şükela:  tümü | bugün
  • çalışma binanızın bulunduğu sokağın sonunda ecza vardır. ve orada çalışan birisi. mesai saatleriniz de hemen hemen aynıdır. tylol hot, forza ve işinize yaramayan bir çok gereksiz ilacı periyodik aralıklarla hiç ihtiyacınız olmadığı halde alırsınız... sadece kendisini görebilmek için. ama bir türlü tanışamazsınız, o cesaret sizde yoktur. belki de bu cesaretten öte bir şey her neyse... sadece sima olarak belki hatırlıyordur sizi hepsi bu kadar...

    hareketler, gülümsemeler, mimikler bellidir ki bir şeyler var hem onda hem sizde. olumlu veya olumsuz nasıl olduğu önemli değil ama bir şeyler olduğundan eminsiniz...

    hiç karşılaşmayı ummadığınız bir kış akşamı havanın da çok soğuk olmadığı bir akşam iş yerinizden çıkıp metro ya binmek için yola koyulursunuz ve ecza'dan çıkan o dur. adımlar biraz daha hızlı atılır mesafe kısaltılır. artık göze herşey alınır ne olacaksa olsun, bu düşünceyle yaşamak, konuşmaktan daha zordur... yol tabi ki de bomboştur gün ışığı renkli sokak aydınlatmarı dışında... sizi farkeder adımlarını daha yavaş atar, ve neredeyse duracak gibi olur. yanınıza gelmenizi mi bekler yoksa gerçekten de mi bu kadar yavaş yürür bilinmez... o yavaşladıkça siz yavaşlarsınız yol gittikçe sonu gelmektedir...

    iç sesiniz;

    evet şimdi,
    tamam gidiyorum,
    bir saniye ya,
    ya peki sapık sınıfına koyarsa beni,
    hayır saçmalama,
    sadece masum bir tanışma,
    olabildiğince nazik ve en ufak bir rahatsızlık duyarsa özür diler gidersin,
    tamam en uygun vakit şimdi,
    o zaman gidiyorum,

    derken, istasyonun alt geçitine gelinmiş ve hala bir sonuca varılamamıştır. ama hissediyorum peşinden gittiğimi, konuşmaya çalıştığımı fakat bir türlü cesaretimi toplayamadığımı... eminim ki bunlardan haberdar...

    tren gelir kalabalıktır zar zor binilir ve bir kaç istasyon sonra o bir yere oturur. tabi ki hemen yanına doğru gidilir, bir kaç istasyon sonra da karşı çarprazında ki koltuk boşalır. inanılmayacak bir şey böyle bir fırsat kolay kolay ele geçmez. anında karşı çarprazına oturulur. ve etrafada fazla bir şey farkettirmeden gözlerinin içine bakılır, aynı olumlu pozitif bir şey de karşı taraftan da alınır. ya da öyle algılanır....tren kimi zaman yer altına geçtiği zamanlar da, vagonun camları ayna gibi içerisini yansıttığı zaman, göz teması çevrenizdikelerin de dikkatini çekmeyecek şekilde vagon camı vasıtasıyla yoğunlaşır, siz ona bakarsınız, o size...tedirgin ve gerginsinizdir aynı şekilde de heyecanlı. herşeyin farkındadır, acı bir tebessüm eder.

    ama bu üzgün ifadeli tebessümü, siz pozitif bir tepki olarak anlarsınız....

    ineceği istasyon gelinir, o iner ve sizde peşinden gidersiniz. istasyondan çıktığınız gibi artık konuşmak için kendinize söz vermişsinizdir. ne pahasına olursa olsun konuşacaksınızdır.

    tam harekete geçtiğiniz an erkek arkadaşı onu karşılar. hiç bir şey konuşamadan yollarınız o an ayrılmıştır. beyniniz hiç bir şey düşünememektedir. nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı bilemezsiniz. bir süre sonra kaderinize küfreder ardından da sinirlenirsiniz o na değil imanınızın zayıflığına... gönlünüz sizi kandırmıştır, kaderin sizi kandırmaya yönelik kefareti diyerek sineye çeker, trenden inmeden önce ki üzgün ifadeli tebessümün anlamını daha iyi kavrarsınız...
  • yaklaşık 2 sene önce, yine dedemle çıktıkları bir gezi sırasında babannemin beyin damarlarından bir kaçı tıkandı. normalde yerinde duramayan, o haraketli ve tüm duyu organları bizden sağlam olan kadının şimdi sol gözü kör, desteksiz çok zor yürüyebiliyor ve en kötüsü de geçmişe dair ve o anda olan olayları ya karıştırıyor ya da unutuyor.

