şükela:  tümü | bugün
  • müthiş eglenceli durum. melodram bir yeşilçam filmi tadında bir eglencelik.

    efendim kariyeri boyunca, lise dönemindeki stajlarından itibaren kurumsal işletmelerin antin kuntin mülakat süreçleriyle boğuşan er kişi için, cv biraz palazlandıktan sonra bi beklenti içinde olmadan girilen iş görüşmesinde, beklentisizliğin rahatlığıyla birlikte gelen “klişe sorulara sıradışı cevaplar verme” durumu son derece eğlendirici, görüşmenin ardından hatırlandığında gülmekten sandalyeden yuvarlayıcı bir etkiye sahiptir.

    bir sürü aylin tanırsın omru hayatında, bir sürü insan kaynakları müdiresi, insan kaynakları koordinatörü aylin. evet, aylin isminin insan kaynakları departmanındaki pozisyonlarda yer bulma adına muthis bir imtiyazi soz konusudur. hep aylin olur onlar. bir sure sonra daha ismen tanışmadan aylin seklinde hitap etme gafletine düşuürebilecek kadar çoktur aylin isimli insan kaynakları çalışanı.

    her görüşme, onlarca mülakat klişesinin baştan alınması, yeniden sahnelenmesi gibidir. aman tokalaşırken elini samimi bir şekilde, iştahla sıkın ki, aylin hanımla aranizda samimiyetsiz bir hava oluşmasın.
    tebessüm edin, tebessümün dozunu iyi ayarlayın, “hayy allah iyiligini versin aylinciğim, sen adamı öldürürsün” der gibi 32 dişle değil, hafifçe, yumuşacık, gözlerinin içi gülecek şekilde.

    aman gözlerini kaçırma aylinden, kenafir gözlü de olsa, “mavi mavi” filminde hülya avşarın ibrahim tatlısese baktığı gibi, içli içli, "ye beni ye beni" der gibi bakıyor olsa da, yanaklarını kıpkırmızı edecek kadar işveli bakışlar fırlatsa da kaçırma gözlerini. bütün insan kaynakları müdiresi aylinler güzeldir, buna alışman lazım.
    ses tonu da önemli, ses tonunu iyi ayarla. kıtipiyözler gibi mıymıy konuşma aylinin karşısında, “pardon duyamadım” gibilerinden sevimsiz bir diyalog oluşmasın. ama o bas bariton sesinle, boğa gibi kükreyip de ürkütme yavruyu. olur da latife falan edilirse, ki aylinler heyecanlı gördükleri adayları rahatlatmak için, fazla kıvrak bir zekanın ürünü olmayan basit şakalar yaparlar; böyle bir şakalaşma durumu olursa, fazla rahatlayıp anırır gibi kahkaha atma sakın.
    beden diline dikkat et. ellerini ovuşturma, dik otur, bacak bacak üstüne atma ki don giymediğin belli olmasın. aylinler donsuzları hiç sevmezler. aylin hararetli hararetli anlatırken ağzını kapat mutlaka, kapat ağzını kapat.

    aylin abandone edici suallere bayılır, biliyorum. sorulmasının ardından apışıp kalma ihtimalinin olduğu bir kaç sorusu vardır her daim. hazırlıklı ol. bildiklerini söyle, fazla detaya girme. sohbetin yönünü bildiğin şeylere doğru çevirmeye çalış. aylin çok ısrar ederse “lan bilmiyorum işte amına koyim” deyip gec. yok, bu şakaydı. kibarca detaylı bilgin olmadığını belirt. bunu belirtirken ezilip büzülme. aylinin kafasında kıtipiyöz erkek imajı oluşmasın.

