şükela:  tümü | bugün
  • yakında çıkacak olan yeni roger waters albümü.

    teaser
  • az önce haberdar olup sevinçten ne yapacağımı şaşırdığım, roger waters'ın yeni albümü. çıkış tarihi henüz belirsiz.

    (bkz: alemin kralı geliyor)
  • sürecin nigel godrich ile yürütülüyor olması ile heyecanı ve sevinci ikiye katlayan; albümden bir kuple de olsa gözleri kapatmaya yeten bir haber!
    oh be!
  • amused to death'ten sonraki ilk roger waters albümü olacak. gerçekten de (bkz: alemin kralı geliyor) arkadaşlar.

    bu arada albümün yayınlanma tarihi 2 haziran 2017'ye ertelenmiş. üzdü...

    ilk single da yayınlanmış! şarkının ismi smell the roses. çok beğendim. pink floyd tadında bir şarkı olmuş, have a cigar'ı andırmış insanlara biraz. albüm bomba gibi olacağa benziyor.

    https://www.youtube.com/watch?v=peh7ip4yvh8

    ayrıca şarkı isimleri de açıklanmış:

    1. when we were young 1:38
    2. déjà vu 4:27
    3. the last refugee 4:12
    4. picture that 6:47
    5. broken bones 4:57
    6. ıs this the life we really want? 5:55
    7. bird in a gale 5:31
    8. the most beautiful girl 6:09
    9. smell the roses 5:15
    10. wait for her 4:56
    11. oceans apart 1:07
    12. part of me died 3:12
  • smell the roses'ın ardından déjà vu da yayınlanmış. kalan şarkılar da bu kalitedeyse şunu net bir şekilde söyleyebiliriz: pink floyd kalitesinde bir albüm bizi bekliyor. yoksa ikinci bir the final cut mı nasip olacak bu saatten sonra? böyle bir müzikal ziyafeti hak edecek ne yapmış olabiliriz reis?

    sabahlar olmasın.
  • şahsen çıkan iki şarkı ile pek beğenimi kazanamamış olan, ama ne olursa olsun roger waters gibi yaşayan bir efsanenin yapmış olduğu albüm.
  • malum ortamlara düşen albümdür.
  • bugün itibariyle çıkan albüm.

    arkadaşım vasıtasıyla yapmak istediğim ilk yorumu şudur:
    is this the album we were waiting for 25 years?

    20. dinlemede falan gelen edit:

    evet, güzel albüm.
  • pink floyd albüm kapakları gösterişlilerken, roger waters solo albümlerinde kapaklara çok büyük önem vermiyor. is this the life we really want da biraz radio k.a.o.s. albüm kapağını anımsatan iddiasız kapağıyla raflarda yerini bugün aldı. nigel godrich'in stratejisi yüzünden albümde gitar solosu bulunmamakta. bu tercih, bugüne kadar pink floyd albümleri ve üyelerinin solo albümlerinde alışıla gelmiş bir durum değil. roger waters albümün kayıtlarında en çok zorlandığı unsurun müdahale etmemek için kendini tutmak olduğunu belirtmişti. bence biraz müdahale ederek, 2006'dan beri konserlerinde kendisine eşlik eden ve iyi bir gitarist olan dave kilminster'dan iki üç tane solo isteyebilirmiş. ayrıca 1987'den beri kullandığı davulcu graham board yerine nigel godrich'in tercihi olarak eski beck ve r.e.m. gruplarının davulcusu joey waronker'ın olması, roger waters hayranları açısından bir başka sürpriz. tekniği nick mason'a daha yakın olan joey waronker genel anlamda iyi bir iş çıkarırken, birkaç şarkıda daha güçlü davul gerektiren yerlerde graham board'u kulaklar aramakta.

