şükela:  tümü | bugün
  • ilginç soru, insan bunun cevabını bulmaya yaklaştıkça insanları yargılamayı da bırakmaya başlıyor. buradaki inanç dediğim çok geniş kapsamlı aslında; insanın dininden siyasi görüşüne, ahlaki inançlarından epistemolojik tutumlarına, metafiziksel kabullerinden hangi bilimsel teorilere inanıp hangilerine inanmayacağından şeyleri nasıl analiz ettiğine uzanan kocaman bir kümeden bahsediyoruz. öyle pek felsefi bir soru değil, bilimin spesifik alt dallarıyla yanıtlanabilecek bir soru. spesifik olarak bilişsel ve evrimsel psikolojinin, sosyobiyolojinin konusu. spesifik soru şu aslında: "x inancına sahip bir kimseyi bu inancı seçmeye iten şey nedir?"

    inanç oluşturma sürecinin rasyonel bir süreç değil aslında. rasyonel bir süreçten kast edilen şu: bir konuyla ilgili tüm delillerin tarafsız biçimde tartılması, fikir teatisi/deliberasyon ve sonunda bir kanıya varma. kısaca rota kanıtlar -> inanç şeklinde.

    peki beyni normal işleyen bir insan ne yapıyor? önce belirli bir kanıya sahip oluyor şu ya da bu sebeple, ancak ondan sonra onu rasyonalize etmek için sebepler/deliller üretiyor. yani rota inanç->deliller şeklinde.

    buna çok radikal bir deney örneği vereyim; lars hall et. al, bir deneyde katılımcılara siyasi, sosyal, ahlaki vb. konulardaki fikirlerini 1-9 puan skalasında belirtmelerini istiyor.[1]
    misal,
    "silah alım-satımına büyük ölçekli bir yasak getirilmelidir"

    1- hiç katılmıyorum, 9- tamamen katılıyorum

    şeklinde bir takım sorular. katılımcılar anketi dolduruyorlar ve deneyi yapanlar el çabukluğuyla yanıtları değiştiriyorlar. diyelim, katılımcı yukarıdaki soruya 2 yanıtını vermişse tam simetriğini alıp 7'ye çeviriyorlar. sonra bu katılımcıya anketi gösterip "neden 7 verdiğinizi açıklar mısınız?" diye soruyorlar, ve katılımcılar hakikaten de baştaki pozisyonlarının tam tersini savunuyor, buna dair gerekçeler sunuyorlar. inanç->gerekçe rotasının en net örneklerinden biridir bu deney.

    dahası biz bir kere bir kanıya varmışsak buna gerekçe bulmada iyiyiz, fakat bu pozisyonun aksi için doğru düzgün sebep gösteremiyoruz. misal, deanna kuhn'un yaptığı bir deneyde kuhn 160 katılımcıya çeşitli toplumsal konularla ilgili fikirlerini soruyor ve bu fikirlerini argümanla desteklemesini istiyor, tüm katılımcılar rahatlıkla gerekçeler üretebilirken bu fikirlere karşı argüman üretmeleri istendiğinde sadece %14'ü bunu yapabiliyor, geri kalanlar ise yanıt dahi veremiyor.

    bu iki örneği neden verdim? zihnin nasıl çalıştığına dair kafada bir şema çizmek için. bizim beynimizde sistematik akıldan sapmalar var bilişsel eğilim (cognitive bias) denilen ve bunların sayısı sayma biçiminize bağlı olarak 70 ila 110 arasında. mesela confirmation bias var, kendi inancımızı destekleyen tüm kanıtları -ne kadar zayıf olursa olsun- hemen benimserken karşı kanıtları sistematik olarak görmezden geliyor ve bir şekilde kusur buluyoruz benimsememek için. halo etkisi var mesela, birini sevdiğimizde yahut onu çekici bulduğumuzda bu o kişiye dair diğer yargılarımızı da etkiliyor. insanların sevdikleri bir ünlüye dair onu kötü gösterecek bir durum ortaya çıktığında verdikleri tepkiye bakmanız yeter, canhıraş biçimde savunup iddiaları reddediyorlar. halbuki birinin iyi bir aktör ya da sanatçı olması iyi bir insan olmasını gerektirmiyor.