    ve daha bir sürü şey… canım mısın sen, benim misin, herşeyim misin… haa pardon, bu bir şarkı, konuyla alakası yok.
    hülasa yıllar boyu bir sürü aylinle uğraşırsın. her aylin yeni bir stres, yeni bir press. her yeni aylinde, bir önceki aylini ararsin. eski aylini unutturacak yeni bir aylin sipariş eder gibi, canhıraş iş başvurusu yaparsın. zaman geçer, bir kaç multinational company, bir kaç bonservis yazısı, bir kaç sağlam referans, bir kaç iyi adam… falan filan… cv palazlanır. artık yer tutsun diye, biraz daha ilgi ceksin diye ozel zevkler bolumune “uzak doğu mistisizmi, eskrim, dağcılık, çömlekçilik…” gibi abartılı hobiler yazma gereğinin kalmadığı dönemlerdir.

    hali hazırda sahip olunan bir işimin olduğu bir dönemde, daha iyice bir şirket, daha iyice bir pozisyon, daha ust model bir aylin elde edebilirim belki deyu yaptığım iş başvurularından birinden yanıt geldi bir gün. lakin an itibariyle emektarı olduğum işten daha yüce, müstesna bir pozisyon degil. yani varsın olmasın.
    ama işin farklı bir boyutu var. yıllardır özlemini duyduğum, sonucu sikimde olmadan gireceğim, yeni bir aylin ile umarsız, sohbet edercesine yapacağım bir iş görüşmesi… aman allahım, ilaç deposunun önünde porsche carrea 4s görmüş nuri çamlı gibi hissediyorum kendimi. bütün klişelerden uzak... eğer aylin güzelse, tabiri caizse içine düşerekten gerçekleştireceğim, eğer aylin çirkinse, hele ki bi de apışıp kalmam için elinden geleni yapan gudubet suratlı bişiyse, önceden hazırladığım lafları böle “ne dedin sen ne dedin sen, shirraaakk” diyerek hande ataizini tokatlayan sevda demirel edasında yapıştırıcam suratına. o an bulutların üzerindeyim, gelmesi muhtemel sorulara aşinayım. hatta, çok affedersiniz “orospusu olmuşum” bile diyebilirim. hazırım… bekle beni aylin.

    iki gün sonra.

    cep telefonum, çalmasına alışık olmadığım bir saatte acı acı inledi. call center sıfatlı, kolay ezberlenebilen cinsten bir numara. hissediyorum hattın diğer ucunda aylin var.

    - alo…

    aylin değil. insan kaynakları sekreteri. mülakat günü ve saati için aramış. ses tonu da hiç aylin ses tonuna benzemiyor zaten. daha çok serpil havasi var. daha kalın maskülen bir ses tonu, daha pervasız bir üslup.

    - yarın saat 11:00 uygun mudur sizin için?

    uygun mudur? “kim arar” gibi bişiy olsa gerek. “ulan zaten telefona bakmaktan başka bişey yaptığımız yok, ona da biraz alengir katalım” düşüncesinden başka bişiy değil. uygun mudur… “bu durumumdur, bu durumumdur, bir bir biribirilerine” deyu türkü tutturasım geliyo. serpile gıcık olmuş durumdayım, zira ben aylinden telefon bekliyodum. aylinden de soğumak üzereyim, beni çok ihmal ettiğini düşünüyorum. neyse…
    bir sonraki gün için bana daha uygun bir saatte randevulaşıyoruz.

    ve işte kader anı…

    tam söylenen saatte ordayım. normalde garantiye almak için, 15-20 dakika önce mekanın yakınında bir yerde olur, biraz vakit geçirip içeri girerdim. ama bu defa dünya sikime minare götüme. hatta bir on dakika geç kalsam, biraz koşturup kan ter içinde kalsam, kıpkırmızı olmuş yanaklarımla aylini daha çok etkileyebilir miyim diye düşünüyorum, ama uygulamaya geçirmiyorum.

