şükela:  tümü | bugün
  • dibine kadar boka batmış dünyalarında, üç tane "adam gibi adam"ın hikayesi.

    --- spoiler ---
    bruges'ün ağır atmosferinde mükemmel müzikleri, müthiş bruges manzaraları, süper tuhaf karakterleri, absürd diyalogları ve mizah anlayışı ve de muhteşem finaliyle alkışları hakediyor in bruges.

    baş kahramanlarımız ray (colin farrel), ken (brendan gleeson) ve harry (ralph fiennes). bu üç adam, nedeni anlatılmayan bir şekilde, adam öldürme işindeler. harry görevleri veren patron, ken ona borçlu olan esas tetikçi, ray ise henüz kariyerinin başlangıcındaki çaylak bir katil. çaylak katil ilk işinde kazayla bir çocuğu öldürünce işler karışır. patron harry, onun ortadan kaldırılmasına karar verir. bu görevi de kendisine borçlu olan ken'e verir. hepsi de katil olan bu adamların beklenmedik bir şekilde hepsinde temiz kalmış birer yan, film boyunca ortaya çıkar.

    ken'in ray'a bir şans vermek için kendi hayatından vazgeçmesi, bu temiz kalmış yanının etkisi kadar, yaşadığı hayattan duyduğu bıkkınlığın da bir sonucu. her ne kadar onu öldürmekten vazgeçmesi, aynı sırada onun intihar etmesini engellemek için olsa da filmin sonuna kadar ray'i kurtarmak için birden çok defa tam anlamıyla hayatını ortaya koyuyor.

    harry'nin karakterinde iyi kalan yön ise prensiplerine olan bağlılığı. ray'in öldürdüğü çocukla ilgili "eğer ben bir çocuğu kazara öldürseydim o anda silahı ağzıma dayar tetiği çekerdim" demesinin üstüne filmin sonunda ray'le birlikte bir de çocuk öldürdüğünü zannettiğinde silahı ağzına dayadığı anda tetiği çekmekte hiç tereddüt etmiyor. tek duraksama sebebi "prensiplerine bağlı kalmalısın" demek. sonrası, uçuşan kar tanelerinin arasındaki bir oluk kan.

    ray ise baştan itibaren her ortamda fırlamanın teki olduğunu belli ediyor. kuleye girmek isteyen şişman amerikan aileyle girdiği diyalogda, kafasını gözünü kırdığı kanadalı çift meselesinde, kız arkadaşının kör ettiği eski sevgilisine yaptıklarında, ortamını bulduğunda her türlü kafayı çekmesinde vs. vs. tam bir piçlik abidesi olduğunu gösteren bu adam, kendisini vuran harry, bir çocuk öldürdüğünü zannedip silahını ağzına dayadığında son nefesiyle onun aslında çocuk değil bir cüce olduğunu anlatmaya çalışıyor. son dakikada aslında nasıl bir adam olduğunu görüyoruz. kafası pek fazla çalışmayan, para için adam öldüren ama yine de gerektiğinden fazla canın kaybolmasını istemeyen bir adam.

    filmin sonundaki ambiyans, film setinin beyaz parlak ışığı, setteki kostümlü tipler falan ise kıyamet günü ile arafın güzel bir tasviri olmuş. tam da üç ana karakterimizin hakettiği gibi. ne çok boktan ne de çok iyi.

    ve çok geç de olsa aptal bir adamın ağzından çıkan ve yürekleri dağlayan o final cümlesi : "i really really hoped i wouldn't die"
    --- spoiler ---

    sinemanın ne kadar etkileyici bir sanat olabildiğini bizlere gösteren bu muhteşem filmde emeği geçen herkese naçizane teşekkürlerimi gönderiyorum.
  • bu filme komedi filmi diyenlerin aklından zoru olduğunu düşünüyorum açıkcası.kara mizah bile değil bildiğin dram. izlerken içim daraldı yeminle. ama colin farrel süper oynamış hakkını yemiyim irish aksanı yeter zaten. ralph fiennes her zamanki gibi çok karizmatikti. her ne kadar colin'in oynadığı karakter ray, brugge için shithole dese de, brugge'ün muhteşem bir şehir olduğunu tekrar görme fırsatı buluyoruz bu filmde. mutlaka gidip ziyaret etmek lazım. ilginç bir senaryo, iyi oyunculuklar ve süper şehir görüntüleri içeren bir film. izleyin.
  • zannımca filmin en iyi oyuncusu, bruges'un kendisidir.
  • akılda kalıcı repliklerle dolu, ufak bir castla kotarılmış, bağımsız tadda lezzet veren film. kategorisi ne mi? kategoriler arası kesişim kümesi.

