şükela:  tümü | bugün
  • filmin en acıtan sahnesi chicago'dan new york'a dönüş yolunda, bir yol ayrımındaydı.

    doktorun ofisinde 2 yasında bir çocuğu olduğunu ve çocuğun annesiyle birlikte (annenin memleketi de olan) akron, ohio'da yaşadığını öğrendi llewyn. kaderin cilvesi işte, akron şehri de chicago - ny yolu üzerindeydi, gecenin karanlığında uzaktan beliriverdi.

    şehrin ışıkları cayır cayır yanarken otoyol kenarındada akron ayrımını gördük. llewyn ile birlikte bizi de büyük bir huzursuzluk aldı o noktada. istedik ki llewyn akron'a doğru dönüş yapsın, hayatındaki tek gerçek şey olan (o da ne kadar gerçek düşünün işte) çocuğunun peşine gitsin...

    olmadı, llewyn yoluna devam etti ama aynı anda akron ayrımına başka bir araç giriş yaptı. o anda ortadan ikiye ayrıldık hep birlikte, araçlar birbirinden uzaklaştıkça da paramparça oluverdik.

    llewyn'in ikilemi ve gece yolculuğunun büyüsü bir an için kendi hayatlarımızla başbaşa bıraktı bizi. yaşamak ağrısı budur dedi, resmini de gösterdi, muhteşem bir detaydı.
  • --- spoiler ---

    filmin sonunda kahramanimizdan sonra sahneye cikan kisi agzinda mizikasi ve dalgali saclariyla bob dylan'dir.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    -belki de arkadaşının [birlikte şarkı söylediğiniz] yanına gitmelisin.
    -evet, sanırım artık onun yanına gitmeliyim
    --- spoiler ---
  • bu yüzyılda öleceği kesin olan bir insan olarak ben: şu coen kardeşler kadar hayatı özetleyemeden göçüp gideceğim. ama biliyorum ki hayat coenlerin anlattıkları kadar, ne eksik, ne fazla... tıpkı bu film gibi.
  • ecnebilerin muhsin bey'idir.
  • hani herhangi bir barın, bir restoranın, bir benzin istasyonunun tuvaletine girersin. belki daha önce defalarca gittiğin bir mekandır, belki de ilk defa uğruyorsundur. sen belki alkollüsündür, belki de olabildiğince kendindesindir. klozetin üstüne oturuversin, etrafa boş boş bakarken, tuvaletin kapısına veya duvarına yazılmış bir yazı okursun. belki onlarca karalama arasından sadece onu seçer gözlerin ve takılır kalır. ve her gün her gün sorguladığın hayata dair, gidip de bir türlü varamadıklarına dair, yarının nasıl bir gün olacağı hakkında hiçbir fikrin olmamasına dair, elinde avucunda olmayanlara dair, yorulduğuna dair, durmadan çabaladıklarına dair, bu uğurda vazgeçtiklerine dair, seninle “aynı” şeyleri yaptıkları halde (hatta daha az çabaladıkları ve daha az vazgeçtikleri halde) senin istediklerine daha yakın olanlara dair, “neden hep ben?” sorusuna dair, bombok hayatına dair, sürekli baştan aldığın kaybedişlerine dair... içinde dönüp duran her şeye dokunur bu cümle. belki alabildiğine basit bir soruyla yapar bunu. belki daha önce binlerce farklı insandan duyduğun, binlerce kez okuduğun bir cümleyle yapar. ama işte sen; senden önce sayısız kişinin girdiği o tuvalette, o yazıya bakarken, sadece senin için yazıldığını düşünürsün;

    “what are you doing?” (ne yapıyorsun?)

    bu film de işte böyle bir soruyla, bu kadar basit bir soruyla, seni baş başa bırakıyor.

    peki llywen davis’in içinde ne varmış, biliyor musunuz? onun içine şarkılar kaçmış. ne yeni ne de eski şarkılar, sadece güzel şarkılar. gelin de, hep beraber çıkaralım.

    https://www.youtube.com/…tefxhutvtkzfjwhuxn5d6vc4eh
  • filmi çok sevdim. kardeşlerin diğer filmleriyle kıyaslamadım, evet bir fark vardı diğerleriyle ama bir yere oturtmaya çalışmadım. enerjimi, izledikten sonra ne diyeceğime dair harcamadım, izledim ve sevdim. sadece bu.

    ilk önce müziklerini çok sevdim...ikinci kere izlediğimde fark ettim ki seçilen şarkılar boşuna seçilmemiş. hatta sıralamalarına bile dikkat edilmiş, film boyunca o şarkıların yerleşmelerine bile özen gösterilmiş.

    spoiler nedir bilsem de o işi sevmiyorum. yoksa çok söyleyeceğim şey var. hele kedi ile ilişkili haller. ama filmden karelere sığınıp bir şeyler anlatma niyetim de yok. bende kalsın, beni bilenlerde kalsın.

    ama şu var ki - bunu söylemem lazım- eğer bir yol arkadaşınızı yitirmişseniz, bir ortağınız ise o eğer (hatta ruh ikizi ise) ve o ortadan kaybolunca eksik kalmış, yarım hissetmişseniz kendinizi; her şey ama her bir şey boş gelecektir size, dünya anlamsız olacaktır. o anlamsızlıkta ve sayıklamada insanların saçma ve salak hallerini gördüğünüzde yarım bir acı gülüş olacaktır yüzünüzde ve hep öyle bakacaksınızdır üşüyerek, hem de çok üşüyerek. gerisi kırık bir şarkı, dahası dökük şarkılar... ama şarkılar işte...şarkıları para eden insanlardan değilseniz haliniz yaman. bu düzen ona dair işlemiyor çünkü; ne frenk illerinde ne burda.

    filmi çok sevdim ben.
    sevdim.
  • gök kubbenin altında yeni bir şey yok. binlerce yıldır sevinçler, üzüntüler her şey aynı. para icat olduğundan beri parasızlık da aynı. varlığını sürdürebilmek mi yoksa içinden geleni yapmaya çalışmak mı önemli. ikilemler de aynı. o kısacak döngüde llewyn, sadece tıpkı kendi gibi dönüp dolaşıp başa dönen kedinin dışarı çıkmasına izin vermemeyi öğrendi. geri kalanında değişen bir şey yok.

    llewyn'in sanata daha doğrusu yaptığı işe bakış açısı çok güzeldi. şarkı söylemek llewyn'in mesleği, sırf o mesleğini icra ederken sen eğleniyorsun diye müzik kutusu muamelesi yapılmasından hoşlanmadı. takdir ettim adamı.
  • her karesi harika birer fotograf olan coen biraderlerin filmi. karda islanmis ayakkabisiyla barda kahve icen llewyn'in ayaklari bile fotografik. renkler, pus, kar, sarkilar... her seyiyle harika.
  • böylesi müzikle iç içe bir filmde müzikleri kimin yaptığını kimse yazmamış olabilir mi? dumurlardayım:
    (bkz: t bone burnett)
hesabın var mı? giriş yap