    babannemi hastaneden eve yeni getirdiğimiz günlerden biri. üzerini değiştirecek, dolabından kıyafet arıyor. hastanedeyken alıp giydirdiğimiz temiz gömleği görüp ''bu benim gömleğim değil'' demeye başlıyor.. ''babanne senin gömleğin işte hastanedeyken aldık ya'', diyoruz yok. ''anne hastalığından dolayı hatırlamıyosun senin o'' diyorlar yine yok.

    bünyesinde kıskançlık barındırmayan 70 yaşındaki kadın ''ben yokken bu eve kadın gelmiş, kimi getirdin'' demeye başlıyor 73 yaşındaki dedeme. dedemin artık üzüntüden gözleri doluyor. ''hanım saçmalama, bu yaşta ettiğin lafa bak, hastasın hatırlamıyorsun'' diyor ama o da fayda etmiyor.

    işte ikisini de bu halde görmek tam anlamıyla içimi acıtıyor.
  • böyle tuhaf hisler yaşatan,insana insan olduğunu hatırlatan olaylar. biraz once yaşadığım bir örneği sözlükle paylaşmak isterim:

    iş yerinde asansöre fazla kişi bindiğinde kapı kapanmıyor, bir kişinin inmesi gerekiyor. biraz önce asansöre çalışanlardan (malesef arkadaşlarımdan) biri bindiğinde kapı kapanmadı, o da “fazla geldi ben ineyim” dedi ve indi. asansörde temizlikçi teyzelerden biri de vardı. teyze “ben ineyim siz geçin” dedi, bu arkadaş bindi, teyze indi. düşünsenize, onun inmesini kabul etti kendi bindi! bu arkadaş teyzeden daha insan çünkü, teyze sonuçta temizlikçi, saçları boyalı değil, maaşı düşük, elbette hakları daha az olacak.

    arkadaşın bunları düşündüğünü sanmıyorum, kötü niyetli bir insan değil tanıyorum. kötü olan da bu. düşünmeden bunu yapması kötü, bilinç üstünü ve altını nasıl da yansıtıyor. ölür müydün yahu merdivenle çıksaydın iki kat? o kadıncağızın indiğine değdi mi? ilk bakışta önemsiz belki, ama işte bunlar önemli şeyler. benim içimi acıtıyor en azından.
  • çok güvendiğiniz, başkaları hakkında olumsuz konuşurken bile her türlü kefil olduğunuz arkadaşınızın, sizin hakkınızda bildiği her şeyi herkese anlattığını öğrenmeniz.
  • 10 senedir konuşulmayan , görüşülmeyen canın sıkkın olduğu anlarda varlığına korkunç ihtiyaç duyulan babamın ; geçirdiğim bir kaza sebebiyle telefonla beni araması , '' geçmiş olsun , naber , nasılsın vb. '' tarzında 2-3 dk. konuşmak ve telefonu kapatmanın ardından hiçbirşey hissetmediğimi , onun , o kadar özlem duyulanın artık bir yabancı olduğunu farketmek ...
  • bayramdan bayrama alınan en sevdiğim çikolataların diğer aile bireyleri ve gelen misafirler tarafından bitirildiğini öğrenmek.
  • leş gibi bir barda, ama leş gibi bir barda, eski bir arkadaşımla karşılaştım. tek başıma içiyor, tek başıma müzik dinliyor ve hayatta hiçbir şey ummuyordum. mutlu değildim ama mutsuz da değildim. aklımda kimse yoktu ve kimseye de yer yoktu. öylesineydim hayatta o zamanlar. öylesine içiyor, öylesine yiyor, öylesine uyuyordum.

    bahsettiğim arkadaş yanıma gelip oturduğunda konuşmak zorunda kaldım. konuşmak istemiyordum ama eski bir arkadaşla karşılaşınca konuşmak gerekiyordu. asla karşılaşmasak, asla konuşmasak daha iyiydi zira ben tek başıma çok iyiydim. ama işte, leş gibi bir barda tek başına içerken karşına çıktıklarında, kendilerini senin için bir hediyeymişçesine görüyordu eski arkadaşlar. pek bir önemi yoktu kimin ne düşündüğünün ama kimin ne düşündüğünün doğrultusunda yaşarsan daha az tartışıyor, daha az yoruluyordun.

    bir kaç saat içtik, bir kaç saat konuştuk. sonra bana birisinden bahsetmeye başlattı:

    "takıldığın şu orospu vardı ya..."

    takıldığım ve tüm arkadaşlarımın biz ayrıldıktan sonra "orospu" dediği tek bir kız vardı. 5 yıl öncesinde kalmıştı ama itiraf edeyim, o tarihe kadar hayatta sevdiğim tek kızdı. orospu dedikleri o kız benim için dünyadaki en değerli şeydi.