    --- spoiler ---

    çocuk parkında öldürmeye gittiği adamın kendini vurmasını önleyip, sonra bu intihar mevzuunu bir kaydırağa oturup, ayaklarını sallayarak tartışırken birbirlerine -çocukların oyuncaklarını gösterdikleri gibi- silahlarını gösteren iki tetikçinin sohbeti görülmeye değer. öldürerek para kazanan birinin, öldürerek para kazanan birini yaşamaya ikna etmesi herhalde gerçekliğin en absürd düzeyi.

    --- spoiler ---
  • yeni film denemek yerine, daha önceden izlenmiş ve kalitesi tescillenmiş filmleri yeniden izleyen aksak beynime ilaç gibi gelmiş filmdir.

    bu akşamla birlikte dördüncü kere izledim. filmin tüm sahnelerini beynime yazana kadar biraz daha izleyip, sonra herhangi bir dvd oynatıcıya yahut bilgisayara ihtiyaç duymadan direk beyinden oynatabileceğim. "ne gerek var?" deme sözlükçü, her zaman film izleme şansımız olmuyor. patron o sırada aklına yeni gelen bir şeyden bahsediyor ya da trafiğin ortasında çaresizce kalıyorum. tüm star wars serisini extended olarak kaydetmek çok uzun süremi almıştı ama buna değdi. bu film de, direk arşive atılası bir film işte. oyunculuklar, kahkaha attıran sahneler ve tabi ki fucking bruges!

    birden çok izlememin nedeni de kayıt yöntemimin biraz ilkel olması. ilk izleyişimde insan layerını kapatır, mekanları, ışıklandırmaları, çatıları, kapıları ve sokakları kaydederim; enstrümantal bir film gibi. ikinci izleyişimde, insanlar olur ön planda. söylediklerini, mimiklerini, göndermelerini kaydederim. üçüncü izleyişimde film demlenmiştir artık. mekan içerisindeki insanı, birbirleriyle olan ilişkisini, arka plandaki harika aydınlatılmış çan kulesiyle birlikte algılar yavaştan ezberlediğim sahnelerle, filmin içerisinde yer bulurum.

    şimdi hard diske attım gibi bu muhteşem filmi. diyalogların çoğu aklımda; izlemek için eve gelip bilgisayarımı açmama gerek yok. kilim desenli bir apartmanın 3. katından bir an önce kurtulup, güzel perspektiflere bakmalıyım avrupa'nın her kentinde.
  • kendini film gurmesi ilan etmiş bazı algısı zayıf ve zevksiz kişilerin hakkında yorum sıçtığı enfes filmdir.
  • içinde kötü adam olmayan film noir olur mu sorusuna dolaylı bir cevabı var in bruges'ün. hem biçim hem hikaye olarak tür ile çok yakın bir temas kurmakla kalmıyor yenilikçi bir yol tutturarak ona bir alt başlık da açıyor. bu yol biçimden ziyade hikaye ile ilgili. stilize bir şekilde resmedilmiş brugge türün biçimsel gereklerini yeteri kadar karşılarken hikaye onu tersyüz ediyor. eğer kara film söylendiği gibi bu denli fazla izleğe sahipse ve kuralları sürekli yeniden yazılıyorsa in bruges'ün de türü modernize ettiği bir gerçek.

    noir statik değildir, janrlar arası dolaşırken kendini biçimlendirir ve her defa yazılanı bozup yeniden kurar. nasıl ki zaman içerisinde femme fatale'lerin tahtı sallandıysa in bruges'da türe yaklaşırken kötü adamları ele alış şekliyle fark yaratıyor. eğer big lebowski için bowling noir diye bir alt tür atayabiliyorsak kesinlikle in bruges'de yaptığı özgün dokunuşla tür içerisinde aykırı bir yeri hakediyor.