    is this the life we really want bir konsept albüm. the wall, the pros and cons of hitch hiking ve radio k.a.o.s. albümlerindeki gibi kronolojik olarak bir hikayeyi anlatmıyor. dark side of the moon'daki şarkıdan şarkıya hayattaki farklı konulara eğilirken, bu konular amused to death'teki gibi savaş karşıtı ve devlet liderlerinin politikalarını eleştiren nitelikteler. bu albümde modern hayatın belirsizlikleri üzerine eleştiriler yapılmış. özellikle direk isim vermese bile, donald trump baya roger waters'ın oklarının hedefinde. roger waters 2013'te albümü radyo oyunu şeklinde yazdığını, ana temanın "neden çocukları öldürüyoruz" diye irlandalı bir torun ile dedesinin muhabbetine dayalı olduğundan söz etmişti. nigel godrich'in öncelikle bu işi radyo oyunundan çıkararak konsept albümleriyle bilinen roger waters'ı, yine bu tarafa yönelttiğini son röportajlardan öğrendik. açıkçası radyo oyunu olsaydı, laf lakırdısı müziği çok gölgeleyecekti. nigel godrich'in bu açıdan olumlu bir katkısı var. albümde bu haliyle bile önceki solo albümlerinde de bazı dinleyiciler tarafından eleştiri konusu olan, müziğin sözlerle boğuşması durumu when we were young, is this the life we really want ve the most of beautiful girl şarkılarında mevcut. şüphesiz bu üç şarkı, onların beğenisi kazanamayacaktır. albümde pink floyd'daki gibi bazı akustik tabanlı şarkılar da var. bunların arasında déja vu ve broken bones gerçekten başarılılar. déja vu, "if i had been god" sözleriyle başlayarak roger waters'ın megaloman kişiliğini ortaya sermekte. bu parça eskilerden sound olarak the wall'dan mother şarkısını hatırlatırken, müzisyenin yaşlanan sesiyle mükemmel bir uyumda bir sound ile karşımıza çıkıyor. fakat şarkının içerisinde ufak bir gitar solosunu pink floyd dinleyicisi arıyor, burada nigel godrich'in albümde gitar solo olmayacak prensibinin yarattığı eksikliği görüyoruz. albümdeki diğer akustik anlamda başarılı olan broken bones'ta ise, nigel godrich'in varlığı şarkıya olumlu şekilde yansımış. çünkü son yıllarda roger waters'ın yeni şarkı diye sunduğu çalışmalarda akustik gitar ve vokal gibi sadeliği fazla benimsediğini gözlemliyordum. burada temelinde akustik gitar ve vokal şarkıya hakimken, yaylılarla şarkı desteklenerek daha zengin bir sound yakalanmış. ayrıca ikinci dünya savaşına değinmesi ve müzikal yapısıyla the final cut'taki southampton dock'ı da andırıyor. nigel godrich'in varlığından dolayı en olumsuz etkilenen şarkılarsa the last refugee ve picture that. çünkü the last refugee'de pink floyd müziğinde gitarı geriye iterek keyboard ağırlıklı tek düzeye dönüştürülen sound, suriyeli mültecilerin hayatlarını kaybetmelerini ele alarak yazılmış güçlü sözlerin resmen katili olmuş. ayrıca bu sound roger waters'ın vokalinin yaşlılığı çok fena ele vermiş. diğer yandan picture that şarkısını you tube'da albüm yayınlanmadan konser kaydını dinlediğimde bana radio k.a.o.s. albümündeki home ile pink floyd'un animals albümündeki sheep karışımı olarak gelmişti. ancak stüdyo kaydında prodüktörün parmağıyla radiohead kafasına bariz şekilde yaklaştırılması beni hayal kırıklığına uğrattı. bird in a gale isimli şarkının potansiyeli yüksekken, radiohead ile pink floyd kafasının harmanlanması müzikte çok fazla karışıklık yaratarak potansiyelini tam kullanılamamasına neden olmuş. açıkçası albümdeki bana göre en iyi şarkı smell the roses. sound olarak wish you were here albümündeki hava a cigar'ı çok net şekilde anımsatan, aslında pink floyd dinleyicisinin beklediğini en çok veren şarkı. şarkı ortasındaki geçiş bölümünde animals'taki dogs'a da benzediği yerler var. zaten roger waters şarkının değerinin biraz farkında olmalı ki; albümden ilk bu şarkıyı yayınladı. smell the roses'ta müzisyenin vokali biraz yaşlı kalıyor, ancak pink floyd müziği dokularından dolayı üzerinde pek takılınacak durum değil. şarkının sonlarına doğru dave kilminster biraz solo notalarına giriyor, ama belli ki prodüktör yüzünden bu girişimin doğru düzgün bir gitar solosuna dönüştürülmesine izin verilmemiş. albümde fena olmayan wait for her isminde bir akustik şarkı daha var. hoş bir ballad olarak nitelendirilebilecek bu şarkı, aslında albüme noktayı koyabilirmiş. çünkü onun ardından gelen oceans apart ve part of me died albüme pek bir katkısı yok. konsept açısından bu ikisinin önemi var, ama dediğim gibi wait for her azcık daha uzatılarak albüme noktayı koymak için gayet uygunmuş.