    - şöyle buyrun, zeynep hanımın bir görüşmesi var. 10-15 dakika sonra müsait olur.

    bu serpil olmali. tam da ses tonu vasıtası ile kafamda çizdiğim profile uygun. göte oturmayan alelade bir kumaş pantolon, ki bunun pantolonun modeliyle alakalı olduğunu sanmıyorum, direk götün prodüktivitesiyle ilintili kanımca. sıfır dekolte beyaz gömlek. saç modeli konusunda bir arada kalmışlık. 3. sinif parfümeri deodoranti. yani serpile bu hafta, 3 verip haftanin ikinci rüküşü seçebiliriz. allah çirkin şansı versin diyelim, gencecik kız daha. bahtı güzel olsun.

    aynen serpilin soylediği gibi, 10 dakika sonra kapı açılldı, aynı benim gibi takim elbiseli, bir yeni mezun çıktı odadan. belli yeni mezun olduğu. takım elbiseyi sağdan soldan ayarlamış besbelli. pantolonun paçaları uzun. ayakkabı gözükmüyo. kıravatı babasınınkilerden seçmiş. 70`s oldies. ipincecik bişiy. o yeni moda olan ince kravatların inceleğinden farkli bir incelik ama bu. kesin aylin tarafından demoralize edilmiş içerde, gardı düşmüş. yüzü gülüyo ama ben o gülen suratın altındaki dumur olmuş mustafayı, ki bu çocuğun adı mustafa'dan başka bişey olamaz, kıpkırmızı olmuş elmacık kemiklerinden sezebiliyorum.

    - buyrun beyefendi, zeynep hanım sizi bekliyo…

    adı zeynepmiş. motivasyonum bi an icin down oldu ama olabilir, yılmak yok, gerçek adı zeynep olabilir ama benim için aylin o. hadi aylin goreyim seni. yani hem guzel bişey olmanı diliyorum, “yürü be yavrum be göreyim seni be” manasında “göreyim seni”, hem de bir göreyim seni bakayım nasil birşeysin manasında “göreyim seni”. yani birincisi “go aylin go”, ikincisi “maybe we can see each other by using our webcams” manasında, örnekle açıklamak istedim. içeri girdim, arkamı hafifçe dönüp kapıyı kapattım. kafamı kaldırdım. hassiktir, aylin yok. ulan polat alemdar gibi ofisteki gizli kapıdan kafeteryaya bağlanıp kahve alamaya mı gitti acaba? tam ben beyin fırtınasına kapılmışken, masanın dibinden bişyler fırladı, bir kadin. elinde tel zımba. gözlükler burnunun ucuna kadar gelmiş.

    - zımbayı düşürmüşüm, buyrun buyrun oturun, ayakta kalmayın.

    oturdum. hıçkırıklar boğazımda düğümlenmiş gibi oldu. patlayana kadar ağlayıp, ağlamaktan yorgun düşüp mışıl mışıl uyuyan bir çocuk olmak istiyorum o sıra. bbc'de “the weakest link” adlı bir yarışma programı vardır, bilenler bilir. hatta türk tv kanallarında da en zayıf halka adıyla yer bulmuş bir formattır. bu bbc deki yarışmanın “gudubet babaanne” tadında, ingiliz tarih öğretmeni kıvamında, “ elli defa ben eşşeğim yazacaksın” diyen alman dadı sıfatlı bir sunucusu vardır, izleyenler bilir. işte aylin o, onun biraz daha genci. “you are the weakest link” demek istiyorum ayline. ama yapamıyorum. zira konuşma yetimi geçici olarak kaybetmiş durumdayım.

    derken şoku atlatıyorum. neydi b planı? eğer aylin çirkinse, bütün mülakat klişelerini yıkıp küçük bir gösteri yapacaktım, sırf şahsi keyfim için. bütün soruları biliyorum, bazılarının cevabı hazır bile. bir kısmını da doğaçlama yapıcam, daha heyecanlı olacak. ilk soru:

    - eveeett, şuan çalışmakta olduğunuz yer gayet iyi? neden iş arıyorsunuz?
    - adrenaline bayılırım. iş gorüşmlerinin çok heyecanlı süreçler olduğunu düşünüyorum. yani aylin hanım benimki bir nevi hobi. ayda en az 3-4 görüşmeye girerim mutlaka.
    - himm anlıyorum… adım zeynep bu arada.

    neyi anlıyosun aylin, nedir buradan anladığın? “manyak mısın sen kardeşim, taşşak geçmeye mi geldin sen bizimle” desene. ama yok diyemezsin, insan kaynakları müdiresisin ya, diyemezsin. bir de beni düzeltiyo, adı zeynepmiş. bırak dağınık kalsın, aylin desem gönlümü hoş etsem noolur yani.