    in bruges’ün bunu kiralık katiller ve onların patronu arasından geçen bir hikayede beceriyor olması onu farklı kılıyor. ancak ahlakçı bir yaklaşımı yok. bu tutumu rahatsız edici olmaktan çıkarıp, dikteci bir tavırdan kurtarıyor ancak dolaylı bir yaklaşım içerdiği için meselenin gözden kaçırılmasına da sebep olabiliyor. yanlışlıkla bir çocuğu öldürdüğü için acı çeken bir kiralık katil, intiharı düşünüyor, hayatı darmadağın olmuş durumda. çizilen kompozisyon bir çocuğu öldürmüş olan katille özdeşleşebileceğiniz şekilde resmedilmiş. kabusları haline gelen bu hatasının sorumluluğunu yükleniyor ve nihayetinde bir çocuk parkında kafasına silahı dayıyor. stooop. beraber brugge’e geldiği arkadaşına geçelim. o da başka bir kiralık katil. ortağı işi berbat edince beraber brugges’e yolanmışlar. hem ona gözkulak oluyor hem de patrondan haber bekliyor. gelen haber ortağını öldürmesi yönünde. o da eline silahını alıyor ve ortağına arkadan yaklaşıyor. bunu da keselim. patronları evde çocukları ile beraber iyi bir aile babası portresi çizen bir adam. o da ken'den ray'i öldürmesini isteyecek kadar gaddar görünüyor. hatta bunun için kalkıp brugge’e gidecek kadar da kararlı.

    şimdi baştan alalım. ray hatasının farkında, cezasına razı. biletini kendi kesiyor. ardı arkası, ötesi berisi önemli değil, ahlaklı bir tavır. ken ortağını öldürmeye giderken onun kafasına dayağı silahı görüyor ve intihar etmesini engelliyor. bir hayli ironik bir manzara. ortağının bir şansı daha hakettiğini, genç olduğunu düşünüyor. dahası ray’in kabahatinin farkında oluşu ve hatasının cezasını kabullenişi, bu doğru son hamle onu etkiliyor. kendi canını tehlikeye atarak patronuna durumu izah ediyor. ken'in kendini feda edişi bir kiralık katilden beklenmeyecek bir tutum. o da kendi içerisinde doğru insan olmanın derdinde, belli. hayatı pahasına "yapamadım, doğru değildi" diyor. hatta bir parantez açalım, şehrin merkezindeki o tarihi kaleden aşağı atlamadan önce aşağıdan geçen insanların üzerine düşmemek için ilk önce cebindeki bozuk paraları aşağı atması ‘içindeki iyi’nin son yanmasıması belki de. ölüme giden bir insan için çok ufak ama çok önemli bir detay. gaddar patrona geçelim. ray'i yanlış yaptığı ve işleri berbat ettiği için öldürtmek istediğini düşünüyoruz. bir yönüyle doğru. ama onu harekete geçiren başka bir motivasyon daha var. bu kişiselleştirilmiş ya da o işin özelinde yapılmış bir hataya dair değil ama. bir çocuğu öldürmenin cezasız kalmaması gerektiğine inanıyor. o da kendi kurduğu değerler sistemine göre haraket ediyor. bu ilk planda gayrı samimi görünüp hareket ettiği bu saik inandırıcı gelmese de kendisi de yanlışlıkla bir çocuğu öldürünce- hatta öldürdüğünü zannedince, ya da öldürdüğünün çocuk olduğunu zannedince diyelim- bu defa kendi cezasını kesiyor, ve silahı kafasına dayayıp ateşliyor. bir insanın prensipleri olmalı diyor patron ve prensipleri uğruna kendini feda ediyor.

