şükela:  tümü | bugün
  • insan zihni, çoğu zaman, belli bir fikri takip etmesini net bir şekilde engelleyen olasılıksal olay dağılımı ile örtülüdür. bir fikir, bir düşünce yolu verildiğinde bu belirsizlik bulutu verilen yol üzerinde çökerek net bir görünüm sağlar. yani demem şudur ki, 3 sn sonra vukuu bulacak olaylar zinciri 3 sn öncesinde zihnimizde olasılıksal olay dağılımı ile tanımlıdır, fakat ancak olay vukuu bulduğunda bu olasılık dağılımı olay üzerine çökerek belirsizliği ortadan kaldırır. tıpkı dünyaya bulutların üzerinden bakmak gibidir, hiçbir şey göremezsiniz ancak herşeyin bulutların ardında olma olasılığını idrak edebilirsiniz.
  • 19. yy'dan 20. ci yüzyıla geçerken psikanalizin gelişmesiyle, insanın bilincinin yanında bir de bilinç dışının var olduğu fikri ortaya atıldı. buna göre insan hiç farkında olmadan etki altında kalabilen kendi zihninin maşası olmuş bir varlıktı. insan zihnine güvenilemezdi. peki bu doğru mudur? yoksa bir yönlendirme mi?

    pek çok akılcı ,rasyonalist ilk çağ felsefecisi insan tabiatı ve aklının doğruyu kavramakta son derece yeterli olduğunu. hatta bu konuda diğer tüm canlılardan ayrılan yönleriyle üstün olup sadece kendilerindeki erdemi keşfetmeleri gerektiğine inanırdı. özellikle dünyevi zevklerden arınmak bedenin erdemini, felsefeyle ilgilenmek zihnin erdemini getirirdi.
    insan aklı ilahi aklın bir alt görünümüydü. fakat zamanla hem pozitivizm hem de postmodernizm bu düşüncelerin yerine çok farklı algılar oturttu. hem değerli pek çok bilgi hem de temizlenmesi gereken bir yığın aldatmaca. bu değişim siyaseti nereye getirdi?

    gerçekte psikanaliz (yani bir bilimsel yöntem olarak)
    yabancılaşmayı ; bireyin anne karnından çıktıktan sonra içinde bulunduğu mekana aşina olmaması ve onu anlamlı bulamamasından kaynaklanan duyumsamaları olarak tanımlar. buna göre insan bağımlı halde yaşayan bir canlıdır. bağımlılıklarını anlamlandırmak ister. çekirdek aile ,içinde yaşadığımız toplumu algılarken minimalist bir rehberdir. yani anne burada bizim için kopması mümkün olmayan bir üretim aracı. baba bir nevi yasa koyucudur. biz ise henüz sadece tüketiciyiz.

    aslına bakarsanız içinde yaşadığımız toplumu benzetmek gerekirse ataerkil değil anaerkil benzeri olduğunu ifade etmek daha doğru olacaktır. zira geçmişte devlet dediğimiz şey kendini, monarşi feodalite veya aristokrasi aracılığıyla gösteren ciddi bir siyasi yapı, sosyolojik bir seçim iken şuan devletlerden çok daha güçlü, dini dili ve ırkı olmayan sermayedir.artık devlet sadece sermayenin kullandığı bir araçtır. kısacası bağımlı olduğumuz şeye yakın durma iç güdümüz bizi tıpkı aile içindeki anne bağımlılığı gibi sermayeye doğru itmektedir.

    şöyle örnek verelim. bugün paraya sahip olanın bir üretim yapması gerekmemektedir. paraya sahip olmanın yolu ise sermayenin istediği gibi yaşayıp istediği gibi düşünüp, istediği gibi konuşarak sağlanabilir. dolayısıyla postmodern işçi,yalnızca emeği sömürülen bir grup değildir.

    bu ise bir sanal gerçeklik ortaya çıkartmaktadır. yani sermayenin tasarladığı bir konfigürasyon ile etrafımızı görmekteyiz. işte buyüzden insanları yönlendirmek artık kolaydır. bu sebeple aynı ağızlardan aynı cümleleri, aynı davranış biçimleriyle aynı görüşleri paket halinde görmekteyiz.
    dolayısıyla yabancılaşma gitgide derinleşmektedir. çünkü içinde bulunduğumuz mekan anlamsızlıklarla doludur. çünkü bağımlı olduğumuz üretim güçleri elimizden gittiğinde (tıpkı bir bebeğin anneden koparılması gibi) stres ,kaygı depresyon veya obsesyon gibi şeyler hissetmekteyiz.

    peki postmodernizm bize ne yaptı? sermaye insan zihninin güvenilmezliği argümanından nasıl beslenmektedir. ?
    şöyle ki pek çok postmodern düşünceye sahip entelektüel insan zihninin güvenilmezliği dolayısıyla insan eliyle inşa edilmiş hiç bir yönetim sistemini ve devlet yapılanmalarını kabul etmek istememektedir.. insan aklının ve algılarının ürünü hiç bir şey kusursuz olamaz.
    ancak var olan devlet faşizmini eleştirmek isterken çıktıkları yolda bir yandan insanı onunla baş edemez duruma çekmekteler. bu halde ideolojiler topyekun çöpe atılasıcadır. bu bir bunalımdır. sermaye işte bu psikanaliz birikiminin üstüne konarak postmodernizm ve anti-hümanizmayla iş birliği halinde bugünkü toplumu yarattı.