    - kısa ve uzun vadedeki planlarınız neler?

    - kısa vadede şirketiniz insan kaynakları müdürlüğü, uzun vadede şirketinizin genel müdürlüğü.

    - (gülümseyerek) ooo harika…

    ulan nesi harika… karıya resmen mevkinizde gözüm var diyorum, harika diyor. sölesene içinden geçeni, “ nahhhh olursun” desene. “yavaş yerler yaş” desene. “kıçımın kenarı” desene. hadi hepsini geçtim, “sizin amacınız farklı bence, makara yapmaya gelmişsiniz buraya" desene. ama yook, politik davranacak ya, her ne olursa olsun sinirlerine hakim olabilmeyi beceren insan kaynakları müdiresi profilini çizecek ya…

    - ingilizceniz nasıl?

    bu soruya hazırlanmışım önceden. eğer böle bi soru gelirse, direkt goradaki halı satma sahnesinden alıntı yapıcam. ibrahim tatlıses ingilizcesiyle devam edicem. cesaretimi topladım, geliyorum…

    - ingilizceniz nasıl? ozellikle anlama ve konusma. raporlama ile ilgili kısmında çok işiniz olmiycak. önemli olan konuşma.

    - (gülerek) speaking english? i live in english… totally silk flying carpet.

    - (gülümseyerek) güzeel, ingilizce giriş yaptınız…

    - van, tu, tri foro, leydiis end centilmini

    - (gülümseme)

    hala gülumsüyor ya. çıldıracam. karıya uçan halı diyorum, baylar bayanlar diyorum ibrahim tatlıses lehçesi ile, o hala gülüyor. suratını asarak, “görüşme bitmiştir, daha fazla devam edemicem” desene. ya bi bozul şöyle, morar, göt ol, sinirlen, yap bişiyler… ahhh aylin yaa, şu güzel ortamı bozuyosun aylin yaa, ya da zeynep.

    - bu arada pardon sormayı unuttum? bişiyler içer misiniz?
    - neler var içecek aylin hanım?
    - zeynep…
    - haa evet zeynep hanım.
    - (yine gülümsuyor, hala gülümsüyor) çay kahve ya da soguk bişiyler.
    - kefir var mı?
    - aa ben de çok severim kefiri, çok da faydalı, ama sanmıyorum mutfakta olsun. (telefonu kaldirip) fatma hanım bana bir nescafe, beyfendiye de... çay... çay uygun mudur?
    - (ne diyim ki dercesine bir kafa bükme hareketi)
    - evet bi nescafe bi çay…

    vayyy aylin vaay. hem çirkin hem gıcık. kefir soruyorum, hala soğukkanlılıkla cevap veriyo. cok severmişmiş kefiri. halbuki ben nefret ederim sırf zorluk çıkarmak için sordum, ama aylin o zor topu bile goğsünde yumuşatıp kalecinin uzanamayacağı yere gönderebilmeyi başardı.

    - sizi diğerlerinden ayırt eden ozelliğiniz ne olabilir sizce?

    - zoru hemen yaparım, imkansız biraz zaman alır.

