şükela:  tümü | bugün
  • 18 yıldır oturduğumuz ve babamın içinde hayatını kaybettiği evden taşınırken kardeşimin söylediği:

    "hoşçakal baba. biz gidiyoruz."
  • "keşke o hala hayatta olsaydı" eski sevgilimin eski sevgilisiydi o, genç yaşta ölmüş, bir kavga sırasında söylemişti bunu bana. o an evet keşke hayatta olsaydı diye düşünmüştüm, artık yaşamayan biriyle sevgide rekabet edilemiyor çünkü.
  • eşimin rahatsızlığı nedeniyle, tedavi sürecimizin önemli bir kısmını istanbul’da geçirmiştik çocuğumuzu babaanneye emanet edip, izmir’deki evimizin kapısına kilit vurarak. kemoterapi, kimi zaman farklı sorunlara neden oluyor, tekrar toparlanma sürecinde doktorlarımızın göz bebeklerine kilitleniyorduk adeta. umut.

    derken, günlerden bir gün, göğsüne port takılmasının gerekli olduğu söylendi, itirazsız tamam dedik. genel anestezi altında, cilt altına bu aparatın yerleştirilmesi bana söylenenden çok daha uzun sürünce tedirgin olmaya başladım haliyle. ameliyathane kapısının önünde aklımdan binbir çeşit düşünce geçerken, kapı açıldı ve genel cerrah: ‘’ bu zamana kadar az da olsa bir ümit vardı, ama artık o da kalmadı maalesef minnok hanım...’’ dedi.

    bu, yaklaşık 2 yıl içinde 4. kez doktorlardan eşimle ilgili olarak yüzüme karşı söylenmiş ‘’ yaşam süresinin çok sınırlı olduğu’’ yönünde bir cümleydi yine. en başından itibaren biliyordum. en başından itibaren dirençli olmaya büyük gayret gösteriyordum. en başından itibaren, gerçeği ne kadar kabullensem de hiçbir şeyden haberi olmayan eşime karşı mükemmel bir pollyannacılık sergiliyor ve onun moralini yüksek tutmak isteğiyle hep cesaret verici şekilde konuşuyor, gözlerine inançla bakıyordum. zira canım da sorgulayan, zeki bakışlarını göz bebeklerime öyle bir dikiyordu ki; nasıl bir güç geldiyse bana artık, hiçbir şey sezdirmeme konusunda tüm enerjimle var olmaya çalışıyordum.

    dolayısıyla, doktorun sözleri karşısında dimdik ayakta durmaya devam ettim; sendelemek ne kolay oysa, bir yere dayanma ihtiyacı ya da...

    yalnızca gözlerim doldu ama ağlamadım, hiç göz yaşı inmedi yanaklarımdan.

    buna rağmen doktor:’’ şimdi ağlamayın, öldüğü zamana saklayın göz yaşlarınızı. atlayın bir uçağa, gezin’’ dedi. gerçekten dedi. kolostomisi, nefrostomisi, haftalık kemoterapi seansları, her gün yaklaşık 30’a yakın içtiği avuç dolusu ilaçları, septik şoka girerek ambulansla apar topar hastaneye nasıl yetiştirdiğimi, artık yürüyememeye de başladığını; diyalize girdiğini... velhasıl bizim değil uçağa binmek, hastaneden kaldığımız eve gidinceye kadar taksiye bile nasıl zor bindiğini; doktora ve hastaneye, tedaviye ne kadar muhtaç olduğumuzu bilmesine rağmen dedi.

    ‘’dalga geçmek’’ deyimi hiç böyle boylu poslu, ünvanlı bir hale bürünmemişti yaşamımda.

    bu, yaşantımda duyduğum en acı sözcükler olmuştur; beni olduğum yere mıhlayan, sfenksten farksız bir halde doktora inanamazcasına bakmama sebep.

    ‘’empati’’ denen kavramın ne kadar önemli olduğunu hiç böylesine tecrübe etmemiştim...şu an birisine söz söyleyeceğim zaman nasıl kırk kere eliyorum kelimelerimi. bilemezsiniz.
  • bunlardan bir tanesi, hayatım boyunca en unutamadığım sözler kategorisinde ilk üçe giren bir sözdür.. yaptıktan sonra pişman olduğum çok az şeyden bir tanesinin sonucudur..

    lisede aldatılmışsındır, girdiğin depresyon sonucu, bu kötü durumdan kurtulmak için senden hoşlanan random bi kızla, ona karşı hiçbir şey hissetmediğin halde birlikte olursun. sonra da tam bi şerefsiz gibi kızcağızı ortada bırakırsın.. aradan birkaç sene geçer, üniversitede hoşlandığın, hatta aşık olduğun kız, sana umut verip seninle zaman geçirir. sonra seni tek başına bırakır ve gider.. derken bir gün o lisedeki, acı çektirdiğin kızla karşılaşırsın.. "nasılsın" dersin, "çok mutluyum" der.. 1 senelik bi ilişkisi vardır, onu anlatır.. "sen nasılsın?" der; "çok kötüyüm" dersin.. seni bırakıp giden kızı ve hissettiklerini anlatırsın.. dünya üstüme üstüme geliyo dersin, çok sevmiştim.. dersin.. kız hafifçe başını sallar, acı bi tebessüm eder, cevap olarak tek bi kelime söyler ve gider;

    geçer...
  • havaalanında, pasaport kontrolü için kuyruktayız. hemen ardımda almanya'dan oğlunu görmek için yurda dönen yaşlı bir çiftin konuşmalarına kulak kabartıyorum. beklemekten hiç hoşlanmayan biri olarak, aylar belki yıllar sonra gerçekleşecek bol özlemeli bir buluşmanın çok değil bi 5 dakika önce gerçekleşmesi için insanlığım tutuyor ve sıramı onlara veriyorum. buyrun teyzecim, siz geçin öne diyorum. kadın, kocasını da çekiştirerek geçiveriyor önüme. gurbet bana hiç yaramıyor belli ki, bu sefer de bu kol kola çiftin yıllar boyu kim bilir ne zorluklara birlikte göğüs gerdiklerini filan düşünüyor, teyzemin taa gözlerinin içine içine tatlı tatlı gülümsüyorum. ama anılan teyze bu duygusal anı ahan da şu sözleriyle pırasa gibi doğruyor: "ne bakıyon?"

    yok bi şey.
  • "koskoca dünyaya benim çocuğumu mu sığdıramadılar?"

    melek okan

    bursa'da 2010 yılında vahşice öldürülen trans kadın irem okan'ın annesi
  • "ona çok benzeyen birini bulursun. ve bu, zafere en çok benzeyen yenilgindir."
    hoş değil.
  • 5 yaşındaki trabzonlu bir çocuğun dolmuşta annesine dediği gibidir belki de hayat;

    ''hem vuruysin hem ağlama diysin''...
  • "çekme oğlum çok yaşlandım."

    annemin yanına geçsin de birlikte bir fotoğraflarını çekeyim dediğimde anneanemin verdiği cevap.

    kendime bakmaktan korkuyorum artık diye de ekledi.

    birkaç sene sonra da vefat etti zaten, geriye zamanla unutulmaya yüz tutmakta olan hatırası dışında pek bir şey bırakmadan.
  • annenizin ilk başını hafif ağlıyarak sonunu hıçkırarak bitirdiği cümle.

    - bob ben kanserim

    not: olay tarihi 2001 kemoterapy ameliyat atlattı çok şükür. sonu mutlu hikayenin