şükela:  tümü | bugün
  • sınıftaki çocuğa baktığınızda hangi maddi statüde yer aldığını anlamanıza sebep olan nesnelerdir.günümüzde bunların yerine telefonlar ve mp3 çalarlar yer alsa da bundan bir 20 sene öncesinde kalem gibi basit şeyler statü farkı yaratmaktaydı.örnek vermek gerekirse
    sınıfın maddi durumu iyi olan kesiminde çantalı 64lük 120lik koca koca monamiler bulunurken benim gibi daha fakir insanlar bakkaldan alma karton kutuda 8li 12li monami taklitleri kullanırdı.
    işin kötü tarafı bu boyalar diğerleri gibi homojen yapıda olmadığı için masmavi bir gök yüzü yerine parçalı bulutlu gökyüzü yapmak zorunda kalırdınız.renk farklılığı da bariz ortadaydı , sınıfımızda durumu en iyi olan çocukta gümüş rengi ve yaldızlı sarı boyalar vardı.ağaç gökyüzü kedi köpek allah ne verdi yaldızlı sarıya boyardı allahsız.biz 3-4 renge talim ederdik.

    başka bir örnek de şifreli kalemkutulardır. maddi açıdan zayıf kesim bezden yapılma kalem kutuları kullanırken zengin kesim orasından burasından kalemtraş silgi çıkan kalemkutular kullanırdı biz de hayran hayran izlerdik.

    blok flüt de bu simgelerden biridir.müzik derslerinde genel katılım helvacıoğlu flüt ile gerçekleştirilirken burda da burjuva kesim yamaha marka flütüyle karşımıza çıkardı.
  • pastel boyandaki renk sayisi. sen kirmiziyla beyazi karistirip pembe yapmaya calisirken pembenin 3 tonu vardir bazilarinda. adil mi lan bu.
  • alçıya alınmış kırık kol.
  • kutu kola: son yudumu tenefüsün bitmesine denk getirilecek ki sınıfın içindeki çöpe atılabilsin. böylelikle herkes görürdü kutu kola içildiğini.

    lc waikiki poşeti: evet sadece poşet. beden eğitimi derslerinde eşofmanlar o poşete koyulup okula getirilirdi. kıymetliydi yani.

    nike total 90: gerçi bu ortaokul dönemine giriyor ama olsun yazayım dedim. ulan bu kramponu etekle giyip okula gelen kız gördü bu gözler.
  • önlüklere takılan yakalık. zamanında dantelli, fistolu olanları çoğunlukla sosyoekonomik seviyesi nispeten yüksek olan ailelerin çocukları takardı. diğerleri ise genelde düz ve sürekli yıkanmak suretiyle tek bir yakalıkla haftayı bitirirlerdi. bir de nedenini tam olarak anlamasam da diş teli. diş teli olan çocuklar da genelde zengin olurdu.
  • ilk dikkat çeken nesne tabiki evden getirdiğimiz sandviç/ekmek arasını hangi nesne ile kapladığımızdan belli olur.

    nasıl mı? şöyle ki, eğer getirdiğimiz şeyi gazete kağıdına sarmıssak bu ekmek arası bilmem ne olur, yok eger, getirdiğimiz şeyi jeletinli aluminyum folyo ile kapladıysak o zaman bu sandviç olur. normalde ikisi de beslenme saatinda karın doyurmaya yarayan yiyecektir ama aradaki ince farki olusturan nesne aluminyum folyodor. daha bi filmsel yiyecek moduna sokar ekmek arasını. halbuse o da ekmek arası bu da ekmek arası, ama arada super bir fark olusturur gorsel olarak.

    işte bu durum, zengin ile fakir arasındaki statuyu gosteren durumdur. folyo sahibi çocuk zengin, gazete kagıdı sahibi cocuk fakirdir.

    onemli not: eger gazete o günün gazetesi ise, cocugumuz orta hallidir. yok eğer gazetenin spor sayfasinda hami mandiralinin shalkeye gittiğinden bahsediyorsa durum fecidir...
  • okulun kendisi.

    gittiğim kenar mahallesi okulu ile diğer bebelerin gittiği özel okullar arasında ne gibi farklar olduğunu düşünürdüm hep. onların sınıfları da acaba bizim sınıflar gibi miydi? peki ya oturduğu sıralar? kitaplarını koydukları tabureler?
    hele ki saçları uzun erkek çocukların haline bakıp sonra da hep üç numarayla tıraş edilmiş kafama elimi atıp da öğrendiğim ilk küfürleri ana caddede yalnız yürürken savurmam.
    çocuk işte. çocuğuz işte. ne kadar öfkeli olabiliriz ki? öyle sanılır değil mi? ben o zamanlar öfkemle yeni bir dünya savaşı başlatabilirdim oysa. bir kereliğine bağırsaydım ama. bağırabilseydim. komşu okulumuzu bassaydım döner bıçağıyla.

    sonra elbiselerine bakardım. benim üzerimde tek tip bir önlük. yakalığı kaymış. onlarda ise ancak 25-30 yaşımda giyeibleceğim elbiseler. evet. yanlış duymadın. bildiğin elbise giyiyordu ilkokul bebesi. okuluna giderken.
    ve kızları. onların okullarının kızları daha mı güzeldi? yoksa giydikleri elbiseler mi? saçlarını yıkadıkları şampuan mı? yanaklarına sürülmüş allıklar mı?

    sonra okulumun kendisi. ön bahçede top oynatmayan bir orospu çocuğu müdür muavini. arka bahçede ise top oynamaya çalıştığımızda dizlerimin soyulmasına, avuç içlerimizin kanamasına neden olan çakıl taşları.
    o bebelerin ise kendilerine özel, suni çimden yapılmış, etrafı çevrili, üstü fileli futbol sahaları. basketbol alanlarına ise hiçbir şey demiyorum. ben futbol oynarken abandığım her top aşağı kaçacak diye istediğim gibi yapıştıramazken sol ayağımı bu meşin yuvarlağın sırtına, elin bebesi pis burun deniyordu benden iki sokak ötede. ve golünü atıyordu. ben ondan daha iyi biliyordum ama falso vermesini. muz orta yapmasını. araya ölümcül paslar atıp, bacak arasından geçmesini, soldan atıp sağdan koşmasını..

    ey hayat, bir futbol maçısın ama asla 0-0 başlamıyorsun. ve asla berabere bitmeyeceksin. biz hep bir gol atsak sen ikiyi yedireceksin.
  • (bkz: capri sun)

    pipeti o enteresan yerine bir çırpıda takarak, içerek ya da boş paketi üstüne basarak patlatarak statü farkı yaratılırdı. özellikle ananaslısı çok şekilliydi ilk çıktığında.

    hatılatmak için geliyor;

    kaaaapriii
    kapriii san
    kapri kapri kapri san