    - (alaylı bir tebessümle) belli belli

    ve işte nirvana. aylin benimle taşşak geçti. tam bir ne umduk ne bulduk durumu. oysa aylinin çirkin
    çıkması durumunda bütün plan, biraz makara yapıp neşeyi bulmaktı. ama olmadı. aylin hiç sinirlenmedi. adı zeynep olmasına rağmen defalarca aylin demiş olmama rağmen. onca taşşak geçmek eğilimli cevap vermiş olamama rağmen. hiç gerilmedi. yani ben gerizekali insan kaynaklari müdürüyle eğlenme planları yaparken, o da “ ulan sıkıldım yaa karşımda kasılıp duran tiplerden, biraz sıradışı bişyler gelse de neşemizi bulsak” planları yapmaktaymış meğer. ikimiz de bir takım planlar yapmışız yani, ama onunki başarılı oldu.
    artık insan kaynakları müdiresi ismi olarak zeynep ismini benimsiyorum. aylin yok artık, zeynep var. tüm çirkinliği ve soğukkanlılığıyla. her yeni başvuruda ilk zeynebi arıyor olacağım ben. her yeni başvuruda ilk zeynebi unutturacak yeni bir zeynep siparişi vermis hissedeceğim kendimi. seni hiç unutmyacağım zeynep. insan kaynakları müdiresi zeynep…
  • "neden bidi bidi bankasını tercih ettiniz?" sorusuna "benim için bidi bidi bankası olması değil ,banka olması önemli" şeklinde cevap verebilmeyi sağlayan durum .
  • kaderin bir cilvesi olarak genelde işe kabul edildiğin görüşmedir.
  • çok eğlenceli olabilir. karşınızda genel müdür ve satış müdürü vardır. 20 dk'lık görüşmenin ardından "ben burada satış müdürlüğünden daha aşağı bir pozisyonda çalışmam" dersiniz. kaba yerine iğne batmış gibi zıplar satış müdürü olan arkadaş; "buranın satış müdürü benim" der. akabinde buna ters ters bakan bi genel müdür ve sırıtan bir ellis girer ekrana.

    (bkz: pargem)
  • eğlenceli ve gubidik durumlar yaratması dışında bir de doğaçlama ve oyunculuk yeteneğinizi geliştirmek için kullanabileceğiniz şey. görüşmeye gitmeden önce kendi kafanızda bir karakter yaratın, basitçe tanımlayın ve basit özelliklerini belirleyin. illa oyuncu olmayı hedefliyor olmanız gerekmez, hayatta karşılaştığımız durumların içinden çıkmak için de kullanabileceğimiz bir yetenek sonuçta doğaçlama.
  • bazen sonuçları düşünülenden çok farklı olabilen görüşme.
    çok rahat ve beklentisiz olunca, özgüveni fazla ve iş bitirici bir görüntün mü oluyor nedir bilmiyorum ama şu anki iş için görüşmeye geldiğimde hali hazırda başka bir yerle anlaşmak üzereydim. ve çok rahattım.
    ben değil de sanki onlar giriyordu görüşmeye. ‘’iş beni tatmin eder mi, parası iyi mi, çalışma saatleri insani mi’’ gibi kıvırmadan ve net sorular sordum. sonra pazarlık başlayınca, kusura bakmayın ben bu paraya çalışamam dedim, çıktım.
    ardından defalarca aradılar ve beni ikna ettiler. parası anlaştığım diğer yere denk getirilince ve artı olarak evime yürüme mesafesinde olunca hayır demek aptallık olacaktı.
    ve işe başladıktan sonra bana söylenen ‘’rahatlığım ve mantıklı sorular sormam’’ sebebiyle tercih edildiğimdi.
    ben de ‘’kimin kimi tercih ettiğini tartışılır’’diyerek kovulma yolundaki ilk salaklığımı yaptım. ama şaka yaptığımı sanarak güldüler. ‘’bir de espri yeteneği iyi, ehiehihi’’ diye söylenerek gittiler.
    deliler.
  • kot pantolon t shirt giyilen, sakal tıraşı olmadan gidilen, kimseye hoş gözükmek, kendini beğendirmek durumunda olmadığından en doğal olduğun rol yapmadığın, gerilmediğin, sıkılmadığın iş görüşmesidir. bir iki yılda bir alınması özgüvene iyi gelir.
  • süper olan görüsme. 3 günlük sakal, sabah 5.30 dan 14.15 e calismanin verdigi uykusuzluk ve üzerime cökenler. cok uluslu bir firmada calismanin verdigi rahatlikla pijamadan bozma kiyafetlerle calisma felan filan. anliyacagin skim tassagim ipim kusagim modu. gidilen yer ise altinda bir? alisveris merkezi bulunan kulelerin bilmemkacinci kati. gidilir. konusulur.

