şükela:  tümü | bugün
  • anlamadan da sevmiştim ama anlayınca (#112624896) çok acayip bir şey oldu. iyi film.
  • yazılanların üstüne yeni bir ekleme olur mu bilmem ancak psikolojik açıdan bir değerlendirme yaptığımda filmin öznesine kendini koyup korktuğun, travmasını yaşadığın, hüznünü duyduğun hayatın içinde seni vazgeçmeye iten ne varsa bulmaman imkansız bu filmde. bu açıdan herkesin kendinden bölümler, sahneler, karakterler ya da çağrışım yapan nesneler bulabileceğini düşünüyorum. bilinçaltımız da bu film kadar karışık, geçmişten, gelecekten, travmalardan, alakasız akılda kalan imgelerden oluşan bir kaos. vazgeçmeyi düşünenlerin izlememesini tavsiye ediyorum.
  • belki de ilk kez bir filmi izlemeden önce spoiler kısımlarını okuyup öyle izlemek gerek... o zaman daha anlamlı ve seyir zevki yüksek bir film haline geliyor benden söylemesi...
    okuyun ve sonra izleyin...
  • --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    filmi sevmedim ama yerin dibine sokmucam.
    bana en çok garip gelen şey, okul hademesi olan birinin hayal dünyasında nasıl bu kadar kompleks düşünce yapılı bir sevgili hayal ettiği oldu. böyle bir şeyin tek açıklaması kendisini boş zamanlarında edebiyata ve felsefeye vermesi olurdu. sürekli şiirlerden bahseden ve bence "gına getiren" sıkıcı iki kişi, böyle bir amcanın mahsulü mü olmalıydı, mümkün mü böyle bir şey?

    temizlikçi değil de başarısız olmuş bir sanatçı neden değil konumuz, sanatçılar köyde annesi babasıyla yaşayamaz mı?

    --- spoiler ---
    --- spoiler ---
  • filmin özeti şu cümlede saklıydı: "i have chains (zincirlerim var)".

    -spoiler-

    hayali kız arkadaşına "i have chains" diye bağırır jake. jake'in gerçekten de zincirleri vardır. doğduğu yer, ailesi, büyüdüğü çiftliği, hayatındaki hemen hemen her şey ona zincir olagelmiştir. intihar etmeden önce kafasında canlandırdığı onca güzel şeye erişmesini engellemiştir bu zincirler. onun zincirleri aynı zamanda hayatın acımasız gerçekleridir de. her şeyin, işin sonunda sadece kemik yığınından ibaret olduğu gerçeğini ve yok olup unutulacağımızı bilmek aslında korkunç bir zincirdir. filmdeki muhteşem repliklerin birinde şöyle denir mesela: "her şey ölmeli, tek gerçek bu. insan umudunu kaybetmek istemez, ölümü aşabileceğini düşünür. her şeyin iyiye gideceği inancı insana özgü bir fantezidir. diğer hayvanlar ise anı yaşar. insanlar bunu yapamadığından umudu icat etmiştir".

    filmin başlarında şu harikulade tabloyu gözümüze sokar yönetmen. bunun acımasız bir nedeni vardır. tablo alman romantik ressam caspar david friedrich'e aittir. ismi de der wanderer über dem nebelmeer (wanderer above the sea of fog-bulutların üzerinde yolculuk)'dir. romantizm akımının tam anlamıyla simgesidir. yüksek bir tepede, kayalıkların üstünde, sisli ve bulanık bir hayata karşı dimdik duran genç bir adamı resmeder. resim her anlamda romantik, heyecanlı ve kışkırtıcıdır. insanın yanına bu tabloyu alıp maceradan maceraya atılası gelir.

    jake'in evinde böyle bir tablonun bulunması ise büyük bir komedidir aslında. gerçek ve hakiki bir komedi... yaşamın ta kendisi... jake; zeki bir insandır, düşüncelidir, hayalinde canlandırdığı kız arkadaşına sırf onun ayakları üşümesin diye kendi terliklerini verecek kadar centilmendir. büyük şairlerin büyük şiirlerini okur, çocuk yaşta biyoloji, kimya ve fizik üzerine kitaplar okumaktadır. klasikleri izlemekten hoşlanır. hayali kız arkadaşı, jake'in çocukluğunun geçtiği odaya girdiğinde görürüz ki jack'in kitaplığı inanılmaz kitaplar ve filmler ile doludur. fakat bunların hiçbiri jake'in, boktan bir kasabanın boktan bir lisesinde hademe olarak yalnız başına, kimse tarafından hatırlanmayacak şekilde arabasında intihar ederek ölmesine engel olamaz. çünkü hayat robert zemeckis filmlerine hiç benzemez.

