şükela:  tümü | bugün
  • birbirini kayırıp toplumun diğer bireylerine karşı avantaj elde etme isteğinden başka bir şey değil. aynen zamanında fetönün olduğu gibi. bu tarikatların gelecekte fetö gibi olmayacağının da garantisi yok. hatta kuvvetle muhtemel. hükümetin bunlara izin vermesi, 15 temmuzda yaşananlardan hiç ders çıkarmamış olduğunu ya da bile bile lades dediğini göstermektedir.
  • regional networking
  • (bkz: #112976198)
  • insan sosyal bir varlıktır. mantıklı olsun ya da olmasın bir topluluğa ait olmak ister.
  • ilk 6 ay anne sütü eksikliği
  • kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. genelde muhafazakar cenahla özdeşleştirilse de bu sözü çok severim. tarikatların bugün taşra ve şehir olmak üzere aslında iki farklı grubu olsa da, bir insanı bir tarikata yöneltebilecek onlarca sebep bulunabilir.

    aslında konu taşra ve şehir olmanın ötesinde, bilgi ve paranın mebzul miktarda bulunduğu merkezlere yakınlık ve uzaklıkla da alakalıdır. taşrada hiyerarşik yapılanma daha kolay kurulur, çünkü taşrada bilgiye erişim ve refaha maruziyet çok sınırlıdır. hiyerarşinin kolay kurulduğu ortamların belirgin bir özelliği ise yasakların bireylerin davranış profillerinde belirleyiciliğinin daha fazla olmasıdır.

    tabii ki olayın genetik profili de var. taşrada yaşamasına rağmen hiyerarşiye gelemeyen onlarca örnek bulunabilir. toplumla genel anlamda yaşanan uyumsuzluk da siz merkeze uzak oldukça yaşam alanınızı daraltır. bu nedenle de taşrada hiyerarşi kurulurken uyumsuz görünen tipler kolaylıkla aforoz edilebilir. orta çağ avrupası bunun örnekleriyle doludur.

    şehirlerde ise dinamik farklıdır. hayat şehirlerde daha hızlı akar. kamusal alan diyebileceğiniz şehrin geneline atfedilen meydanlar vardır mesela taşrada olmayan. gelir düzeyi farklı insanların bir arada yaşadığı ortamlardır şehirler aynı zamanda. bu nedenle şehirde kurulacak herhangi bir tarikatın, ya da şehirde kolunun olması beklenen herhangi bir tarikatın sadece söylem geliştirerek baskın bir hiyerarşi ağı kurması imkansıza yakındır. çünkü aynı şehirde yaşayan insanlar ama toplu taşımada, ama meydanlarda farklı hayatları görürler.

    bu durum sadece, fikren seküler kesimi görmesi değildir. insanlar lüksü de görür aynı zamanda. bu lüksü görmek demek, aynı zamanda paranın daha çok şey yapabileceğini görmek demektir. taşrada çok aşırı miktarda paranız olsa dahi yapabilecek şeyleriniz sınırlıdır. şehir ise parayla yapılabilecek daha çok şeyin olduğunu gösterir.

    bu nedenle, taşrada tarikata katılan profil ile bunu şehirde yapan profil aslında birbirinden ayrılır. içine doğduğu sosyoekonomik katmandan münezzeh bir şekilde, içinde yetiştiği alt kültürde din baskın olsa dahi maruz kaldığı refah ve lüks nedeniyle bireysel çıkarın şehirli mürit üzerinde taşraya nazaran daha keskin bir rolü vardır.

    aynı durum konu ahlak olduğunda da karşımıza çıkar. dinin ne olduğunun önemi yok. herhangi bir tarikat yapılanması ayakta kalabilmek kendi içinde bir hiyerarşi ve otorite ağı kurmaya mecburdur. bunların mensubu olduklarını iddia ettikleri dinle muhteşem bir uyum içermeleri de bir şart değildir. bu hiyerarşi ağını kurduğunuzda ağa karşı çıkanları şiddetle bastırabilirsiniz ama ağı kurmak için insanların gönüllüğüne mecbursunuzdur.

    bu gönüllülüğü elde edebilmek için de, hem bilgiye hem de refaha uzak kitleler bulmak zorundasınızdır, taşra modelli tarikat için. şehir modelli tarikat içinse bilgiye uzak olmaları kafidir ama refaha uzak olamadıklarından dolayı bu kitlelere bir tüketim gücü kazandırmak zorundasınızdır. burası ahlakın çöktüğü zemindir.