    -evet güzel, is böyle böyle, niye ordan cikmak istiyorsunuz?
    -valla cikmak istemiyorum, daha iyi bir teklif alirsam cikarim ama.
    -aylik ücret su kadar.
    -yuh amina koyim ohha. <- ic ses
    -sartlar su su su su.. vs.
    -evet hehe <- uykusuzluktan siritma
    -tek istedigim sey, sabah saat sekizde burda olmaniz.
    -eöhm peki.
    -sartlarda anlastiysak suraya imza alayim.
    -ben isimde daha cok aliyorum.
    -hmm.
    -eöle.
    -o zaman teklifim su.
    -vay vay vay amina koyim vaay ki vay <-sence dis ses olabilir mi?
    -anlastik sanirim?
    -bir sorun daha var?
    -(güler artik eleman) nedir?
    -her sey süper de, benim ehliyetim yok.

    -neee? iste burda filmlerdeki gibi sahne dondurulmali, karakterler incelenmeli, o an neler düsünüyorlar diye, sonra da vijjj diye kadraj kaymali, tekrar sahne devam etmelidir. sinemaci arkadaslardan özür dilemiyorum, niye diliyim ki lan?
    -öle valla.
    -kac yasindasiniz siz? <- titrer sesi
    -27
    -neden yok?
    -e cok pahaliydi yurtdisinda, burda da vaktim olmadi valla.
    -o zaman ehliyet alinca gelin en kisa zamanda.
    -e iyi tamam, ben alim o zaman.

    almadim. verdigi para oha olsa da, sartlar yüh olsa da, neblim, ne ehliyet alasim vardi, ki hala yok, ne de araba kullanasim. ulan etse miydim acaba? hehe.

    tamamiyle dogrudur bu arada.
  • "bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı" tandansıyla gidilip, zamanında sizi ezip büken ik'cılardan kimi zaman intikam almak için kimi zaman da sırf spor olsun diye yapılan görüşmedir.
  • işe alınma gibi bir aksiyonun beklenmediği daha birinci dakikadan karşı tarafa hissettirildiği zaman daha da leziz olan, kişi için boş zaman eğlencesi, işveren için iş gücü kaybı. sistemi suistimal etme gibi bir şansı bana verdiği için tüm kariyer sitelerine, mimarlık veritabanlarına buradan teşekkür ediyorum. adamlar doya doya vizyon, misyon, konsept diyemedi be liverpool formama bakmaktan.

    cuma öğleden sonrası...

    istanbul'un önemli mimarlık ofislerinden birisine, verilen randevu doğrultusunda (10 gün sonrasına verdikleri için baştan bir tiksindim) liverpool formam, ve mavi puma ayakkabılarımla ilerliyorum. hava sıcak ve ramazan nedeniyle doya doya küfredemeyenler gelen sevaptan olmamak için işi kornalarıyla hallediyorlar. küfürler havalarda uçuşuyor mecidiyeköy merkezde. iki uzun bir kısa, iki uzun iki kısa tekrar uzun (gang bang oluyor bu), 3 uzun korna (adam boşaldı) ile mecideköy, her zamanki gibi bing bang sonrası evrenin ilk dakikalarını aratmıyor. bunu nerden mi biliyorum? çünkü atom fiziğini biliyorum. geçen hafta patricia teyzemi moleküllerine kadar parçaladım.