    charlie kaufman'ın filmin ortalarındaki flashback sahnesinin yönetmeni olarak zemeckis'i seçmesinin elbetteki akıllıca bir sebebi vardır. muhtemelen zemeckis'in herkesçe bilinen ve çok sevilen forrest gump filmine atıfta bulunmuştur. "forrest gump", hepinizin de bildiği üzere tam bir "amerikan rüyası pazarlama" filmidir. "ne kadar aptal da olsanız; çabalar ve sisteme ayak uydurup sesinizi çıkarmadan her denileni yaparsanız elbet bir gün siz de bir şeyleri başarabilirsiniz" der film. halbuki "forrest gump" filminde görüp görebileceğiniz her şey birer saçmalıktan ibarettir. o film tam bir umut pornosudur. nasıl porno izlerken saatlerce sevişebileceğiniz ihtimalini hayal edip durursanız, forrest gump'ı izlerken de tüm hayallerinizin gerçekleşebileceğini düşleyip durursunuz. bu filmde jake üzerinden anlatılanlar ise forrest gump'ın bir antitezidir. forrest gump ne kadar aptalsa; bizim jake o kadar zeki ve entellektüeldir. forrest gump nasıl tamamen hayal ürünüyse; bu film her şeyiyle hayatın ta kendisidir.

    "işlerin düzeleceği, hiçbir şey için geç olmadığı, tanrının senin için bir planı olduğu, yaşın önemsiz olduğu, umudun asla tükenmeyeceği, her işte bir hayır olduğu, herkesin aşkı bulabileceği... bunların hepsi sadece palavradan ibarettir". jake, ölümüne doğru giderken bu acımasız cümleleri sayıklar. işte hayat tam anlamıyla jake'in ağzından dökülen cümlelerdir. ne yaşayacağınız az çok bellidir. boş umutlar besleyerek yaşamaya çalışmanız çok acınası bir davranıştır. bazen ne yaparsanız yapın başaramazsınız. kendinizi john cassavetes'in başyapıtların biri olan a woman under the influence filmindeki mabel karakteri ile ölçüştürmenizin bir anlamı yoktur. çiftlik evinden ayrıldıkları araba sahnesinde jake, mabel karakteri için "çok güçlü ve büyük haksızlığa uğramış bir karakter" der. mabel'den kastı aslında kendisidir. kendini onun yerine koyarak konuşmuştur. kendisinin de bir şeyler yapabilecekken haksızlığa uğradığını düşünmektedir. fakat çok geçmeden hayali kız arkadaşı yani aslında yine kendisi şöyle cevap verir ona: "mabel, herkesi memnun etmek isterken tükenmiş ve böylece bir kurbana dönüşmüştür sadece". ve jake bu muhteşem cevaba bir şey diyemez. çünkü hayatını, zincirlerim diye tabir ettiği ailesi için harcamıştır. tüm ömrü onlara bakmakla geçmiştir. elli yaşında doğum günü kutlanırken annesinin de dediği gibi o yaşta bile hiç arkadaşı olmamıştır. ailesiyle tanıştırabileceği, terliklerini paylaşabileceği bir kız arkadaşı da olmamıştır. büyük bir fizikçi olma hayali ile yaşayıp durmuştur. çoğu insanın da başına geldiği üzere hiçbir hayali gerçekleşmemiştir.

    ve filmin başından beri sayıklayıp durduğu o cevaplanmamış tek soruyu sorar kendisine: "hipoterminin başlaması ne kadar sürer?". ve ölmeden önceki o birkaç saniyede kendini son kez rahatlatmak ister ve aklından şunlar geçer: "domuz olduğun için kendine acımazsan gerisi o kadar da kötü değil. kurtçuk dolu domuzu da birilerinin oynaması gerek değil mi? neden sen olmayasın? piyango sana vurmuş. kaderini kabullenmelisin. sineye çekersin ve yola devam edersin".