    üretime katılmayıp, tüketime katılan kitleler yaratmaya başladığınızda aslında ilk bakışta gördüğünüz ahlakla arasında uçurum olan insanların mürit haline gelmesidir ama gerçekte olan bilgiye uzak olan kitlelerin refah ile olan mesafeleri dolayısıyla ahlaksızlıklarını kafalarında meşrulaştırma sürecinden geçmesidir.

    bu süreç tarikatlara siyasi pazarlık yapma şansı verecek bir siyasi güç kazandırabilir ama bu durumun sonucunda parasal döngünün verimini aşağı yönde baskılayacağı ise kesindir çünkü ahlaki açıdan doğru olmayan eylemin iktisadi açıdan artı değer yaratma potansiyeli yüzde sıfırdır.

    ahlak özelindeki sıkıntı ise dışarıdan gelen bir otorite üzerinden ahlak güzellemesi yapılarak insanların ahlaki olmayan davranışlara meyletmeyeceğine olan saçma inançtır. bu durumu biraz tarihi perspektiften ele almak gerekir. ağırlıkla müslümanların yaşadığı bir ülkede yaşadığımıza göre islam üzerinden ilerleyelim.

    kuran'ın hiç değişmediğini varsayarak yedinci yüzyılda dünya'nın hakim iktisadi yapısını ele alalım. sanayi devrimine en az 1000 yıl mesafedeyiz. hakim ekosistem tarım, kumaş ve ticarettir. yedinci yüzyılda mekke'nin ciddi bir ticaret merkezi olduğu gerçeğinden hareketle daha çok insanın yaşadığı bir şehir olduğunu varsayabiliriz.

    kitlelerin mobilizasyonu ve birbirleriyle olan etkileşimleri zayıf olsa da, hakim dünya ekosisteminin kalbi ticaret yollarından ve özellikle avrupa-çin arası kurulan ticaret sisteminden oluşmaktadır. buna rağmen, eğer o yıllarda dünya'da gini katsayısını hesaplamak mümkün olsaydı, muhtemelen gelir adaletsizliği namına ciddi bir uçurum söz konusu olmayacaktı.

    buna ek olarak verimli tarım arazilerinin olduğu bölgeler daha kıymetli olsa da, farklı toplumlar arasında ciddi bir gelir dağılımı bozukluğu da olmayacaktı. bu önemli durum, bir hiyerarşi figürü üzerinden ahlaksız davranışların yapılmamasını emreden bir ekosistem üzerinden bir toplumsal düzen inşa edebilirdi, bugün edemez. çünkü bugün zenginliğin ne olduğunun ayırdında olan milyonlarca insan var.

    herhangi bir ahlaksız davranışı kafasında kolaylıkla rasyonalize edebilecek kadar çok fazla sebebi olacak yığınla insan var. hele hele, ne söz gelimi bir isviçre kadar müreffeh ne de aborjinler kadar izole yaşıyor olmayan gelişmekte olan bütün ülkelerde uçurum haline gelmiş gelir dağılımı nedeniyle çok daha kolay yapılabilir bu rasyonalizasyon.

    bu da temelinde bir sistemsel sıkıntıyı işaret eder. bir otorite figürü üzerinden yasaklanan eylemler silsilesinin hiç kimse tarafından yapılmaması için o hiç kimseyi oluşturan insanların birbirine denk hayatlar yaşıyor olması gerekir, ki bu durum dahi maksadın hasıl olacağını garanti edemez ama aksi olmayacağını garanti eder.

    bu nedenle, aslında uhrevi olduğu düşünülen dinlerin uygulayıcısı olduğunu savunan muhtelif tarikata, ahlaki olmayan ama bu ahlak dışılığı kolaylıkla rasyonalize edebilen bireyler tarafından, dünyevi bir çıkar uğruna kolaylıkla katılım sağlanabilir.

    bu işlemde katalizör görevi üstlenen gelir dağılımı bozukluğu bir yana, otorite figürü üzerinden kurulmuş olan ahlak anlayışının terk edilmesi gerekir. tarım toplumlarında ve gelir dağılımı uçurumu olmayan zamanlarda işe yarayan bu yöntem, günümüzde yerini tamamen seküler/dünyevi saiklerle nedenselleştirilmiş ve bireyin rızasını bununla kazanabilmiş bir ahlak anlayışına bırakmak zorundadır.