    iyi kötü ofise ulaşıyorum, sekreter kapıyı açıyor. o boncuk gözlerindeki şaşkınlığın fotoğrafını çekmek, o kırmızı liverpool formam ile ofisin içinde manyak gibi dolaşırken ne yapacağını bilememesinin yağlı boya tablosunu yapmak istiyorum ama zaman yok. toplantı odasına geçiyorum ve beklemeye başlıyorum. birazdan adamlar gelecek ve sorular soracak. karşılarında her zamanki gibi gömlek giymiş, sordukları soruya kaliteli cevap vermek için tüm bildiklerini kısa sürede sentezlemeye çalışan gençten bir caretta bulacaklarını zannediyorlar; ama yanılıyorlar. 3 tane sevimsiz, orta yaşlı, gömlekli ve top sakallı adam odaya girdiklerinde her şey alabildiğine eğlenceli bir hal alıyor. birisi formama bakıyor, diğeri formama bakan adama bakıyor bu manyak nereden çıktı gibisinden, öteki baştan vazgeçmiş gibi pencereden dışarıya bakıyor.

    görüşme başlıyor. iş görüşmesinden çok, liverpool'la yeni sözleşme imzalamış meksikalı sol kanat oyuncusu luis mies del solar gibi oturuyorum. yüzümde hafiften bir tebessüm, kolay değil hayallerimin takımına gelmişim:) *. beylik laflarını kullanmaya başlıyorlar her zamanki gibi. vizyon ne ola ki? istediğim maaşı çok yüksek bulduklarından ama zamanla performansıma göre hakkımı alacağımdan bahsediyorlar. yaptığım 3d işlerin olduğu portfolyomu beğendiklerinden, ama önceliğin takım çalışması olduğundan giriyorlar. liverpool'u tanımadıkları belli, yoksa takım çalışmasından ve kardeşlikten bahsetmezlerdi. bu arada cidden tırsmaya başlıyorum, geç ofise başla çalışmaya seni sempatik manyak diyeceklerinden. bütün planlarımı işe girmemek üzerine yapmışım çünkü, izmir'den kankam gelecek sabaha kadar pesli biralı hayvani turnuvalar yapacağız, dolunay var gecede, boğaz turu yapıp fotoğraf çekeceğiz. adamlar oldukça zeki adamlar, zayıf yönümü bulmuşlar sürekli oradan vurmaya başlıyorlar. tam cumartesi çalışmam diyecekken, boş zamana da önem veriyoruz cumartesi çalışmıyoruz, çünkü mimarlık 7-24 ofiste oturmak değildir falan diyor. eğlence olsun diye geldiğim ofis, kabusa dönüşmeye başlıyor. sizi gelecek hafta mutlaka bilgilendiririz diyerek, görüşme bitiyor ben elimde portfolyom sik gibi kalıyorum. atağa kalkarken, kontrataktan gol yemişim de tüm anfield bu şok golün etkisinde çıt çıkarmıyormuş gibi geliyor.

    büyük ihtimal almayacaklar işe, ki o halimle işe alsalar, işe nasıl gideceğimi de bilmiyorum. her gün maça çıkar gibi, tozluklarım, şortum, formam ve kramponlarımla mı gideceğim işe bir fikrim yok. ofiste kramponlarla takır tukur yürümek başkalarının dikkatini dağıtır lan, ne o öyle at gibi.

    pazartesi öğlen saatlerinde hala aramamış olmaları üzerimde baskı oluştursa da, yok yok almazlar lan. ofis içi dengeleri bozarım, sol kanatı hallaç pamuğu gibi atarım.

    editos gerrardos: bir daha aramadılar. aynı ofiste çalışan az tanıdığım birisi, istediğim maaşı öğrendiğinde, "abi, sen direk ortaklık teklif etmişsin" dedi. yeni sözleşme imzalamamış kaan dobra gibi bekledim sonra aylarca. şimdi, orta sıralar için mücadele eden anadolu kulübünde sol açığım. kulüp binasından giriyorum entryi. bir tane bilgisayar var, sırayla oturuyoruz. tabata diye bir adam var, o girecekmiş, saati gösterip anlamadığım bir şeyler diyor. görüşmek üzere dostlarım.