    bunların en dehşetlilerinden biri grupiçi eğilim, ki sanırım insanlık tarihinin en etkili bilişsel höristiklerinden biri. kendi kabilemizdekilerin erdemlerini abartıp kendi grubumuz dışındakileri küçümseme eğilimi işte. biz süperiz, karşı taraf tü kaka meselesi. milliyetçiliktir, ırkçılıktır, mezhepçiliktir, partizanlıktır hepsi nerden çıkıyor sanıyorsunuz? bunun ciddiyeti için yine eğlenceli bir örnek vereyim:

    fred geldman, bir derste sınıftakileri ikiye ayırıyor: o gün tenis ayakkabısı giyenler ve giymeyenler. sonra diyor ki sınıftakilere, diğer gruptakiler o gün neden tenis ayakkabısı giymeyi (ya da giymemeyi) tercih etmiş olabilir? bir süre sonra olay çığrından çıkıyor, "bunlar tenis ayakkabısı giyiyor çünkü aptallar, zevkleri kötü, tembeller" vb., tabi kendilerini de övmeye başlıyorlar.[2] bakın bu kadar ufak, önemsiz ve masum bir grup ayrımı bile grup aidiyetini ve grup içi eğilimi nasıl etkileyebiliyor.

    neyse, bunlar cebimizde dursun. şimdi bir de şunu düşünün: her insan farklı gruplar içine doğuyor, farklı ortamlarda yetişiyor, farklı zeka seviyelerine sahip, farklı genetik özelliklere sahip, farklı kimlik aidiyetleri var et setera. durum böyle olunca insanların birbirlerinden çok farklı şeylere inanmaları, her grubun kendi inançlarına mutlak doğruymuş gibi sarılmaları, diğer gruplara ve iddialarına kuşkuyla yaklaşmaları doğal oluyor (iyi ya da kötü demiyorum, doğal diyorum). rasyonalite deyince akla ilk gelen şey olan bilimin iki ciddi adamının, richard dawkins ve francis collins, aynı deneyimlerden yola çıkıp zıt sonuçlara varmaları (birisi dindarlıktan ateizme geçmişken diğeri ateistlikten dindarlığa keskin bir dönüş yaptı) şaşırtıcı mı? değil aslında o kadar. çünkü insanların inançları tam olarak mantık çerçevesinde ortaya çıkmıyor, bireylerin arkaplanları -birbiriyle ilişkili ilişkisiz onlarca faktör- var.

    burada şöyle bir şey oluyor tabi; evrimdir, küresel ısınmadır, evrenin başlangıcıdır filan en bilimle ilgili tartışmalarda bile uzlaşmazlığın bilimle hiçbir ilgisi olmadığı, aslında bir kabile savaşı olduğu ortaya çıkıyor. bizde pek yok da sırf bunla ilgili çalışma var diye bu örneği veriyorum; dan kahan oldukça ünlü bir makalesinde küresel ısınma, nükleer atıkların imhası gibi konularda karşıt görüşlü gruplarda asıl ayırıcı unsurun bilimsel okuryazarlıktan ziyade bu konuların ifade ettiği kültürel değerler olduğunu gösteriyor. [3]moral tribes isimli çok güzel bir kitap var, bunun bir de yazarı var joshua greene diye. yakın zamanda redbrainbluebrain diye bir yarışma açmıştı demokratların ve cumhuriyetçilerin hangi konularda orantısız olarak doğru/yanlış bilgi sahibi olduğuna dair. oradaki mantık da yine bu kabilecilik mantığı misal, kültürel ittifaklar (siyasi parti çizgisindeki gibi) ve bunların bilgi disparitesine etkisi mevzubahis.

    özet: inanç dediğin anüs gibidir, herkeste bulunur ama onun sebebi de akıl mantık değildir çoğu vakit. arkada çalışan uygulamalar var, onlar belirliyor biraz da.

    anektodal bir notla bitirirsem, bilişsel eğilim üzerine eğilmenin bende iki kalıcı etkisi oldu:

    1. insanları argümantasyonla bir şeylere ikna edebileceğime inancım azaldı epey; tartışmayı zaten sevmiyordum, tamamen bıraktım.

