şükela:  tümü | bugün
  • içinde vinç operatörlüğü ve şairliği barındıran mesleklerdir.

    edit: gelen mesajlar üzerine anladığım kadarıyla bu iki meslekte de insanlarla uğraşmak zorunda kalınıyormuş. saat tamircisi olun o zaman. tik tak sesleri arasında kafayı yeme olasılığı var ama olsun
  • çobanlık.

    babamın ağzından yazayım çobanlığı. her sabah, daha hava aydınlanmadan çıkardım. sürüyü önüme katıp o dağ senin bu dağ benim dolaşırdım hava tekrar karanlık olana kadar. şu dağlarda sırtımı dayamadaığım, gölgesinde uzanmadığım ağaç yok neredeyse. yorulurdum ama bıkmazdım hiç. ilk zamanlar büyük amcanla birlikte giderdik ama sonraları ben tek gitmeye başladım. o köpekler dostum oldu. her biri beni öyle anlardı ki babam bana kızsa onlar boynunu büker, hüzünlenirdi. bu zamanlarda neşelendirmek için şaklabanlık da yaparlardı bana. o kadar severdi köpeklerim beni. ben uyumaya ya da dinlenmeye çekildiğimde hepsi kalkar benim yerimi alırdı, ben yoksam daha bir dikkat kesilirlerdi sürüye. ben ayağa kalkmadan da dinlenmeye, gölgeye çekilmezlerdi, koşturur dururlardı sürünün etrafında. ablam, abim o köpekler kadar yakın olmadı bana. keçiler huysuzluk etmezdi pek. gariban hayvanlar, kafasına vur ekmeğini al. itiraz etmezler, kızmazlar. ne verirsen, nereye götürürsen yetinirlerdi. bir ıslığıma bütün sürü* bana döner, dikkat kesilirdi. en güzel, en taze dalları bırakıp bana bakarlardı melul melul. hadi gidelim desem niye demezler, ayak diremezlerdi. bana güvenirlerdi. ben çobandım. ben onları yeri geldiğinde uçurumdan kurtarırım, yeri geldiğinde kurttan-çakaldan, yeri gelir boğulmaktan. bunu bilirlerdi de güvenirlerdi bana. bilirlerdi ben onları derin sulara sürmem, uçurum kenarlarında dolaştırmam. tamam gidelim derler ve birlikte öteki dağa tırmanırdık ya da evin yolunu tutardık. yavrularını bir bana emanet ederlerdi. yavrular da bir analarına bir de bana sokulurlardı. başka kimseye güvenip meyletmezlerdi. anaları kıskanmazdı yavrularını. ben kucağıma alırdım onları çünkü, kucağımda geçirirdim uçurum kenarlarından, çağlayan sulardan tek tek, her birini. böyle olunca da en uysal insandan daha uysal olurdu o hırçın, inatçı bildiğimiz keçiler. keçiler daha asil hayvanlar, koyun gibi değiller. bir keçi geride mi kaldı, bırakıp gitmezler onu. bağırırlar, çağırılar yanlarına geri kalan keçiyi. keçi çalılığın içinde mahsur mu kaldı? işte o zaman daha bir gür, daha bir kalabalık bağırırlar. benden aman dilerler o zaman. ben anlarım o zaman, bir terslik var. ya bir keçi ayağını incitip geride kaldı, ya sıkıştı. böyle anlarda süprizler de olmaz değil. mucize gibi süprizler. bir de bakmışsın keçi yavrulamış. kıyıda, tenha da doğurmuş kendi kendine. kalkmıyor yerinden. yavrusunu yalıyor, hem kendi güç topluyor hem yavruya hayat vermeye, onu ayağa kaldırmaya çalışıyor. bu zaman daha çok bağırıyor keçiler. kutluyorlar belki de kendilerince. o yavru sanki hepsinin yavrusu, o kadar sahipleniciler. güzel zamanlardı. kötülük yok dağlarda. ne ağaçlar kötü ne kayalar ne de keçiler ne de köpekler. aç kalmazsın, susuz da. icabında bütün keçiler bir çeşme gibi süt verir memelerinden. kimsenin sağamadığı sürünün huysuzu bile sana huysuzlanmaz, buyur eder sütünü çanağına. yalnız kalmazsın hiç. bana gölge eden her bir ağaç, içine girip serinlediğim her bir su, kana kana içtiğim her bir pınar, önümden-arkamdan ayrılmayan köpeklerim, bir ıslıkla kususrsuz anlaşabildiğim koskoca sürü, hepsi dost hepsi arkadaş hatta sırdaş. türkü söylersin dinlerler, meleyerek alkış tutarlar. derdini anlatırsın dikkat kesilirler, hüzünlenirler seninle. yorgunsan yormazlar seni. sevmeyeceğin hiç bir şey yoktur dağlarda. hele bir yağmur yağardı, yaz sıcağında birden bastırırdı. ani ve hızlı bir yağmur. kısa yağardı ama normal uzun yağdığı zamanlardakinden az değildi düşen yağmur. öyle bir yağmur. bu yağmurda herşey dururdu. bütün sürü donar kalırdı yerinde. kaçmazdı bir yere, saklanmazdı bir ağaç altına ya da yoğun bir çalılığın içine. adım dahi atmadan düşen yağmura bırakırlardı kendini. öyle bir kendini bırakmaki bu, sanırsın yağmura tapıyorlar, hareket etmeyerek ve ses etmeyerek de yağmura ibadet ediyorlar. o kadar kendinden geçerlerdi yağmurda. ta derilerine, belki de içlerine kadar işleyen o yağmura aldırış etmezler, çinli rahipler gibi öylece kalırlardı yerinde. bir tek yavrularda hareket olurdu o yağmur anlarında, analarının altına saklanırlardı. belki korkarlardı yağmurdan, belki de üşürdü taze ve az tüylü bedenleri. yağmuru hiç bir insanoğlu o derece güzel karşılayamaz, gel buyur diyemez yağmura. ben dayanamz kaçardım ağacımın altına, keçilerin yağmura ibadetini izlerdim. çaresizce bir bekleyiş değildi bu keçilerdeki, değişik bir şeydi. hala anlatamam o anı, o duruşları ve özellikle de bakışlarını, mahsun gibi duran ama mahsun olmayan göz kırpışlarını. o anlar beni de kendimden geçirirdi, keçilerin bu tavrı. anlatılmaz bir şey. o zaman hayatı daha bir sorgulardım, sorgulardım ama daha bir severdim. bir keçi gibi onlarla orada kalakalırdım da tam anlayamazdım yine de keçilerin o halini, keçiler gibi bırakamazdım her şeyi.

    babamın çobanlığı bırakması ile ilgili ayrıca (bkz: #60065979)
  • ressam, heykeltraş, müzisyen, yazar vb.
  • (bkz: bahçıvan)
  • başta kuşlar olmak üzere içinden hayvan geçen tüm meslekler...
  • (bkz: öğretmenlik)

    o çocuklar insan olamaz
  • (bkz: aylak adam)
  • (bkz: çevirmenlik)
hesabın var mı? giriş yap