şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: am sik got)
  • tahminimce her insanin kendine 1 kere olsun sordugu bi soru olup kimilerince yemek icin yasamak gerek diye cevaplandirilmistir.*
  • yok böyle bişii yanıtı da verilmişse,

    (bkz: intihar oncesi son sozler)
  • genlerdeki non maskable interrupt'lar olan survive ve multiply gorevlerini, onu alinamaz bir cilginlikla yerine getirebilmek icin diye cevap verilebilecek ve the great question olarak ozetlenebilecek soru cumlecigi.
  • her şeyin böyle gerisin geriye işlediği ve baştan başlayıp tekrardan sona doğru gittiği bir alemde, insan tekrar etmeden kendini, yaşayabilir mi? az önce beklediğim durakta bundan önce tam da benim konumumda bekleyen kaç kişi olmuştur? tam o anda dünyada kaç kişi gelecek olan otobüsü bekliyordur? nereye gidiyorlardır acaba? *gittiğimiz yerler farklı olsa da tematik olarak aynı işleri göreceğimizden hiçbir önemi kalmıyor, durduğumuz ya da gittiğimiz yerin.* bir yer çok güzel olabilir. bizi ruhen mutlu hissettirebilir. burası gerçekten güzel midir? yoksa onun böyle olmasını ve böyle hissettirmesini biz mi istedik? belki de elimizde olan en güzel şey bu olduğu için en güzeli budur. peki daha güzelini gördüğümüzde. çok daha güzel bir yer. içinde her şeyden ve her yerden olan ve üstüne daha da fazlası olan bir yer. onu nasıl güzelleştirmiştik dersiniz? belki kimselerin basmadığı yeşillikler vardır. ve gür, kocaman ağaçlar. renklidir bu ağaçların çiçekleri ve ne şanstır ki tam da bu çiçeklerin açtığı dönem gelmişizdir buraya. bir doğa patlaması gibi her şey serpilivermiş. kirazlar çiçek açmış. bazılarının ki dökülüp, yerde beyaz bir zemin oluşturmuş. hatta kimisi öyle hızlı davranmış ki meyve vermiş. güzellik bütün boyutlarıyla karşımıza çıkıvermiş. bir ağacın dibinde küçük bir gölcük oluşmuş. öyle güzel görünüyor ki. yeşilliğin bittiği yerde gökyüzü mü, yoksa deniz mi başlıyor? ayırt edemiyorsun. tanrım! ne güzel yerler buralar. ve bir de bakıyorsun ki cebinde sigaran kalmamış. ya da fotoğraf makineni otel odasında unutmuşsun. bir daha gelemeyeceğin bir yerde hiçbir hatıra edinmeden gideceksin az sonra. bir sigara bile içemeyeceksin bu nümayişe karşı. aksilik ya, suyun da bitmiş. iyice sinirleniyorsun. karnının da acıktığı aklına geliyor. hem kimseler yok burada. zaten oturduğun yerde de kimseleri tanımıyordun. ne boktan bir hayat. kimseye anlatamayacağın halde öyle güzel yerlere gelmişsin ki. artık bu güzellik seninle birlikte dünyanın yalanlarından ve günahlarından uzak mı kalacak? yoksa sen ne yapıp edip de bu mahremiyeti bozacak mısın? nedenini bilmediğin halde önüne ilk gelen -uzaktan tanıdık- birine -ağzından sular aka aka- anlatacak mısın, bütün bu güzellikleri? yanında değer verdiğin birisiyle birlikte bir kez daha gelmek istemeyecek misin, buraya? yoksa burayı unutup da çok daha önemsiz ve çirkin bir yer mi aklında kalacak, sırf o anlarına ortak olan birisi olduğu için yanında? ne için yaşıyorsun? ne yapmak istiyorsun? neden bir yerlere gitmek istiyorsun? ve neden yeni insanlarla tanışmak istiyorsun? etrafındakileri neden bu kadar çok seviyorsun? yaptıklarını, yapabileceklerini, gördüğün ve görmüş olacaklarını paylaşabildiğin için mi? paylaşmak için mi yaşıyorsun? yoksa yaşadığın için mi paylaşıyorsun? diğerleri ne kadar umurunda? onları gerçekten seviyor musun? diğerleri neden umurunda? gerçekten onlar olduğu için mi? insanı sevdiğin için mi paylaşıyorsun her şeyi? *belki o an sizi mutlu edeceğinden paylaşıyorsundur.