şükela:  tümü | bugün
  • konuyu açmak adına bir düşünce deneyi yapmak istiyorum. bu düşünce deneyini ortaya koyarken de kişisel ön yargılarıma göre davranacağım.

    dünyanın sonu gelir ve insanlık tüm kaynaklarını bir araya getirip, yörüngede devasa boyutlarda bir uzay gemisi ya da bir nevi "nuh'un gemisi" inşa ederler. ortak amaç; bu gemiye alınabilecek kadar varlığı canlı şekilde içeri almak, geriye kalanlardan da "tohum" toplayarak yeni bulmayı umut ettikleri gezegene ulaştıklarında tıpkı dünyadaki gibi bir medeniyeti, ona en çok benzeyecek şekilde tekrar yaratmaktır.

    gemiye ilk olarak tüm insanoğlu yerleştirilir. yaşlıların geride bırakılmasını gerektirecek bir durum yoktur. geminin kaynakları yeterlidir. o yüzden geride sakat bile olsa hiç kimse bırakılmamıştır. ancak geminin içinde hala daha, atıyorum %15'lik, boş ve bir ya da birkaç türün daha canlı olarak kurtarılabileceği bir alan kalmıştır. insanoğlu dünya'dan bir tür daha kurtarma hakkına sahip olsaydı, bu tür hangisi olurdu? işte düşünce deneyi bundan sonra başlıyor.

    ilk satırlarda da belirttiğim üzere zamanla oluşturduğum kişisel ön yargılarıma göre "etik" şunu söylüyor; eğer mümkün olmasını engelleyecek başka bir durum olması kesin şekilde kaçınılmazsa geride kimseyi bırakma. bu sebeple kaynakları yeterli bir gemiye canlılar alınırken, insan türünde, toplumsal üretime katkısı azalmış hatta üretme özellikleri yitirmiş kişiler bile olsa (ki ben asla öyle olduklarını düşünmüyorum. bu bambaşka bir konu), o kişilerin dünyada ölüme terk edilmemelerini gayet doğru ve yerinde buluyorum. ancak iş bundan sonra karışıyor. aynı etik algoritmasının, bir şekilde, kurtarılması gereken sıradaki tür konusunda işaret ettiği türün şempanzeler olması gerektiğini düşünüyorum. çünkü seküler açıdan bakarsak; şempanzeler eğer "türler" diye bir kavram yaratıp buna inanmasaydık, maymunları ilk keşfeden insanların onları uzun süre anlatırken kullandıkları ifade olan "orman insanı" yakıştırmasını alabilecek kadar insandırlar. genetik bilimde bu ayrımı derinleştiriyor bir taraftan. sonuçta doğa belgesellerinde izlediğimiz avlanma sahnelerinde, aslan tarafından parçalanan bir antilopu izlerken ki hislerimiz ile bir maymun parçalanırken izlediğimizde hissettiğimiz duyguların ve ürpertinin aynı olduğunu sanmıyorum. ama elbetteki senaryoyu düşününce daha mantıklı olan yapılmalı ve kemirgenler sınıfından tavşan ya da fare gibi çok kızlı üreyen protein kaynakları, ya da, tavuk gibi bir canlı türü bu gemiye alınmalı. çünkü maymunların, toplumsal üretime bir katkıları yoktur.

    bu durumda "etik" sanki toplumca buna uyuyormuş taklidi yaptığımız bir kavram. böyle olunca da toplumsal davranışları belirleyen faktörün öznesinde insanların bulunduğunu düşünmüyorum. bu kadar özgecil bir tür değiliz. kaldı ki senaryo kurgusunda kasıtlı bir sakatlık var. bu sakatlıkta senaryoyu tam olarak "hayali" yapıyor. elbetteki o gemiye yaşlı, sakat ve engellileri de almayacaklardır hatta belki de fakirleri bile. bu da etiği evrensel olmaktan çıkarır. insana özgü kılar. yer çekimi bir kanundur ve evrenin her yerinde bulunur. ama etik sadece insana özgüdür. bu durumda toplumsal davranışlarımızı güden sopayı tutan el insan olamıyorsa bu sopayı tutan bizim fark edemediğimiz başka bir özne olması gerekir. bu durumda konuya tekrar seküler biçimde bakarsam, canlılar arasındaki etkileşimden kaynaklı, sandığımızdan daha çok üye barındıran ve yine sandığımızdan daha derinlikli bir toplumun içinde yaşıyoruz demektir. coğrafi sınırları, siyaseti ve savaşları, genetik bilimi ve milliyetçiliği ve hatta "tür"cülüğü bir an için kenara bırakıp düşünürsek; içinde yaşadığımız toplumu insanoğlunun bir şekilde etkileşime girdiği ve aklı yükseldikçe diğerlerini maniple ettiği bitki ya da hayvan dediğimiz türleri içinde barındıran devasa bir niteliğe bürünmüş halde bulabiliriz. bu topluluğun adına da sanırım "medeniyet" diyoruz. ne var ki medeniyeti kültürümüz ile algılayıp kültürümüz ile yaşıyoruz. o yüzden etik, ahlak ble ble.. bir sürü vesaire felseler üretiyoruz. nihayetinde "medeniyet" doğanın kendi çıkarı için yarattığı bir eser ve bu eseri yaratırken bir kumar oynamış, tüm parasını "insan" türüne yatırmış gibi. çünkü eğer bir gün bir gezegene yerleşirsek, elimizden geldiğince ve can havli ile orada dünyayı yaratmaya çalışacağız.
    bu durumda toplumsal davranışları belirleyen faktörün merkezinde "insan"ın değil "medeniyet"in olduğunu düşünüyorum. bu sebeple "etik" kutsallığını yitirir çünkü beslendiği kaynaklar öznelleşir. buda benim için güven kırıcı bir şey.

    işte bu yüzden bir iki gündür kendimi mutsuz hissediyorum. sanki adeta sıçtım.

    ek: bu arada aklıma geldi, burada bilimsel bir yaklaşım denememek ile birlikte bu konuda yeri gelmişken bir düşüncemi daha paylaşmak istiyorum. biraz şovenist bulmakla birlikte kendisine neredeyse hayranlık duyduğum richard dawkins'in eserlerinde canlıların özgecil olmadıklarına yönelik bir ima bulunur. bence dawkins'in böyle bir fikre sahip olmasındaki temel sebep, bilim insanı olmasından kaynaklı nedensellik ilkelerini göz ardı edememesi ve tümevarımcı bir metodu izlemek zorunda olmasıdır. burada özgecilik felsefi olarak tümden gelimci bir yaklaşımla da değerlendirilebilir.