    bu sadece din özelinde de değildir. beni karşımdaki insanı dolandırmaktan/öldürmekten alıkoyacak olan şeyin türk ceza kanununun bilmem kaçıncı maddeleri değil, kendi vicdanım olması gerekir. bütün eylemlerimiz bu saiklerle yapıldığında ise zaten dinler doğası gereği bireyselleşecek ve zamanla da etkisi azalacaktır. refah düzeyi yükselmiş ülkelerde dinin giderek görünmez hale gelmesinin temel sebeplerinden biri de budur.

    bu durumun o bireye ya da topluma mutluluk getirmesi ise pek mümkün olmamakla beraber bu başka bir yazının konusudur.
  • (bkz: badelenmek)
  • küçüklüğümden beridir bir çok tarikat grubu ile içli dışlı oldum. çoğunluğu kadiri ve nakşi veya nakşibend yolundaydı. ve babamdan öğrendiğim “para verilen yerden uzak dur” ölçüsünü her daim kendime ilke edindiğim için ben şahsen maddi veya manevi zarara uğramadım.

    bilhassa hem maddi hem de ciddi biçimde manevi kazançlarım oldu. manevi kazanç tamamda, maddi kazanç nasıl oldu diyenlere anlatayım? benim şu ana kadar 2 tane şeyhim oldu. ikisinin de dergahı ve evinin kapısı herkese açık. ne zaman gitsem kesinlikle kalacak yerim var. ne zaman gitsem günde 3 öğün yemek var. ne zaman gitsem ikram izzet on numara. ve bunun karşılığında benden hiç bit şey istenmiyor. bununda sebebi gerçek allah dostları bu yola insanlara hizmet etmek için girer. onları cennette görmek ister. ve bu mutlak zaferdir. bundan ötesi yalan. şimdi bu tarz insanların varlığı bazılarına inandırıcı gelmeyebilir ama bu insanlar var. hatta dünyanın her yerinde varlar. moritanya’dan yemen’e kadar en fakir ülkelerde bile bu insanların kapısı her daim açıktır.

    bu durumda ben tarikata neden girdim?
    cevap: çünkü evliyalara inanıyorum. bizzat şahit olduğum kerametler var. bizzat kendi başıma gelen olaylar var. hiç alakası yokken gördüğüm anlamlı rüyalar var. hiç din ve imanla alakalı olmayan dönemlerimde bile resulullah (sav) efendimizi rüyamda gördüm. yani bilinçaltıma yerleşmiş olduğu için falan olduğunu kimse söyleyemez bana. ve hepsinde öte sohbetini dinlediğim hocaların kalbime verdiği huzurun * hesabı yok. bundan hariç hayata olan bakış açım feci şekilde genişledi. ve belki de en önemlisi yaratılış gayemizi daha iyi anlamama vesile oldu.

    şimdi herkes bu sebeplerden dolayı tarikatlara girip hocadan ders alıyor diyemem. kimisi çocuğunu evlendirmek için, kimisi dalga geçmek için, kimisi meraktan, kimisi ajanlıktan vs vs. giriyor.

    ayrıca şu anda türkiye’de durum nedir bilemiyorum ama gerçek bi silsileye sahip tarikatın sayısı çok az. ortalık sahtekar dolu. rüyamda abdülkadir geylani’yi gördüm bana icazet verdi diyen milyon tane insan var. bunlar sahtekardır. uzak durulmalı. ve bu sahtekarların tek derdi menfaattir. o yüzden babamın bana öğrettiği ölçüyü bende herkese tavsiye ediyorum.

    son zamanlarda tarikatların kötü bi şana sahip olmalarının en büyük sebebiyse şeyh uçmaz mürit uçurur modeli cahillerin seslerinin fazla çıkmasıdır.
  • insanların bir dine, bir partiye, bir ideolojiye üye olmalarıyla aynı nedene dayanır.