    eylemlerimizin neticesinden illa ki bir buyurucu güç ya da bir erk sahibi tarafından cezalandırılmamız gerekmiyor. insan kendini cezalandırmayı da bilmeli. yoksa bunun sonu tanrı yoksa her şey meşrudur benzeri kaypak bir zemine denk düşebiliyor. kendini cezalandırma illa somut bir hamleye ihtiyaç duymak, bu yolu izlemek değildir elbette. eğer bir şeyi kendine geri dönüşü olsun diye yapıyorsan, kendi mutluluğunu ya da bu eylem neticesinden sana dönüşü poizitif olacak bir kazanca sahip olmak, refahını, konumunu, kendi mutluluğunu maksimize etmek adınaysa bu hareketin çok anlamlı değil. kant’ın kategorik imperatif dediği şeye geliyoruz. sadece “kendine iyi” denilen kavrama atfen davranışlarına yön veriyorsan ahlaki olan o oluyor. patron da aynı zamanda evrensel olmasını istediği bir norma uygun hareket ettiğini son hamlesi ile kanıtlamış oluyor. hipotetik olmayan, yani hiçbir dolayım olmadan yapılan davranış anlamlı olmuş oluyor. insan olduğunun ayrımına varabilmek için kendi değerler sistemini oluşturmalısın. öyle bir axiology bina etmelisin ki o her yönüyle “kendinde şey”e hizmet etsin demiyorum, hatta bu axiology’nin çelikten sınırları, sarsılmaz kaleleri de olsun istemiyorum. sadece olsun. yani önce bir sahip olalım, açılımını da yaparız illa ki. prensipleri uğruna hareket eden bir adam var. o adam kendi içine bakabilmiş. incelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez derken sokrat bunu kastediyordu muhtemelen. kendini incelediğinde ortaya koyduklarının toplamı, onun vardığı kaideler, normlar, tercihler bir yere varıyor. sen o noktada ne kadar samimisin? bunun cevabı almak için çoğu kez sınanmamız gerekiyor. patron sınanıyor ve sınavı geçiyor. bir katil dahi olsa kendine bir yol tutturmuş, neyin doğru, neyin ahlaklı olduğuna dair bir rota çizmiş ve her şartta bunun arkasından durabilen, kendi iradesini ama ile başlayan subjektif meşruiyetlere yem etmemiş olan adama karşı daima saygı duyuyor oluşumla da alakalı olabilir bu.

    ray’in hatasının cezasını manen çekiyor olması, hatta bununla tatmin olmayıp daha da ileriye giderek kendi canından vazgeçmeye çalışması, ken’in çok klasik olan “ama orada benim canım söz konusuydu, sen olsan ne yapardın” gibi bir ucubeye sarılmadan kendi hayatı pahasına ray’i azat edişi, patron’un sadece sözde olmadığını anladığımız prensibinin arkasında sıkıca durması in bruges’ün bir derdi olduğunu gösteriyor. doğru bir ahlak değil de daha tercih edilebiliri olduğunun kanıtı belki bu film. yani bir katilin bir yönüyle doğruya hizmet edebileceği ve ona sadece bu pencereden bakarsak onun pek çoğumuzdan daha doğru olabileceğini gösteriyor. filmi kant’ı arketip alarak okumak da mümkün, güzel bir şehirde geçen, güzel bir hikaye olarak seyeretmek de. in bruges böyle bir amacı olsun ya da olmasın, ki zaten bunu asla gözünüze sokmuyor ve rahatsızlık verici bir didaktizme bulanmıyor, söylenmiş olanı başka bir ucundan çok başka bir kalıba yedirerek tekrar ediyor. işte in bruges'ün bir film ya yeni bir şeyler söylesin ya da yenilikçi bir şekilde yeniden söylesin arzumuza uygun düşen hamlesi de bu oluyor.
  • --- spoiler ---

    en kötü yanı ralph fiennes'in ilk altmış beş dakika boyunca ekranda görünmemesi olan film.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    1) huysuz olmak
    2) matematikten kotu not almak
    3) uzgun olmak

    --- spoiler ---
  • içinden otomobil ve uçak geçmeyen filmdir.

    ---------------------------- spoiler ------------------------
    --- spoiler olmayabilir ama seyretseniz daha güzel olur tabi ---

    bir kaç sahnede çok uzaktan geçen bir kaç araba dışında hiç yoktur. fayton vardır, tren vardır, tekneler vardır, belediye otobüsü vardır ama otomobil yoktur.

    filmin kahramanlarını hiç bir zaman otomobille seyahat ederken görülmez. bruges sokaklarında birbirlerini koşarak kovalarlar. uzun mesafeleriyse trenle katederler.

    ---------------------------- spoiler ------------------------