şükela:  tümü | bugün
  • benim bu, içimde öyle bir nefret var ki bir türlü dinmiyor.

    tam 10 yıl boyunca süründüm çünkü yavşak müdüre "abi" demedim, sadece işimi yapıp gerisine karışmadım. adam bacağını kırdı, yıllık izinde olanlar bile tatillerini bölüp adamın evine gitti sadece ben gitmedim. çünkü iş ile özel hayatı karıştırmayı hiç sevemedim.

    sonra farkettim ki millet zam dönemi dışında bile tıkır tıkır zam alıyor ama benim maaşım hep yerinde sayıyor. yeni mezun adam benden yüksek maaş alıyor. 10 yıllık emeğe 1400 lira maaş...

    10 yıllık birikim, 10 yıllık tecrübe... ama yok yalaka olmayana bu devirde ekmek yok. çünkü müdür o koltuğa oturana kadar yalama olmuş, senden de aynısını bekliyor.

    neyse ki içimde biriktirdiğim her şeyi söyleyebildim. zam istediğim için işten çıkarılırken "çok şükür kurtuldum senden" dedim, daha ne deyim?

    o adam ki sekiz aylık hamile kadını trenle 4 saatlik yola gönderdi başkası gidebilecekken, o adam ki 6 aylık hamile başka bir kadını masası temiz değil diye hüngür hüngür ağlattı herkesin içinde. o adam ki kendisine uzak 70 kişiyi işten çıkarılması için yazdı listeye, kalanlara da baskı yaptı dava açan olursa bizim lehimize şahitlik yapın diye.

    beddualarım sizinle yavşak müdür ve yancıları kıçınızı doğrultamayacaksınız yediğiniz haklar yüzünden.

    not: ağaç değilsiniz, mutlu olmadığınız zaman yer değiştirin. ben değiştiremedim, şimdi bu geç kalmışlığın vicdan azabını yaşıyorum. ve çıkarlarınız için hiçkimseye yalakalık yapmayın, ekmek çıkar bir yerlerden de "onur" diye bir kavram var parayla satılmıyor...
  • içinde olduğum durum...
    yaptığım işi çok seviyorum. araştırma görevlisi olmayı kim sevmez ki? verilen iş ile alınan para işin kendisini fazlasıyla cazip kılıyor. ama anladım ki, parayla saadet olmuyormuş.

    devlet üniversitesinde çalışıyor olmama ve kadrom burada olmasına rağmen son bir dönemdir mobbing noktasında pek çok şey yaşadım. diğer asistan arkadaşların bana yardımcı olacağını düşünerek bir kaç tanesiyle de aramız iyiydi bu süre boyunca. aralarında benimle cidden sıkıntıları olanlar vardı, kendi problemleri dedim ve umursamadım. bir kaç tane gerçek dostun yeterli olacağını düşündüm sadece.
    ters bir dönem, hava sıcak, gündem sıcak... birden bire bölümde yalnız kalıverdim. nasıl oldu, ne oldu bilmiyorum. birileri selam vermeyi bıraktı, birileri soğuk davranmaya başladı... ulan dedim, yoksa fark etmeden paralelci mi oldum ki... farklı yaptığım, yanlış yaptığım, ne bileyim işte o tarz bir şeyim yok bildiğim kadarıyla... ne değişti anlamadım.
    böyle şeylerden de çok çabuk etkileniyorum. ortama karşı aidiyet hissim vardı ama çok da değildi. şimdi onu da kaybettim.
    bi alternatif de yok ki basıp gitmeye. en azından şimdilik...

    ama şu da bir gerçek, gecenin en karanlık anı şafağa en yakın zamandır. **
    yani kısaca durum şu: gözümü karartmama çok az kaldı sözlük. bir sene daha çalışıp para biriktirir, sonra basar giderim.
  • bir ara tiksindiğin bir işyerinde çalışınca hayat keyifli olmaya başlamıştı aslında. şöyle ki... mesai 07:30'da başlıyor (lan 7:30'da mesai mi olur, insan haklarına aykırı) ben 9 gibi geliyorum. canım isteyince çıkıyorum. zaten mesai bitimi 17:00. o arada oturuyorum; blog yazıyorum, ek işim var onun için çalışıyorum, yazarlık yaptığım dergiye makale hazırlıyorum falan... zaten sistemleri sıkıntılı, işlerin zor yürüdüğü bir iş yeri. eskiden koştururdum, olmazı oldururdum artık (delirttiler) olmuyormuş...