    üye olarak kendilerini güvende hissederler. ancak, derin bir çatışmanın tarafı olduklarını bilmezler.
  • basliga japonya'dan katiliyorum ve japonya ozelinde yazmak istiyorum.

    duyunca sasiracaksiniz belki; ama japonya'da abuk sabuk bir suru tarikat var. (tarikatlarin olusumlari yonuyle abuk sabuk olduklarini dusundugum icin "abuk sabuk tarikat" ifadesini kullanarak anlatim bozuklugu yapmis oluyorum; ama vurgulamak icin boyle kullanmayi uygun buldum.) kapi kapi dolanan ve yaraticiya inandirmak icin dakikalarca aciklama yapan hristiyan misyonerler, yolda yakaladigina zorla brosur veren ve inanclarini anlatip duran budistler de var. (icime fenalik geliyor her seferinde.) bu tarikatlari abuk sabuk diye nitelendirsem de katilan insanlarin bu tarikatlara katilma nedenlerinin pek abuk sabuk oldugunu dusunmuyorum. bu tarikatlarin kurucularinin motivasyonlariyla katilanlarin motivasyonlarinin birbirlerinden farkli oldugunu saniyorum. japonya'da 5 bucuk yil yasadiktan ve arastirma yaptiktan sonra, bu ulkede neden bu kadar tarikat oldugunu anlayabiliyorum artik. japonya'daki durumu psikolojik bir bakis acisiyla aciklamaya calisayim. turkiye ile ne denli benzestigini baska bir zaman konusuruz. ilgili olarak su yaziyi (bkz: türkiye'de cemaatçiliğin yaygın olma nedeni/@tamarix smyrnensis) birakayim.
    ***

    oncelikle, bu tarikatlara katilanlarin profillerine iliskin biraz konusalim. tarikatlara katilanlar cogunlukla, sosyal yalitilmislikta olanlar, yalniz hissedenler, saglikli sosyal destege erisimi olmayanlar ya da kisitli olanlar, iyi olus hali dusuk olup sosyal destek arayanlar, yasamlarina anlam arayanlar, duzenli bir isi bulunmayanlar, maddi kisitliliklari bulunanlar (sosyoekonomik acidan dezavantajlilar; saglik hizmetlerine erisimleri bulunmayanlar), egitim duzeyleri daha dusukler arasindan cikiyordur diye tahmin ediyorum. bu profillerde olan kimseler, kulturden bagimsiz olarak, kirilgan bireyler olarak nitelendirilmektedirler ve onleyici ve koruyucu saglik hizmetleri ozellikle bu bireyleri goz onunde bulundurarak olusturulur ya da olusturulmalidir. bu profildeki bireylerin, icinde bulunduklari durumla nasil basa ciktiklari ise bireysel oldugu kadar kulturel bir meseledir.

    japonya acisindan bakildiginda ise bu tarz tarikatlarin yayginligi agirlikli bicimde toplulukcu kulture sahip olmasiyla aciklanabilir.

    bir toplumda hem bireyci hem de toplulukcu ozellikler barindilan insanlara rastlansa da o toplumun kulturunu bireyci ya da toplulukcu olarak nitelendirmek mumkundur. kulturlerle ilgili su baslikta (bkz: türk insanının apartmanda yaşamayı becerememesi/@tamarix smyrnensis) aciklamada bulunmustum. devam edeyim. japonya kulturu ise agirlikli olarak toplulukcu bir kultur olarak siniflandirilmaktadir. toplumsal yasama bakildiginda, japonlarin kendilerini bir grup aidiyeti uzerinden tanimladiklari gorulmektedir. japonlar icin onemli olaninsa, ait olduklari gruptaki insanlarla kurduklari baglarin niteliginden ziyade grup uyeligi oldugu goze carpmaktadir. insanlar bireysel/birebir iliskilerden ziyade gruplasarak iletisim ve etkilesim kurmaktadirlar. birebir iliskileri de bir araya gelip sohbet etmekten ziyade ortak bir etkinlik yapmaya dayanmaktadir. yani grup uyeliginden bagimsiz iliskilerinde etkinlik odakli etkilesim kurma egilimi gostermetedirler. diger iliskileriyse grup aidiyeti cercevesinde olmaktadir ve bu grubun amaclari dogrultusunda hareket etmektedirler ya da etkinlikte bulunmaktadirlar.

    bu noktada, grup aidiyetinin iyi olus haliyle/akil sagligiyla dogrudan iliskili oldugunu soyleyebiliriz. (tek bir tur iyi olus hali bulunmuyor olsa da simdilik bu ayrintilari geciyorum.)