    ne yaparsanız yapın bazı şeyleri değiştiremezsiniz. bazı şeyler önceden bellidir aslında. hayali kız arkadaşın da dediği gibi "belki de başından beri biliyordum. belki de böyle biteceği belliydi". nerede doğduğunuz, babanızın mesleği, annenizin çalışıp çalışmaması, kaçıncı kardeş olduğunuz ya da tek çocuk olmanız, kaçıncı sırada hangi cinsiyetle dünyaya geldiğiniz, her akşam evde çay yapılıp yapılmaması bile sizin kaderinizi belirler. ileride ne olacağınız acımasız gibi görünse de az çok bellidir. o yüzden jake, tolstoy'a katılmaz. tolstoy, "mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır" demiştir. jake'e göre ise her ailenin mutluluğu da mutsuzluğu da kendilerine özgüdür. peki bu ailevi döngüyü kıramaz mısınız? elbette ki kırabilirsiniz. filmin böyle bir iddiası yoktur. film, bunu kırabileceğinizi anlatmaya çalışmaz. bunu kırabileceğinizle ilgili tonla film yapılmıştır zaten. "forrest gump" örneğin... ama kolay kolay hiçbir film bunu "büyük çoğunluğun başaramayacağını" söylemeye cesaret edemez. çünkü kimse altı kurtlanarak, içten içe ölecek bir çiftlik domuzuna benzetilmek istemez. bunu duymak onlara ağır gelir. halbuki hakikat, acı da olsa budur.

    anı yaşamaktan başka bir şansımız yok. sadece yaşamayı amaçlayan bir virüsten bir farkımızın olmadığını önünde sonunda kavramamız gerekiyor. bunun başka bir çözümü yok. ölecek, kurtlanacak, yok olacak ve unutulacaksınız. bunları duymanın acı verdiğini biliyorum ama gerçek olan bu. bir kuş gibi yaşamayı öğrendiğiniz an hakikate kavuşabileceğinizi bilmelisiniz. ardınızdan büyük eserler bırakmanızın bir önemi yok. jake gibi filmin sonunda nobel ödülü almanızın da inanın hiçbir önemi yok. bir önemi olduğunu düşünüyorsanız filmi oturup tekrar izleyin bence.

    filmdeki birkaç ayrıntıya da değinmek istiyorum. filmde jake ve kız arkadaşının eve ilk kez girdikleri sahnede jake yandaki komidinin üzerinde duran termosu hemen alt rafa kaldırıyor. o termos aynı zamanda işe her gün yanında götürdüğü termosu. intihar etmeden önce arabaya bindiğinde de elinde bir tek o termos vardı. termosu saklama çabası, en azından hayallerinde o termostan kurtulmak istemesinden başka bir şey değildi.

    filmde bahsi geçen william wordsworth, romantik dönemin önde gelen şairlerinden biridir. jake gibi romantik ve hayalperest bir insanın böyle bir şairi sevmesi hiç şaşılası bir tutum değildir.

    yine filmde bahsi geçen anna kavan'a ait "ice" romanı, yazarın ölümünden önce yayımlanan son eseridir.

    jake'in çocukluk odasında john carpenter'a ait pek çok film de görürüz. belki de kaufman, hayranlığından böyle bir şey yaptı. zaten tüm film sanki bir gerilim ve korku filmi gibiydi. korku filmlerinde rast gelebileceğiniz pek çok ögeye filmde denk gelmek mümkündü. zaten anlatılan her şey oldukça korkunç değil miydi?

    yine jake'in odasında en üstte bir filme denk geliriz: a beautiful mind. filmde anlatılan her şeyin aslında jake'in sanrılarından ibaret olduğuna bir gönderme yapılmak istenmiş sanırım.

    ayrıca yine filmde adı geçen david foster wallace intihar ederek ölen, amerikalı büyük bir roman, deneme ve kısa öykü yazarıdır. kendisini de bu vesileyle buradan bir kez daha anmış olalım.

    ayrıca filmde jake'in hayalinin "büyük bir fizikçi olmak" olması da hoş bir ayrıntıydı. filmde zaman kavramı alıştığımız şekilde değildi. sanki film, bir kuantum dünyasında, geçmişin, şimdinin ve geleceğin içe içe geçtiği bir boyutta geçiyordu. zamanı böylesine eğip bükebilmek de anca bir fizikçiye yakışırdı zaten.