    "sistemde sıkıntı var" diyorum, koyuyorum yöneticimi cc'ye, ilgili yerlere mail yazıyorum. bekle ki çözüm gelsin, oh çok rahat hayat, "artık köle gibi hissetmiyorum" diyordum... akıllı olup dünyanın derdini çekeceğine deli ol dünya senin derdini çeksin mottosunu iş yerime uygulamış ve çok mutlu olmuştum.

    arkadaşlar demişti ki: 'bu gidişle terfi alırsın..'
    çünkü öyle leş bir yerdi ki çalışanı delirtir, çalışmayanı yüceltirler. tabii kendime saygım gereği sistemin zorlamadığı işlerimi yapıyordum ve bir yandan iş arıyordum. ha sanırsanız küçük bir yer... şöyle diyeyim, çoğunuzun para ödediği, hizmet aldığı türkiye'nin ve hatta dünyanın en büyük şirketlerinden biriydi. ama dışı seni içi beni yakar durumları!

    öyle işte. öyleydi işte.
  • iki tane kendini bilmez, bencillikten burnunun ucunu görmeyen, paylaşmayı bilmeyen, takım olmayı bilmeyen, tek dertleri para olan, kazansalar bile harcayacak vizyonu olmayan, haklı çıkmak için her yolu deneyen, iki çapsız yüzünden içinde olduğum durumdur.

    başlarım sizin y kuşağınıza!
    siktir olup gidicem onu istiyorlar.
  • çalışanların yüzde sekseninde var olduğunu tahmin ettiğim durum.
    başlığı açan arkadaş iyi yazmış esasen ama, birkaç nokta eklemeden geçemeyeceğim.

    hanımefendi, beyefendi olduğun için seni iş yerinde takdir etmiyorlar.
    naziksin, saygılısın diye seni iş yerinde takdir etmiyorlar.
    sosyalsin, insan ilişkilerin iyi diye de seni iş yerinde takdir etmiyorlar.
    onurlu, gururlu, sadık ve yardımseversin diye seni iş yerinde takdir etmiyorlar.

    insan bunlara bakıp, "ulan ne kaldı ki geriye" diye düşünüyor biliyorum.

    ama 12 senelik iş yaşamı bana şunu öğretti ki, yukarıda saydığım kriterler, iş yaşamında başarı için şart görülen nitelikler değil.

    patronun işine yarıyor musun kardeşim, para kazandırıyor musun ona? yeri geldi mi "ağasınız, paşasınız, idolümsünüz" tavırları yapabiliyor musun üst(!)lerine? seninle aynı seviyedeki çalışanlara ve daha yaşı küçük olanlara köpek çektirirken, üstlerine ağzından yağların damladığı konuşmalar yapabiliyor musun? bir yaptığın işi bin gibi satabiliyor musun? kendini her problemden, iyi pazarlama yöntemleriyle kurtarıp, hatayı başkasına atabiliyor musun?

    yapabiliyorsan, iş hayatı bazında "sen olmuşsun" arkadaşım.

    iş yerinden ziyade, iş hayatına mazhar bir durum bu esasen. ne yazık ki, özel sektör başta olmak üzere de herkesin başında.

    şu yukarıda, iş hayatında başarı kritlerleri kapsamında onurunu, gururunu, insanlığını hiçe sayan deyyuslar var ya... allah topunu bildiği gibi yapsın. nesilleri azalarak tükensin inşallah... bi bitmediniz...