    iyi olus hali, sanildigi gibi, her zaman herkes icin ozerliklikle ilgili degildir. toplulukcu kulturlerde insanlar ozerklikten ziyade grup aidiyeti ararlar. bunun ayrintilarini da su baslikta (bkz: 30 yaşında ailesiyle birlikte yaşayan erkek/@tamarix smsyrnensis) yazmistim. birebir iliski kurmanin zaten pek kolay olmadigi ve dislanmanin/disarida kalmanin cok kolay oldugu japonya gibi bir ulkede, insanlarin akil sagliklarini korumak ya da geri kazanmak icin bir tarikata katilmasi pek sasirtici degil bu nedenle. japonya, bati kulturlerinin tersine, biriciklige degil "herkes gibi olmaya" ya da en azindan "herkes gibi gorunmeye", "ortalama olmaya" ya da "ortalama gorunmeye" vurgu yapilan bir ulke. bu konuda yapilmis cesitli arastirmalar da bulunuyor. bu nedenle bu ulkede disarida kalan, toplumla iliskiden kacinan ve kendilerini eve kapatan bircok insan da bulunuyor (bkz: hikikomori). herkes yasadigi sorunlarla benzer basa cikma yontemleri kullanmiyor. bazi insanlar toplumla iliski kurmaktan kacinirlarken bazilari da iliski kurmak icin kabul gorecekleri gruplara katiliyor olabilirler. (bu da, belki de, bireysel farkliliklardan kaynaklaniyor olabilir. arastirmak gerekli.) kirilgan durumdaki biri icin benim abuk sabuk olarak nitelendirdigim bir tarikat, o kisinin birileri tarafindan kabul gordugu, birileriyle yakinlik kurdugu, aidiyet gelistirdigi bir yer olabilir; hatta kisi bir sure sonra orayi yuvasi olarak gormeye bile baslayabilir. tarikatlarin nasil isledigini, ic yapisini bilemiyorum; ama dislanmis hisseden, cikis yol bulamayan birinin oldugu gibi kabul gordugunu hissettigini, cevresinde insanlar olmasini istedigi icin boyle bir yere katilmasi anlasilmaz bir durum da degildir.

    akil sagligi calismaya agirlik vermis biri olarak japonya'daki yabancilarin japonlarla yakinlik kuramadiklarini, iliskilerin derinlesmedigini ve yuzeysel iletisimden oteye gecmedigini rapor ettiklerini soyleyebilirim ki hem kendim bir yabanci olarak deneyimledigim hem de cevremdeki yabancilardan da siklikla duyduklarim da benzer yonde. yani arastirma bulgulariyla ortusuyor; ama benim gordugum kadariyla, japonlarin kendi iclerindeki iliskileri de bundan cok da farkli degil. kendi iclerinde de cok yakinlasmiyorlar ya da derin baglar kurmuyorlar ya da bu, cok uzun yillarda gerceklesiyor. bir kulturun insanlarini yargilama hadsizliginde bulunmayacagim; ama etkinliklere birlikte gidebilmek icin aile kiralama servislerinin (rental family service) oldugu ya da insanlarin tek baslarina oldukleri ve olduklerinin haftalar sonra komsularinin kokudan rahatsiz olarak polise haber verdikten sonra fark edildigi bir ulkede, insanlarin, en azindan bazi insanlarin yakinlik kurma gereksinimlerinin karsilanmadigini soylemek yanlis olmaz diye dusunuyorum.

    makaleye zaten yazacagim da japonya hukumetine buradan da sosyal politika onerisi yazayim ve onu da tarikatlara baglayayim (bagladim da zayif oldu bence): akil sagligi, fiziksel saglik gibi gozle gorulebilen bir saglik olmadigi icin hafife aliniyor ya da ciddiye alinmiyor ve bozuldugunda yasami duzgunce yasayabilmeye buyuk bir engel olusturdugu fark edilmiyor. oysa iyi hissederek yasamak, yalnizca bireysel memnuniyet acisindan degil ekonomik verim acisindan da buyuk bir onem tasiyor; cunku kisilerin is gucune katilimlarina ya da hic degilse kisiler is gucune katilsalar bile verimli calisma sergilemelerine engel olusturabiliyor. (bunlari soyledigim icin kendimden nefret ediyorum; ama bu alana yatirim yapilmasini saglayabilmek icin alanin ekonomiye etkisi olduguna ikna etmek zorunda oldugumu fark ettim.) akil sagligi hizmetleri bir luks degil bir gereksinimdir ve kirilgan durumdaki insanlari korumak ve durumlarinin olumsuzlasmasinin onune gecmek icin akil sagligi hizmetleri yayginlastirilmali ve ucretsiz hale getirilmelidir. insanlara destek saglayabilecek sosyal destek gruplari olusturulmali, insanlar abuk sabuk tarikatlara muhtac edilmemelidir.