    açıkçası, is this the life we really want albümünün beklentilerinin dışında bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. bunu kötü olduğu anlamında söylemiyorum, nigel godrich'in tek başına yaptığı prodüktörlüğün radiohead tarzının olaya çok net şekilde müdahil olduğunu ve roger waters'ı biraz farklı sulara sürüklediği anlamında söylüyorum. albümdeki déja vu, broken bones, smell the roses ve biraz da picture that ile bird in a gale şarkıları pink floyd hayranlarını tatmin edecektir. ancak albümün geri kalanının alacağı beğeni büyük merak konusu. çünkü farklı bir kafa yapısının parmağı ciddi şekilde hissediliyor. şahsen ben nigel godrich'in işi radyo oyunundan koparıp, direk konsept albüm kafasına getirmesini tuttum. ancak roger waters'ın prodüktörlük koltuğunu tamamen ona terk etmesini doğru bulmadım, çünkü o koltuğu terk etmek albümün bir kısmını fena halde radiohead havasına bürünmesine neden olmuş. müzisyen şu sıralarda bu albümden büyük memnuniyet duyduğunu belirtiyor ama ilerleyen dönemde prodüktörlüğüne karışmadığına dair biraz pişmanlık duyabilir. zira 1987'de radio k.a.o.s. albümünü çıkardığı zaman memnuniyeti belirtirken, ilerleyen dönemlerde albümün modern tınlaması için fazla çaba sarf ettiğini ve kendisini rahat olmadığı bir alanda bulduğunu belirten pişmanlık kokan demeçler vermişti. yani iyi bir albüm olsa bile tarzı dışına çıkmak kendisine ters geliyor. diğer yandan roger waters, pink floyd'dan ayrıldıktan sonra grubun kendisinden ibaret olduğuna dair bir çabası vardı ve bu durum onu albümleri konusunda çok hırslı bir duruma getiriyordu. bugünse diğer grup üyeleriyle barışmış halde ve is this the life we really want'ta kendini kanıtlama peşinde değil. hırslarından arınmış olarak bu albümü kaydetmiş gibi. ama bu çalışmayı "yaşlı adam albümü" olarak nitelendiremeyiz. genç müzisyenlere taş çıkaracak bir sürü marifeti var. ayrıca albümdeki şarkı sözleri her zaman olduğu gibi kusursuz. oturup ayrıca incelemenizi ve üzerlerinde düşünmenizi öneririm. felsefik yanı kesinlikle güçlü bir albüm. zaten bu konuda roger waters'ın hiçbir çalışması bugüne kadar hayal kırıklığına uğratmadı.
  • -edit history-

    02.06.2017: güzel.
    04.06.2017: amused to deathten güzel.
    10.06.2017: the final cuta doğru.
    16.09.2017: eşsiz.