şükela:  tümü | bugün
  • the girl on the train'in yazarı paula hawkins'in yeni kitabı.

    türkçeye karanlık sularda ismiyle çevirilecek sanıyorum.
  • dün tüm dünya ile aynı anda türkiye'de de satışa çıktığını görüp hemen alarak sabaha kadar soluksuz okuyup bir gecede bitirdiğim gerilim dolu kitap. paula hawkins'in bir önceki kitabı olan (bkz: trendeki kız) ülkemizde baya okundu diye biliyorum. karanlık sularda da aynı etkiyi görür mü bilmiyorum ama yazar çok iyi iş çıkarmış. spoiler verip kimseyi yönlendirmek istemiyorum. bence alın okuyun sonra buralarda yazıp çizelim uzun uzun. söylenecek çok söz var kitap için tek kelime ile şunu söyleyebilirimhitchcock'un vertigo'sundaki gerilimi, lynch'in twin peaks'indeki gizem havasını tek bir kitapta yaşatıyor okura.
  • oldukça başarılı paula hawkins romanı. gerilimi, gizem duygusunu son sayfasına kadar okuyucuya hissettiriyor.. the girl on the train'i olay örgüsündeki kilit noktayı hemen açık etmesi açısından başarısız bulmuştum. hawkins çizgisini yükseltmiş getçekten. ayrıca kesinlikle yakın zamanda film uyarlamsı yapılacaktır diye düşünüyorum.
  • d&r'da çok satanlar listesinde görüp, merak edip okuduğum kitap.
    banan göre resmen d&r kazığı reklamını yapıyorlar. bir daha o çok satanlar listesinin önünden geçermiyim.
    çok satanlar değil çok parayı basanlar diye değiştirsinler bence listeyi.
  • the girl on the train'le beğenimi kazanmış paula hawkins'in yeni çıkan ve taze okuyup bitirdiğim kitabı. fena bir kitap değildi ama beni tgott kadar etkilemedi, yine de bir solukta okudum.

    --- ağır spoiler ---

    kitap bıraktığı hisle j.k. rowling'in the casual vacancy'si ve maeve binchy'nin the glass lake'inin birleştirilip, twin peaks'le temas ettrilip, üzerine feminizm gezdirilmiş hali gibi geldi bana. ama her iki kitap da bence daha başarılıydı. tgott'le kıyasladığımda ise into the water çok fazla kurgu kurgu, zaman zaman zorlama duruyor. tgott hem karakterleri hem de atmosferiyle buna göre çok daha gerçekçi bir kitaptı.

    bana neden fazlasıyla kurgu geldiğini anlatmam gerekirse,

    - bir kere kitap gereksiz derecede çok insanın ağzından anlatılıyor. erin adlı polis memuru kadına sadece son sekanstaki olayda orada olması gerektiği için uzun anlatım bölümleri ayrılmış. kadının londra'daki görevinden uzaklaştırılmasına sebep olan ilişkinin lezbiyen bir ilişki olduğununun son anda çok önemli bir sırmış gibi ifşa edilmesinin tek sebebi patrick townsend'in ne kadar eril ve ahlakçı bir canavar olduğuna hiç de gereği olmayan bir vurgu daha yapmak. halbuki gerek yok, adam homofobik olmadan da yeterince iğrenç biri.

    - kitapta çok acayip yerlere bağlanacakmış gibi sunulup hiçbir noktaya varmayan bir libby seeton kısmı var. 300 küsür sene önce, 15 yaşındayken evli bir adamla ilişki kurduğu iddiasıyla cadılıkla suçlanan ve zindanda tanınmaz hale gelene kadar tutulduktan sonra gölette boğulan kız. iddiasıyla diyorum çünkü libby'nin ölümüne sebep olan adamla ilgili ayrıntı yok, kıza tecavüz mü etti yoksa birbirlerine aşık mı oldular belli değil. sadece lena'nın "aldatan erkeklerken neden hep kadınlar suçlanıyor" sorusuna örnek teşkil etsin diye konu edilip öylece bırakılmış gibi. anna ward da aynı şekilde, deliren kocasını öldürmeye karar vermesi çok başarılı tasvir edilmiş olsa da kadının kendini neden suya attığını kesinlikle anlamadım. belki de sorun bendedir.

    - nel abbott çok sevilesi bir karakter değil, jules da değil, aralarındaki yanlış anlaşılmadan dolayı küs kalma olayında kurgu çok zorlama ve zayıf kalmış. gerçek iki kardeş bu konuyu eninde sonunda dövüşe dövüşe de olsa konuşurlar ve çözerlerdi. aynı şekilde lena'nın babasının robbie cannon oluşu, jules'un bunu anlayınca adamın cenazede lena'ya "sahiplenici" şekilde baktığını düşünmesi, sonra adamı görmeye gidince adamın lena'nın babası olduğunu bilmediğini anlaması, resmen kendi kendini çürütmüş. yazar sonradan kontrol etmek üzere haldır haldır yazmış ve hiç arkasına tekrar bakmamış gibi.

    - nickie sage adlı medyum kadının olayı ya çok pespaye şekilde anlatılmış ya da çeviride filan hata var. oysa bu kadının mistik yönü roman içinde daha efektif kullanılabilirdi, yazar zaten aşırı olan kurgunun dozunu daha da artırmamak için nickie'yi geri çekmiş ama büsbütün yok etmeye de kıyamamış gibi ama ilk aşamada nickie için aklında farklı bir şeyler olduğuna eminim.

    - nel, jules, helen, sean, robbie, erin, patrick. hiçbiri tgott'deki rachel, tom ya da anna gerçekliğini yakalayamıyor, yan karakterlerin gerçekçiliği bile yok hiçbirinde. helen ve patrick'in aralarındaki mide bulandırıcı bağlılık bir nebze gerçek, çünkü bir narsist kendine bir ezik, her ezik kendine bir narsist arar. nel gibi bir kadını etkileyen sean'ın neden helen adlı frijit paspasla evlendiği ise kitabın en öylece bırakılmış kısımlarından biri. lena, katie, mark handerson ve louise whittaker ise gerçekçi karakterler. komple tasviri ve davranışlarıyla louise karakteri nel ve jules'ın dramaqueen hallerinden çok daha reel. lena - katie - mark arasında geçen olaylarsa jules ve nel arasında yaratılan yapay dramın aksine gayet doğal şeyler. sevgilisini korumak için intihar etmek ve intihar eden arkadaşına verdiği sözü tutmak için olayı romantize edip susmak ancak 15 yaşındaki ergenlerin sergileyeceği davranışlar. bu açıdan başarılı. fakat kitaptaki hiçbir yere bağlanmayan en olmamışı mark'ın akıbeti. lena bu herife ne yaptı lan?

    - her şey gibi kitapta verilmek istenen feminist alt metin de çok parça parça, etkisiz, üstünkörü kalmış. öylece havada asılı kalmış.

    - katilin sean olduğunu ilk bölümün son çeyreğinde anlamıştım, sonunda hiç ters köşe filan olmadım. baba - oğul lauren öldüğünden beri her an suç ortağıydı.
    --- spoiler ---

    serin bir cuma gecesi okunabilir, fazlası değil.