    2. insanları yargılamayı hemen hemen tamamen bıraktım. insanları yargılamak değil, anlamak üzerine yoğunlaşmaya başladım. insanların neye neden inandıkları, inandıklarının doğruluğundan yanlışlığından daha ilgi çekici.

    ----
    [1] https://journals.plos.org/…371/journal.pone.0045457
    [2] http://mgto.org/…group-bias-in-class-experiments-2/
    [3] https://www.tandfonline.com/…0/13669877.2010.511246

    further reading diyorsanız da;

    inanan beyin - michael shermer
    on being certain: believing you are right even when you are wrong- robert burton
    the enigma of reason : a new theory of human understanding - hugo mercier & dan sperber
    the elephant in the brain: hidden motives in everyday life - kevin simler & robin hanson
  • çözülebilecekse insanın sadece ve sadece kendisini bilmesiyle alakalı bir şekilde çözülebilecek bir durum.

    gerçekten de çocukluk dönemiyle alakalı bir şeyler var. şimdi burada ne psikanalizin artık eskimiş teorilerini ne logoterapi-varoluşçu psikolojiyi ne de evrimsel-bilişsel psikolojiyi benimsemediğimi belirteyim, tabii bu benimsememe ciddiye almama değildir bence bugün en taşağa alınan freud bile önemli bir perspektif bulmuştur ve hakikaten o gözle bakınca bişeyler gösterebilir.

    bilmiyorum bu çocukluk dönemi takıntısı izlediğim filmlerin-dizilerin, okuduğum romanların bir dayatmasıdır belki de çünkü inanç açısından en kararsız karakterler çocukluğunu gerilimlerle yaşayan karakterler oluyorlar. (belki de izlediğim ve okuduğum şeylerde böyle bişey yoktur, şu an bana öyle geliyor olabilir nedense.) ben bunu nereye bağlayacaktım ha evet gerçekten de bana öyle geliyor ki(çok bilimselim arkadaşlar, bu bilimselliği kaldıramayan çıksın) çocukluk döneminin en sonunda çok çeşitli faktörler dolayısıyla bir perspektif oluşuyor ve bu içinde yaşadığın çevrenin inançlarına bağlılık, karşıtlık veya kararsızlık şeklinde oluyor. bu faktörler o kadar komplekski normal insan aklıyla bu düğümü çözmek gerçekten imkansız (tamamen son aylardaki kendi deneyimlerine dayanarak konuşuyorum). yani artık bana öyle geliyor ki en nihayetinde inandığımız şeylere ne kadar kendi isteğimizle rasyonel bir şekilde inandık, ne kadar çocukluğumuzda başlayan faktörlerin sonucunda inandık cevabını veremeyiz gibi.

    ama sonuçta bu durumun farkına da varabiliyoruz bir nevi. yani ister çocuklukla alakalı olsun ister olmasın bizi aşan dış faktörler sonucunda bir perspektifimizin olduğunun farkına varabiliyoruz. ve benimsediğimiz perspektifin aslında bizi oluşturduğu için kendimizle doğrudan alakalı bişey olduğunun da farkına varabiliyoruz. burada yapılması gereken şey montaigne'in kendine dönüş dediği şey. tüm okuduklarımız, akıl yürüttüklerimiz bunların sonucunda inandığımızı sandıklarımızı kendimizle bağlayabilmek yani bazen yılları bulan bir birikim aşamasının sonunda tüm bunlarla kendine geri dönebilmek... aslında ne kadar gizlesekte benimsediğimiz herşeyin kendimizle alakalı bir sebebi var. mesela benim yıllardır ekşi sözlükte yaptığım en sikim şeyde bile yerlilik ve millik dayatmasının ardında yatan sebebi bulabildim bu şekilde düşünerek. bilmiyorum belki de bulamadım tüm bunlar sahte bir aydınlanma aşaması da olabilir çünkü kendin hakkında düşünmeye başlayınca kendin kendine engel olmaya başlıyor. ve midfucklardan mindfucklara koşuşa dönüyor olay.

