şükela:  tümü | bugün
393 entry daha
  • gecenin karanlığında ellerim cebimde dolanırken şunu fark ettim. ellerimin cebimde ne işi var? hava soğuk, yerler kaygan ve hala buz tutan bir kaç nokta var, ben bu ellerim cepte pozisyonunda düşersem bir yerlerimi kırabilirdim. zaten evden çıkma sebebim bu olmadığından, düşüp bir yerlerimi kırmak ve ellerim ceplerimde olmadığı için zararı en az indirgeyemediğimden kolumun ya da bacağımın çatlaması işten bile değildi. ne heyecanlı gece yürüyüşü ama, bangkok'ta bile böylesi hayatlar yoktur.

    şu aralar kafam dağınık, sabahları kahvaltı mı yapayım biraz daha mı yatağın içerisinde debeleneyim diye düşünürken kafam ardıma bile bakmadan doğal bıraktığım yatağım gibi adeta. ikisinin de birbirine olan nefretini anlayabiliyorum, hangimiz daha dağınığız kavgasının gürültüsünden kaçabilmek için amaçsız yürüyüşlerime tekrardan başladım bu ara. insanın kendisine olan sessizliğinin en ürkütücü olduğu zamanların belki de lideri bu yürüyüşlerdir, benim de favorim. çünkü bu artistik patinajlarımın sırasında çokça keşiflerim ve fark edebildiğim hayatların kıyısından ellerim ceplerimde hızlıca gidip gelebiliyorum. fark edilmeden, usulca, korkutucu ve heybetli olmaya çalışmıyorum çünkü ben zaten öyleyim. ekstra bir şey yapmama gerek kalmıyor senin anlayacağın. ( hemen de samimi olurum böyle, sizli bizli konuşmak eskiden en sevdiğim şeydi, artık değil. fark ettiğin için teşekkür ederim. )

    nerede kalmıştık? ha! ellerim ceplerimde kıyı kıyı köşe köşe dolanırken üsküdar sokaklarında, kiralık ev bulmak neden bu kadar zor diye düşünce sardı beynimi anlamsız, anlamlı karmakarışık veyahut tek tek sıra sıra dizilmiş askerlerin nefes alıp verişi kadar basit bir anlamsızlık kadar hem de. neden? nedenini siz (nereden geliyor bu resmiyet) düşünmeden ben hemen söyleyeyim; kolonileşme sevdası. evet! aslında kiralık boş evlerin etrafında oturan grupların çıkabilecek aksi seslerden ya da ortaya saçılacak renk cümbüşünden korktuğundan böyle. en azından elimde yarım ekmek, beyaz peynir ve bir kaç buruşuk zeytini yaptığı külaha koymasını beklerken bakkal dayı’nın gözlerinden anladığım bu. nereden aklıma geldi bilmiyorum, halbuki biliyorum, bir anda “kiralık ev var mı burada dayı?” soruma binaen gözlerindeki titrek mum alevi inceliğindeki kıvılcımı görmedim zannederek şöyle cevap verdi dayı, halbuki bence en fazla enişte olabilir (niye diye sorma çünkü dayı tipi yok), buralarda çok kiralık ev bulamazsın diyerek beni üç blok ötede bir adrese postalama gayreti içine girdi. halbuki siparişlerimi bir poşete koysa, siparişlerin tutarını söylese ben de usulca duymadı herhalde kulaklarındaki pamuk mu ki o diye düşünerek para üstünü dükkanın dışında sayarak, kendimi güvensiz adımlarla sığınağıma atacağım yürüyüşüme başlayabilirdim. böyle alengirli cevapları sevmem ben, aklıma tilki sokar onu 4 duvar arasında koşturmak zorunda bırakır, gözlerimi kapatmama engel olur. bütün bunlar olmasın diye durdum ve dedim ki; “ meyveli gazoz var mı?” çünkü meyveli gazoz olmasa bu aldıklarımın hazmı zor, tadı çıkmaz ben de keşke gazoz da içeydim diye düşünürdüm.

    bakkaldan çıktıktan sonra ben bunları neden karşıdaki bim’den almadım ki diye düşüne düşüne eve doğru yol aldım. olabildiğince ellerim dışarıda, ritmik yürüyüşlerimden biriydi. bu kiralık ev mafyasının sonu ne zaman gelecekti yarebbim? neden tipi bozuk, sakallı ve konuşmayı beceremeyip kendisini ayı tanımına sokan adamlara ev verilmez? çok mu tekinsiz işler peşinde koşuyorum, ne güzel yürüyorum işte bak aldığım yarım ekmeğe, belki de diğer parçası daha büyük ama bu da yarım ekmek! akşam yemeğini yarım ekmek ve beyaz peynir ile yapan adamın ne gibi tekinsiz işleri olabilir ki? işte sayın okuyucu bizim bu ön yargılar ile savaşmamız lazım, bizi belki de ellerimizdeki çiçeklerin yaşayacağı bir dünyada özgür bırakacak davranışlardan biri de bu olacak. kim bilir? ilber ortaylı mı? ona da her şeyi sormayalım canım.

    işim gereği bu aralar çok düşündüğümden, çünkü ben bir işsiz mühendis adayıyım, iş bulma sürecinin de kiralık evler gibi ortak bir paydası olduğunu fark edememek için deli olmanın yeteri şart olduğunu fark etmem beş saniyemi aldı. saatim yok ama yürüyorum ve her iki adımda bir saniye geçtiğinden zaman kavramını yitirmeden, zamanın yürüyüşlerime eşit ritmini bu şekilde düzene sokabiliyorum.

    iş ararken de tanıdık birilerini bulmaya çalışırız, iş verenler ilk önce hali hazırda yumurta kabı biçimindeki ofislerinde tıkır tıkır parlak ekranlarına bakan çalışanlarına danışırlar, heyoyoyoyoy merhaba işçi lazım, sen bir işçisin ve mutlaka bir işçi tanıdığın vardır diye. yani kocaman patron kıvamındaki insanların ortama heyoyoyoyoy diye dalması da ayrı bir ayakta alkışlamalık hareket ama işte işi veren o, oflamayı da heyoyoyoyoy diye ortama dalma hakkını elde eden de o. ne denli vicdansız bir dünya yahu bu? nasıl bir ayrımcılık? keşke oflama bize düşeydi. adamlar heyoyoyoyoy’u kendine ayırmış bize kalansa hiç bir şey. of!

    kısacası işte, evde, sokakta ve otobüste tanıdık yüzler, tanıdık renkler bizim ahengimize uyan sesler olması bizi mutlu ediyor. halbuki gerçekte farklı sesler ve renkler bizi ayağa kaldıracak ve bir ok gibi ileri atılmamıza neden olabilecek bileşenlerden en birincisi hatta baş tacı. birleşik bir toplum olamamamızın tezahürü mozaiğin sadece zeugma’da duvarlara asılı kalmasının sakıncaları da bunlar, biz menemeni yumurtasız seviyor diye menemen yemeyen adamların neslinden, sen birinci katta burger ye ben de aşağı katta döner yiyeceğim nesline nasıl ve ne ara düştük? neden benim gibi attığını vuran bir futbol hastasına ve okuduğundan dünya kadar karakter çıkaran gözlüklü bir çocuğa iş vermezsiniz? merakım ve şevkimin sizi de şahlandıracağı gerçeğini neden göz ardı etmek de üstünüze yok? biriniz de e-postalarıma cevaplar verin, biriniz de gel de şu klasörün ucundan da sen tut diyiverin, he güzel abicim?
15 entry daha