'den dayak yiyip okula gittiğim protest gündü) örtmene sordum. dedim ki, örtmenim, ben bu kitaptaki şu harfi tanımıyorum. öğretmenim önce 'yeter artık ağlama bakiim' dedi, sonra tanıyamadığım harfi sordu. gösterdim, güldü. tahtaya büyükçe bir şekilde çizdi, ve dedi ki ''bu a harfi. ama şapkalı a.''

    o an yemin ediyorum sınıftan böyle höh diye bir ses yükseldi. meğer kimse anlamamış o a'yı. anlamamışlar, ve söylememişler bile. götler ya. ben sormasam bütün sömestr gidecez öyle bu sembol nedir diye. şapkalı a'ymış. e göt, şapkalısı vardı niye fişlerde hep o yalın, o keltoş a'yı gördük. sen hep o versiyonunu göstermişsin, sonra yenisi çıkıyor, izah etme lüzumu bile hissetmiyorsun. o zaman anladım ki bu topluluklar şiddet korkusuyla bazı şeyleri, sorgulamayı geçtim, soramadan yaşayıp gidebiliyorlar. yine o zaman anladım ki, bu örtmenler epey salak olabiliyorlar. gayrı bu tip meselelerden sonra yediğim her dayakta bunları tekrar tekrar hatırladım, hiç unutmadım. oysa ki o topluluklar ve dayak şeyiyle ilişki kursaydım mesele daha net billurlaşacakmış. olay fak di sistımmış. olay liğv as kidz elonmuş. bu yazıyı şapkalı a lara rağmen okuyabilen ilkokul 2 den kardeşlerime sesleniyorum, okulu bırakın, dayaktan kaçın, hayat sizi bekliyor. (artık tek ümidim sizlersiniz, yetişkinler dayağı yediği adam'ın 'a'sını değil şapkasını tanıyacak şekilde 'yetiştirildiklerinden' hadiseye uyanamaz olmuşlar. sizin için ise hala geç değil. bakın ben 3'ten terk'im, akademisyen sanıyorlar. mis gibi.)