    sonuç olarak kendini analitik bir gözle değerlendirme çabasıyla birleştirilmiş bir şekilde hareket ederseniz nedeni bulamasanız bile gerçekten başlığı açan yazarın kastettiği başkalarını anlamaya çalışma aşamasına geçirtiyor bu durum bir noktadan sonra. yaşanmıştır.
  • kendi ayakları üstünde durabilen insanların bir grubun sağlayacağı faydalara ihtiyaçları azaldığı için kendilerini o grubun inançlarından kurtarmaları da daha mümkün olur. böylece yeryüzünün her köşesinde değişmez bir görüntü ortaya çıkar; eğitim seviyesi yükseldikçe insan ahlakı "başkasına zarar vermedikçe herkesin her şeyi yapmaya hakkı vardır" şeklinde özgürlükçü bir yöne yöneliyor, eğitim seviyesi düştükçe ise ahlak din, ırk, bayrak gibi aidiyet simgelerine indirgeniyor.

    grubun bireyselliği ortadan kaldırmasının hoş bir sembolü vardır, maskeler. fanatizm arttıkça yüzler boyanır, herkes bir anadan doğmuş gibi olur. futbol taraftarları hemen gözümüzün önüne gelebilir, ku klux klan, savaş boyaları ... yüz ne kadar derine saklanırsa bireysellik de o kadar derine saklanır, kişisel inançların yerini grubun inançları alır. artık bu kişiye inançlarının saçmalığını kanıtlamanın anlamı yoktur çünkü bu onun için gerçeği anlama mücadelesi değildir. gerçek, hayatta kendisine destek veren en önemli şeyi, grubunu yitirme tehlikesini ortaya çıkartıyorsa gerçeğe karşı yalanı savunmak, kendi hayatını savunmak anlamına gelir. bu savunma, konuşarak yapılamazsa şiddet kullanılarak yapılacaktır.

    eğitim şart diyorum.
  • paradoksallaştırmaya müsait olsa da çözümü mümkün bir soru.
    insanların edimlerini inançları, inançlarını eğilimleri, eğilimlerini ise tutumları belirler. bu cümlede bir duralım.
    birincisi, burada peş peşe gelen yargıların hepsinin önüne ''büyük ölçüde'' şeklinde ihtiyat payı ve şerh düşmekte yarar var.
    ikinci husus 'belirleme' (determinasyon) yerinde bir kullanım olmayabilir, doğrusunu 'drive etme' olarak düşünebiliriz, türkçesini bulamadım.
    esas mesele olarak da burada sihirli kelime, 'tutum'.
    kişi içinde yaşadığı dünyayı mümkün kılmak için onu ontolojik olarak kurmak zorundadır, bunun yolu da bir nevi kendi gerçekliğini ve aidiyetini inşa etmekten geçer.
    son aşamada tutumu nasıl tartacağız meselesi var. doğruluğunu (1) ve geçerliliğini (2) mi tartışacağız, yoksa tutarlılığını (3) mı? mümkün en verimli yol bana göre tutarlılıkla ölçmek (cognitive consonance)... *
  • belki de inanmak içgüdüsel bir davranıştır. zor bir şeyle karşılaştığımızda sığınma, medet umma ihtiyacı hissederiz.
  • insan inandığı şeylere * ile inanır. inanmaya yakın olduğu şeyin * olduğunu, var olan eski tecrübe ile karşılaştırır bir nevi kıyas yapar.
    siz de soracaksınız; "peki insanlar daha çocuk yaşlarda dine neden inanıyor?"
    burda da benim tanımımla * devreye giriyor. yani etrafındaki birisinin tecrübesini ödünç alıyor ve onu dinleyerek, inanmış olduğu şeye inanmak için birikim topluyor.

    "insan inandığı şeylere nasıl inanır?" sorusunun cevabı yukarıdaydı.
    peki başlıktaki soruya gelirsek; insan neden inanır?
    çünkü insan inanmaya mecburdur. kıyas yapabilmesi için inanması gerekir. denklemin içinde yanlışı bilebilmesi için doğruya inanması gerekir. doğru nedir? diye sorarsak;
    " olmuş olması gerekendir"
    insan olmuş olması gerekeni bulabilmesi için inanması gerekir.
  • inanmak konfordur