    insanlar sanal bir gerçekliğin içinde yaşamaktalar. ve aslında bir sıkıntı olduğunun ne kadar farkında olsalar da gerçeği algılayabilecek canlılar oldukları düşüncesinden git gide koparak devletlerin büyük komplo teorilerinin oyuncağı olduğuna inanan zayıf bir varlık olduğuna inanmaktalar. dolayısıyla geleceğin de bir o kadar muğlak ve belirsiz görüldüğü bir çaresizlik içindeyiz. kafka ya da albert camus romanlarında okuduğumuz türde çaresizlik.

    bugün bilinç ve bilinç dışı arasındaki ayrım ya da yabancılaşma her toplumda aynı derecede değildir. bazı toplumlarda daha belirgin olabilir. dolayısıyla iki yoldan birinden gitmekteyiz ya insan zihninin ürünü hiç bir şeye güvenmeyen entelektüeller ya da koşa koşa geri gidip mutlak kuralların var olduğunu ilahi bir sığınağa saklanmaktayız. toplumlarımız ise bu iki ucun arasında yani birbirine son derece zıt bu iki görüşünün etkisinde kentlerde bir araya gelmekte. ve bu uçurumu iyice derinleştirerek nefret kıskançlık aşağılık kompleksi küçümseme linç kültürünü vs. vs oluşturmaktadır.

    peki insan zihni gerçekten güvenilir mi? bu konuya farklı yanıtlar verilebilir.örnek vermek gerekirse öklid geometrisinde iki paralel doğrunun asla kesişmeyeceğini insan aklı bulmuştur. ancak biz bugün uzayın eğilip bükülebilen bir şey olduğunu öğrendik. ve buna göre artık iki paralel doğru uzayda kesişebilir. ancak öklid geometrisi içinde bulunduğumuz mekan bakımından işe yararlılığını kaybetmiş değildir. bugün en büyük mühendislik harikaları onun sayesindedir. ve uzaya çıkıldığında riemann'ın einstein'ın kanunlarının işlediğini gördüğümüzde bu kez onu kullanmamaktayız. kısacası insan zihni yanılsa da, bilgileri ve teoremleri yanlışlansa da yolda oluşu doğruya yakınlığı bakımından matematiksel bir gerçektir. kullanılması gereken bilgiyi içinde bulunduğu mekanı iyi analiz ettiği takdirde seçebilme yeterliliğine sahiptir.
    dolayısıyla toplum bilimleri bugün her insanın ilgilenmesi gereken alanlardır. pozitivizme son derece saygı duymakla beraber insan zihninin doğruyu bulma konusunda ilk çağ felsefecilerinin çok değerli görüşleri olduğunu düşünmekteyim.

    ''sezgi'' yolu ile zaten bildiğimiz bir şeyi rastlantısal ve ya bilinçli bir çalışma süreci sonrasında kavradığımızı anlayabiliyoruz.

    konuya geri dönersek, gerçeklik bakımından kritik bir çağda yaşıyoruz. git gide ondan koparılmaktayız. şimdi hissettiğimiz bu gerçekliği nasıl yakalayacağımız. bu noktada insan zihni müthiş bir öneme sahip. zeka aracılığıyla geleceğimizi hedonist makinelere dönüşmektense gerçeklik üzerine kurgulayabiliriz. ne kadar yanlışlansak da düşünmek düşğnmek ve özellikle felsefe okunak bu nedenle önemli çünkü insan zihni bana göre en çok felsefeyle şekillenebilir ve belki içinde bulunduğumuz yabancılaşmadan kurtulabilir.

    yabancılaşma mekanın anlamsızlığından ileri geliyor dedik. bu anlam insanın içsel çabasıyla kurulabilecek bir anlam değil. daha doğrusu yeterli değil. yabancılaşmadan kurtulmak için asıl kurulması gereken toplumsal bir anlam. ben inanıyorum ki insan zihni gelecekte topyekun bir sanallıkta yaşamaya alıştırılsa da umberto eco'nun gülün adı adlı kitabında da dediği gibi

    "ve gerçek onunla yüzyüz gelmeden önce, dünyanın algısı içinde parça parça gösterir kendini"
  • insan zihni dusunebildigi, inanabildigi ve arzu ile pesinde kosabildigi her seyi basarabilir.
  • bizim kabul ettiklerimiz disinda insan zihninin hicbir siniri yoktur.
  • olanlari algılama sistemi sorgulaması boyut.

    her zaman üst katta tepinme veya alt katta kemençe çalma sebepli çıkan gürültüler insanı o sinir harbinden şu sınır harbine sürüklerken bir korku filmi izleyip korktuğunda yukarıdaki veya aşağıdaki o sesler tutunacak somut bir seyler oluverir. nefret ettiren sey duruma gore anne kucagi halini alir. bu tam olarak konjonktürün tanımı sanirim. ya da o kadar korkak olunmamalı.
  • zihni isimli bir bireyin en temel sıfatıdır.