    -spoiler-
  • yönetmenin zaman algısını diyaloglarla süsleyerek verdiği ve edebiyattan sanata bir metafor yaratarak seyirciye imgesel bir tasvir sunduğu film. şaka şaka bir bok anlamadım. sanırım bu sanat filmi denilen garabetlere insanlar, bişey anlamadıkları belli olmasın diye çok puan veriyorlar.
  • kaufman'ın bunun gibi "of allam hayat ne boktan" temalı depresif manifestolarına saatlerini günlerini verip sayfalarca analiz döşenmek için nasıl hayatlar yaşamak gerek acaba. aşırı bol vakti olan bir eli yağda diğeri balda dert üstü murat üstü insanlar bunlar desem öyle insanın bu filmlerle işi olmaz. derdi olan insan derdiyle uğraşır bu kadar analize falan vakit ayıramaz.. hayır yani yaşam sevinci veren bir şey olur vakit harcarsın da ne biliyim yani

    tanım: pandemi sırasında 70 işe birden yetişmeye çalışan ve bunlara yetişebilmek adına kafayı düzgün tutmak için çaba harcayan biri olarak ...seler izlemeyeceğim film
  • film başlar. daha ilk sahnesinde filmin kahramanını görürsünüz.
    kendisi son derece sıradan bir insandır. ama birazdan oldukça sıra dışı olaylar yaşayacaktır.
    film ilerler. 10-15 dakika geçer, ama siz hala tam olarak ne olduğunu çözememişsinizdir.
    film biter. ve siz kendi kendinize “az önce ne izledim ben?” diye sorarsınız.
    çünkü izlediğiniz şey, daha önce izlediğiniz hiçbir şeye benzemiyordur.
    çünkü siz az önce, charlie kaufman tarafından yazılan bir film izlediniz.

    charlie kaufman sinemasında anlam arayışı
  • korku ya da gerilim deyince aklına kapı gıcırdamaları, maskeli bir manyağın elinde testereyle dolanması, bir grup geri zekalının sırf meraktan gizemli bir kutuyu açmaları gibi konu/ögeler gelenler için korkutucu bir yanı yok şüphesiz. ancak benim izlediğim en korkunç filmlerden biriydi sanırım. emin değilim. bu film hakkında hiçbir şeyden emin değilim aslında.

    lucy, jake'in çocukluk fotoğrafı için ''bu ben değil miydim? bendim.'' dediği anda fark ettim; film aslında jake'in filmi, lucy'nin değil. kendimce filmin merkezini yakaladığımı düşündüğüm andan itibaren etrafını döşemek biraz daha kolay oldu. dahası, olanları anlamlandırma çabam son buldu. zaten bir anlamı yoktu. hiçbir gerçek değil. rüya değil. hayal mi yoksa bilinç akışı mı, aslında o bile belli değil. morpheus, neo'ya ''hiç gerçek olduğundan emin olduğun bir rüya gördün mü? bu rüyadan hiç uyanamasaydın gerçek dünya ile rüya arasındaki farkı nasıl ayırt ederdin?'' diye sormuştu mesela. neo uyandığı zaman gerçek anlaşılabiliyordu. çünkü rüyalar ne kadar karmaşık olursa olsun, gerçek her zaman kendini belli eder. orada tutunduğunuz bir şey mutlaka vardır. sizi gerçek kılar. bu bir duygu bile olabilir. diğer bütün duygularınızdan daha derinde hissedersiniz.

    jake ise en korkuncunu yaşıyor. onun için gerçeğin hiçbir önemi kalmamış artık. hayal, rüya ve gerçek birbirine geçmiş ve ayırt etmenin imkanı yok. çünkü koca bir ömür monoton ve rutinlerle geçmiş. bu konuda, jake'in evine giderken lucy ipucu vermişti. ''biz sabitiz. zaman bizim içimizden geçiyor'' demişti. jake sabit. evi, ailesi ve lisesinden başka bir durağı (tren metaforu) yok. hiç olmamış. zaman içinden geçmiş ve jake sadece yaşlanmış. arada devasa ve korkunç bir boşluktan başka hiçbir şey yok. bu yüzden de bilinç akışını izlerken zorlanıyoruz. hayali bir sevgili bile oluşturamadığı zihnindeki boşluğu doldurmaya çalıştığı zaman, bir araya getirdiği parçalar sağdan soldan toplanmış, bir anlamı olmayan parçalardan ibaret oluyor.

    izlemesi zor filmlerden. filmi anlamamak ayrı bir sıkıntıyken, anladığınızı düşündüğünüz andan itibaren izlemek bir yük gibi geliyor. daha da fenası içinizdeki sıkıntının ve sizi teslim alan kasvetin sebebini de anlamamak ayrı bir sıkıntı, anlamaktan korkmak bambaşka bir sıkıntı hâline geliyor.

    bunları yazarken filmin yerini de tam olarak buldum: ''çok iyi film, ama tavsiye etmem.''
  • oyun oynarken arkada ses olsun diye açtığım filmi ağlayarak bitirdim. yani nedendir ki gelip beni buldun, dertli hayatıma benzer dertleri izlettin bana, neden?