şükela:  tümü | bugün
762 entry daha
  • türkiye’ nin büyük zincir mağazalarından birine yönetici pozisyonu görüşmesi için çağırıldım.

    bir danışmanlık firması buldu beni, benim başvurum vs. yok, mevcut işimde de oldukça mutluyum ama sayısız mülakat tecrübesine bir yenisini eklemek ve olabilecek iyi bir fırsatı da kaçırmamak için görüşmeye gittim.
    iş yerinin lokasyonu kötü, sonradan kurumsallaşmaya çalışan bir aile şirketi. içeri girerken ilk olumsuzluklar bunlardı.
    görüşmeye bir ik’ dan ve pozisyonun departmanınından birer direktör katıldı.
    görüşme başladı.

    girmeyeceğim belli olan bir iş için bile tüm süreçleri sonuna kadar tamamlayıp teklifimi almaya çalışırım genelde, o yüzden görüşmeyi tempolu ve istekli bir şekilde başlattım.

    yalnız sonradan kurumsallaşmaya başlayan aile şirketlerinin “kronik” ik’ cı sorunu burada kendini fark ettirdi hemen. hızlı büyüyen şirketlerde eğer ik’ cı firmanın eski bir çalışanıysa kendini büyümenin en büyük mimarı olarak görür ve sizinle profesyonellikten uzak şekilde “ben buranın ağasıyım” edasıyla konuşur. laf kesmeler, şirketi ve aileyi iş hayatından uzak tanımlamalar ile anlatmalar derken yavaş yavaş “yok aga işim iyi benim hiç buraya bulaşmıyayım” kafasına yavaş yavaş girmeye başladım. özellikle yönetici pozisyonları için yapılan bu tarz görüşmelerde, ik’ cı ile aynı yatay statüye girecekseniz, görüşmede “benle aynı ünvanda olacaksın ama ben daha büyüğüm onu şimdiden söyleyeyim” endişesini fark edince biraz soğudum olaydan. tabi bozuntuya vermiyorum, he deyip geçiyorum. sonra departman direktörü girdi işi anlatmaya başladı. klasik “araya yönetici lazım ki üzerine çökeyim rahat edeyim” arayışı var adamın, bu kaos içerisinde bir soru sordum lafı bittiğinde. diyaloğu aşağıya yazıyorum.

    hırt: bıdı bıdı bıdı, işte şöyle sorumlulukları olucak böyle olucak tabi şimdi ben yapıyorum artık o yapacak bıdı bıdı ...
    ben: peki şu anda şu iş hangi yöntemle yürütülüyor?
    hırt: şey aslında şu anda şöyle yürüyor ama sen (dikkat) bu konuda yenilik yapabilirsin.
    ben: pardon, “sen” derken?
    hırt ve ık’ cı; dünyaya 3 saniye içinde düşecek ve insanlığı bitirecek göktaşını fark etmiş gibi donakalıp yüzüme bakıyorlar.
    hırt: sen derken yani samimiyetinize güvenerek, konuyu anlatmak adına, hımı mımı mıy mıy?
    ık’ cı: (toparlama çalışması) sen derken biz biraz samimi iç içe arkadaş bi şirketiz ağız alışkanlığı, ama böyle takılmanız da çok ilginç.
    ben: sadece yapıyı anlamaya çalışıyorum, ben size özellikle siz derken bir görüşmeye gelen yönetici adayınızı biraz hızlı “sen” yaptınız gibi geldi (tebessüm). bunlar ilk izlenimler için önemlidir. kararı benim için en çok etkileyecek durumlardır.

    hırt iptal olmuştur, bi dakika geçmeden geliyorum şimdi der ve odadan çıkar.
    ık’ cı “sormak istediğiniz bir soru var mıdır?” der ve “hadi git la artık” mesajı verir.
    teşekkürler der çıkarım, hırtı da göremem çıkarken.
    şimdi burada olay “sen, siz” mevzusu değil. yalnız sen görüşmeye gelen 5 dk gördüğün adama, hele ki bu adam saygıda kusur etmeden konuşuyosa, ona bi anda “sen” diyosan, bu bi mesajdır. alt metinde biz büyüğüz, kralız, bakalım seni beğenicek miyiz mesajı vardır. o işe girdiğinde de adamlar görevin olsun olmasın her işi sana kitler, her şeyden seni sorumlu tutar, başını ağrıtır, huzur vermez. bunu fark ettiğim için posta koyup error vermelerini sağladım. işin asıl acı kısmı, eğer bir işim olmasaydı, işsiz olarak iş arıyor olsaydım böyle bir atarı yaparken de iki kez düşünürdüm. ama eğer elin güçlüyse böyle şeylere de müsade etmek bile bile lades olmaktır. görüşmenin en başında da geçen diyalog:

    ikcı: neden mevcut işinden ayrılmak istiyorsun
    ben: aslında ayrılma gibi bir niyetim yok, şu anda mutluyum ama gelirimi yükseltebileceğimi daha iyi bir fırsat olma ihtimaline karşılık görüşmek istedim sizlerle.
    ikcı: he yani bizi görünce bir başvurayım iyi firmadır dedin iyi bir fırsat olduğunu düşündün,
    ben: yok ben başvurmadım, danışmanlık firmanız aradı beni,
    ikcı: ...
    abla aslında şunu duymak istiyo:

    nolur beni alın nolur, ne derseniz yapar ne derseniz kabul ederim.
    kimse işsizlikle, geçinememekle sınanıp da böyle insanların eline düşmez inşallah, temennimdir.
  • bundan yaklaşık 2 yıl önce en popüler kitapçılardan biri olan firma şahsımı aradı. (hani oyuncak, cd falanda satar, heh o işte)

    ik cı hanımefendi pozisyon ve iş tanımından bahsetti, her ikisi de 3 aşağı 5 yukarı benim özelliklerim ve yaptığım işle örtüşüyordu.

    ardından, her iki taraf içinde vakit kaynı olmaması için ücret paketimden bahsedip beklentim olan bandı ifade ettim.
    (açıkçası normalde %90 bu soru işveren tarafından sorulur ve bu soruyla birlikte süreç ciddi anlamda hızlanır. bu sorunun sorulmadığı telefon görüşmelerinde konuyu ben açtığımda işveren ya da danışmanlık firmaları işlerini kolaylaştırdığım için içten teşekkürlerini dile getirmişlerdir, neyse konumuza dönelim)
    benim söylemimle beraber telefonun diğer ucundaki hanımefendi birden ciddi anlamda gerildi ve bu bilgilerin telefonda kesinlikle konuşulmayacağını ifade etti. ben, tamam teşekkürler falan derken, ablam son sözü söyleyip lafımı sokayım gazına gelip, zaten biz firma olarak önceliği ücret olan kişilerle çalışmak da istezük! diyip kapattı.

    ulan dedim, koskoca d&.. pardon ağzımdan kaçırdım, nasıl yöneticilere kalmış.
  • ünlü bir spor mağazasının "satış danışmanı" pozisyonu için araya torpil -kuzenim- koyarak görüşmeye gittim. bir yandan da böyle bir pozisyon için aracı koydurduğumuza inanamıyorum. toplu görüşme olacakmış. 10 kişiyi yuvarlak bir masaya aldılar. üç tane de yetkili kişi karşımıza oturdu. herkes ilkokuldaki gibi kağıda adını yazıp masaya koydu. (o esnada kalkıp gitmem lazımmış bilemedim) bu arada ben kağıdımı da katlayamadım. yanımdaki kız "vay gerizekalı" bakışıyla benimkini de katladı. önce üç yetkili upuzuuun konuşmalarla kendi spor hayatlarını ve kariyerlerini anlattı. (bize ne be bize ne????) sonra sırayla herkes ayağa kalkıp*kendini tanıttı. bu arada bir buçuk saat geçtiği için açlıktan kendimi yiyordum. son bir round yapacağız dediler. herkes mağazadan bir ürünü 1 dakika gibi bir sürede seçip koşarak odaya dönüp tanıtacak. aklıma yemek yarışması geldi o an. mastır şef olabilir bilmiyorum. herkes iki dakikada malzeme seçiyor. neyse benim gözüme pilates bandı erişti. bir saat de milleti dinledikten sonra sıra bana geldi. işte bununla çoh güzel yoga yaparsınız filan diye anlatırken adam bana "bize bir kaç hareket gösterir misin otlukek?" dedi. üstümde blazer ceket altımda kumaş pantol bacağımı cart diye kaldırmaya çalıştım o esnada. açlıktan gözüm karardı sarsıldım. odayı buz gibi bir sessizlik kaplarken ben ter içinde "ehihihih işte böyle" dedim.

    sonrasını hatırlamıyorum. toplamda üç saat sürdü ama bana 10 yıl gibi geldi. sonuç elbette olumsuz.*
  • şu an çalıştığım iş yerinde 2 kere görüşmeye çağrıldım. 2. görüşmede "bakın biz bu soruyu işe alacağımız tüm proses sorumlularına soruyoruz eğer takım lideri ile ciddi bir anlaşmazlık yaşıyorsanız yani sizin olmaz dediğinize o olur diyor ve problem büyüyor ne yaparsınız?" dediler ben sadece bir üst konumda kim varsa onu ararım ve saat önemli değil dedim. teşekkürler ne kadar maaş istiyorsunuz dediler 1 hafta sonra işe başladım.
  • -biz sizi ararız
    bı daha aramadılar..
3 entry daha