    "eee?" dedim vereceği cevabı bilerek...

    "geçen gece bir barda karşılaştık. çok sarhoştu" dedi dudağında pis bir gülümsemeyle.

    yıllar sonra ondan haber alıyordum. oysa daha bir kaç saat öncesine kadar kimse yoktu aklımda. kimsesiz içerken çok mutluydum. şimdi o vardı tekrar. yıllar öncesinden çıkagelmişti. tüm deliliğimle çıkagelmişti. orospu? kim ne derse desin, o benim için prensesti.

    delicesine atarken kalbim, "o nasıldı?" diye sordum.

    "daracıktı abi" dedi arkadaş, "daracık!"

    gülümsemek istedim, gülümseyemedim. ayağa kalkıp ağzını burnunu kırmak istedim, kıramadım. bir şeyler demek istedim, diyemedim. kalakaldım sadece.

    "ben işeyip geleceğim" dedim sonunda...

    leş gibi bir barın tuvaletinde, leş gibi bir adamdım. orospu?! hadi oradan... kim ne derse desin, o benim prensesimdi.

    o gece, o tuvalette, oturup ağladım.
  • beyaz peynirli tost yapmaya hazırlanırken tost makinesinin bozulduğunu fark etmek...
  • telefon çalar gecenin bir yarısı, isim yazmaz yapay zeka ekranı, ezberletilmiş rakamlar ise tanıdık olmaktan uzak... "şeytan" ya da "melek" dürter gecenin bir yarısı, tanıdık olmayan numaraları "cevaplama"yan el, "cevapla"ya basar.

    bin yıldır görmediğin bir "eski" arkadaş, "eski" sıfatını sorgulatarak şen şakrak "merhaba" der, tüm sosyal paylaşım sitelerini, "yeni" ve dahi "fast food" arkadaşlarını sorgulatarak...
    "nasılsın"dır, "ne yapıyorsun"dur, "ot mu oldun, bok mu koktun"dur...
    e peki can ciğer, sen bu saatte damdan mı düştün, kabusunda mı gördündür...

    tefekkür getirir ses, nedamet getirir.
    elde albüm "eski"lere nur yağdırırken saçsız başını sardığı eşarpla oturmuş vedaya hazırlanmaktadır. gördüğü fotoğraflarda titrek, sarı, cansızlaşmış işaret parmağının üzerinde durduğu yüze bir şekilde, kimbilir kaç vesaitle ulaşıp, "gidiyorum, hoşçakal. güzeldi ve ben bunu söylemeliydim" demektedir. "gitmek" fiilinin tam da anlamını vererek...

    sessiz, ıssız, kelimesiz , harfsiz bırakır insanı gecenin bir yarısı. "güneş doğduğunda geçecek" gibi bir duygu, öznel; ve fakat "güneş ona doğacak mı!" kaygısı...

    "kifayetsiz" kelimesinin anlamı iliklerine kadar hissedilir. "geçmiş olsun"lar, "umudunu kesme"ler, "savaş!"lar, "her şey güzel olacak"lar, "bir de şöyle bir doktor varmış"lar kifayetsiz... ses, söz, dil kifayetsiz... sadece kalıplar, kalıplar, kalıptan nefret edip de kalıba başvuranı dahi inandırmayan...kalıbı duyanı usandıran...
    yok canım göz yaşı mı? akmıyor ki! nesin sen, kabus gibi geçmişten gelip bugünün suniliğini anlatan vicdan azabı gibi sana karşı değil de insanın "öz"üne karşı...
    yok canım göz yaşı mı? akmıyor ki! yıllar, yaşlar boşa geçiyor; yollar kesişiyor, ayrılıyor... bir seda, bir veda. bu kez son.

    bu sigara son! bir daha içmemeli....
  • gece camdan şöyle bir bakayım derken, apartmanın önünde sokağa atılmış bir cins köpeğin yeni hayatına şaşkınca çalışma çabalarını görmek. sempatim her zaman olsa da hayvan sevgisi içime çokca işlemiş bir insan değilim, ama zavallı hayvancağızı eve alıp alıştırıp sonra bu hale koyanları görünce yüreğim dağlandı.