* belki heyecanlanacaksınızdır, yeni bir şeyler yapma ihtimalinize karşı. bir ihtimal bile nasıl yakınlaştırıyor bizi birbirimize.
    oysa daha dün tek başına çıkmıştın sokağa... hava sisliydi. severdin böyle havaları. ve şehir yorgundu. boğulmuştu dumanın altında. sana da geçmişti bu halet-i ruhiye. sanki bu kocaman şehrin hüznünü taşıyordun omuzlarında. tramvayın içindeki adam görmüştü seni, bir an bile olsa. ne kadar da yalnız gelmiştin gözüne. bir fotoğraf karesinde gibiydin. romantik ve dramatiktin. adam üzülmüştü. sana değil. ona yalnızlığı göstermiştin, birkaç saniyede. yaşlıydı. sana üzülecek değildi. çok şey yaşamıştı. elvan çeşit acı çekmişti. modern zamanların nevrotik bunalımlarını pek algılayamazdı. uzak kalırdı. ona derdini hiçbir zaman anlatamazdın. o da sana. yavan gelirdiniz birbirinize. kendi kulvarınızın en dertli insanlarıydınız. ve sen o adamı fark etmemiştin. o da tek başınaydı. kocaman tramvay tek bir insanı taşıyordu. akşamdı ve karanlık iyice çökmüştü. gidecek kimsesi olmayan bir adamdı. yaşlıydı. görsen de umursamazdın.
  • çağrışımsal bakınız:
    (bkz: yaşar ne yaşar ne yaşamaz)
  • cocuklugumdan beri kendime sormakta olup son bir senedir zihnimi cok daha sıklıkla isgal eden soru. otobus camindan yagmurlu bir gunde disarida ters donen semsiyeleriyle kosturan insanlari izlerken acaba bu soruyu kac tanesi, hangi siklikla akillarindan geciriyor diye dusunuyorum.
    insan ne icin yasar? kendimizden once baskalarinin beklentilerine karsi sahip oldugumuz sorumluluklar yuzunden mi? iyi bir gelecege sahip olma hayalleri ugruna mi? yoksa sana ozgur iradeyi verip kendi yasamin hakkinda secme ozgurlugu vermeyen, kendini oldurup intihar ettiginde katil sayildigin bir dinin zorunluluklarindan oturu mu?

    bence insan mutluluk ugruna, mutlu olabilmek adina bahaneler bulabildigi icin yasamali.
  • ben küçükken dedem hemen her gün sorardı bu soruyu bana şu şekilde:

    "biz ne için yaşıyoruz ufaklık?"
    ve kendi cevaplardı yine:
    "öğrenmek, aramak ve bulmak için."
    diye.
    öğrenmeye bu isteğim ve aşırı ilgim böyle büyümektendir belki; insan ne için yaşıyorsa, onu her gün hatırlatmalı kendine.
  • çok canın sıkkındır. yaşamak manasız gelir. sokaklara atarsın kendini... insanlar kalabalık, sokaklar cıvıl cıvıl... nasıl mutlu oluyorlar, neye gülüyorlar, nasıl eğleniyorlar diye düşünürsün. daha sıkılırsın, yorulursun. sonra düşünmeye başlarsın. insan ne için yaşar? bu saatten sonra nasıl mutlu olur insan, nasıl güler? eskisi gibi nasıl olursun ki? dersin.

    teyzem demişti en azından. böyle demişti, böyle düşünmüştü kızı öldükten sonra...