şükela:  tümü | bugün
  • başlığı görünce düşünüp düşüp, yazacak bir şey bulamamak isterdim ama o kadar çok ki. hangi birini yazsam bilemedim.
  • seni aldattım
  • eşimin rahatsızlığı nedeniyle, tedavi sürecimizin önemli bir kısmını istanbul’da geçirmiştik çocuğumuzu babaanneye emanet edip, izmir’deki evimizin kapısına kilit vurarak. kemoterapi, kimi zaman farklı sorunlara neden oluyor, tekrar toparlanma sürecinde doktorlarımızın göz bebeklerine kilitleniyorduk adeta. umut.

    derken, günlerden bir gün, göğsüne port takılmasının gerekli olduğu söylendi, itirazsız tamam dedik. genel anestezi altında, cilt altına bu aparatın yerleştirilmesi bana söylenenden çok daha uzun sürünce tedirgin olmaya başladım haliyle. ameliyathane kapısının önünde aklımdan binbir çeşit düşünce geçerken, kapı açıldı ve genel cerrah: ‘’ bu zamana kadar az da olsa bir ümit vardı, ama artık o da kalmadı maalesef minnok hanım...’’ dedi.

    bu, yaklaşık 2 yıl içinde 4. kez doktorlardan eşimle ilgili olarak yüzüme karşı söylenmiş ‘’ yaşam süresinin çok sınırlı olduğu’’ yönünde bir cümleydi yine. en başından itibaren biliyordum. en başından itibaren dirençli olmaya büyük gayret gösteriyordum. en başından itibaren, gerçeği ne kadar kabullensem de hiçbir şeyden haberi olmayan eşime karşı mükemmel bir pollyannacılık sergiliyor ve onun moralini yüksek tutmak isteğiyle hep cesaret verici şekilde konuşuyor, gözlerine inançla bakıyordum. zira canım da sorgulayan, zeki bakışlarını göz bebeklerime öyle bir dikiyordu ki; nasıl bir güç geldiyse bana artık, hiçbir şey sezdirmeme konusunda tüm enerjimle var olmaya çalışıyordum.

    dolayısıyla, doktorun sözleri karşısında dimdik ayakta durmaya devam ettim; sendelemek ne kolay oysa, bir yere dayanma ihtiyacı ya da...

    yalnızca gözlerim doldu ama ağlamadım, hiç göz yaşı inmedi yanaklarımdan.

    buna rağmen doktor:’’ şimdi ağlamayın, öldüğü zamana saklayın göz yaşlarınızı. atlayın bir uçağa, gezin’’ dedi. gerçekten dedi. kolostomisi, nefrostomisi, haftalık kemoterapi seansları, her gün yaklaşık 30’a yakın içtiği avuç dolusu ilaçları, septik şoka girerek ambulansla apar topar hastaneye nasıl yetiştirdiğimi, artık yürüyememeye de başladığını; diyalize girdiğini... velhasıl bizim değil uçağa binmek, hastaneden kaldığımız eve gidinceye kadar taksiye bile nasıl zor bindiğini; doktora ve hastaneye, tedaviye ne kadar muhtaç olduğumuzu bilmesine rağmen dedi.

    ‘’dalga geçmek’’ deyimi hiç böyle boylu poslu, ünvanlı bir hale bürünmemişti yaşamımda.

    bu, yaşantımda duyduğum en acı sözcükler olmuştur; beni olduğum yere mıhlayan, sfenksten farksız bir halde doktora inanamazcasına bakmama sebep.

    ‘’empati’’ denen kavramın ne kadar önemli olduğunu hiç böylesine tecrübe etmemiştim...şu an birisine söz söyleyeceğim zaman nasıl kırk kere eliyorum kelimelerimi. bilemezsiniz.
  • "ahımın rüzgarı üşütür seni..."
  • iki küçük yetim kahvaltida misafirdir.

    teres: ablacım ekmeksiz yesenize.
    küçük, ablasına: ekmeksiz alışmasın evde de oyle yer sonra
  • bir arkadasla, gercekten sacma sapan bir yerden baslayan tartismanin gittigi son nokta:

    “bu kafayla zaten kimsenin yaninda olmamasi sasirtici degil”

    bir de soyleneli on yil olmasina ragmen hala acitan ve butun insan iliskilerimi bozmama yol acani var. ıki bucuk sene boyunca butun ruhsal gelgitlerini dinlediginiz insandan gelince cok agir oturuyor:

    “bana bu kadar baglanman icin bir sey yapmadim.”

    canlari sag olsun, yapacak bir sey yok. acidi, gecti ya da gecer.
  • nezdimde tek bir "üzülme" kelimesinden ibarettir.

    arkasından gelecek olanları daha bu kelimeye maruz kaldığı andan itibaren öngören ve nihayetinde de öngörüsü alabildiğine doğru çıkan er kişi için kalbine saplanıp onu parça parça eden zehirli bir hançer misalidir.
  • “bi sabah uyandım yoktun arandım yoktun hala bulamıyorum.”
  • hepsi olur belki olmaz hiçbiri
  • bir sene önce, çocuk psikiyatrisinde stajdayken. vizite çıktığımızda. evleri yanmış, kardeşlerini kaybetmiş ve anne babası tarafından o gün terk edilmiş 7-8 yaşında bir erkek çocuğunun şu sözleridir benim için: “ailemle görüşemiyorum, bu beni üzüyor ama sabrediyorum.” ağlamıyordu bile, öyle hissizleşmişti yavru.