şükela:  tümü | bugün
  • ittihat ve terakki cemiyeti'nin kurucularından. diyarbakırlıdır.
  • türk siyaset adamı.1868 de diyarbakır da doğdu. askeri tıbbiye yi bitirdi. 2. abdülhamit aleyhinde siyasal hareketle katıldı. ittihat ve terakki cemiyeti nin temelini oluşturan ittihadı osmani cemiyeti kurucuları arasında yer aldı. haydarpaşa hastanesi nde çalışırken, askerlikten çıkarılarak rodos a sürüldü. 1 yıl sonra buradan paris e kaçarak jön türk hareketine katıldı. cenevre ye geçti, abdullah cevdet, mizancı murat ve tunalı hilmi ile birlikte osmanlı gazetesinin yayımlanmasına katkıda bulundu. 2. abdülhamit den jön türk hareketine gelen uzlaşma önerisinden sonra gazetenin yayımı durduruldu. ishak sukuti de roma elçiliği doktorluğuna atandı. 1902 de san remo da öldü. meşrutiyet in ilanından sonra naaşı rıza nur tarafından istanbul a getirilmiştir.
  • mezarı sultan ahmet'teki sultan ikinci mahmut türbesinin bahçesinde bulunmaktadır.

    türbenin bir diğer sakinin de ikinci abdülhamit olması ise kaderin bir garip cilvesi olsa gerek.
  • merhum doktor rıza nur, ishak sükûtî'nin mezarının yurda naklini şu şekilde anlatmıştır:

    sükûtî'nin serencamı

    meşrutiyetin ilânından ve iyice teessüsünü görüp kanaat ettikten sonra idi ki meşrutiyet uğrunda can vermiş fedakârlıkların tezkâr namının millete vazife ve gelecek nesillere ders olduğunu düşünerek avrupa'da çalışırken ölmüş olan ishak sükûtî'yi hatırladım. doktor idi. biz tıbbiyeye gelmeden iki yıl evvel mektepten çıkmış, avrupa'ya kaçmış imiş. dedim: "münasiptir. bunun kemiklerini avrupa'dan getireyim. fakat para ister. o kadar masraf yapacak halde değilim" düşündüm. bir müsamere ile bu parayı toplamak mümkün. haydarpaşa'da tıbbiye mektebinde bir müsamere tertip ettim. mimarisi voban sisteminde olan bu binanın ortasında büyük bir bahçe vardır. oraya bir tiyatro sahnesi yaptırdım. ilân ve davet yaptık.büyük bir kalabalık toplandı. bahçe tamamıyla doldu. hürriyet şiirleri okundu. bir tiyatro yapıldı. sonunda ben bir nutuk söyleyip ishak sükûtî'yi, sa'yini ve fedakârlığını yadettim. kemiklerinin vatan toprağına getirilmesi lüzumunu, bunun için de paraya olan ihtiyacı bildirdim. tıbbiye talebesi ikişer ikişer mendiller açıp dolaştılar. paraları sahneye getirdiler. saydık. elli lira kadardı. mebusan meclisi açıldıktan bir müddet sonra marsilya tarikiyle italya'da sanremo şehrine gittim. güzel bir şehirdir. sayfiye yeridir. iklimi yumuşaktır. hurma ağaçları vardır. sükûtî verem olup ölmüştü. hükümetten bin beşyüz frank maaş alıyordu. bu halinde bunun üç yüz frangını kendine ayırıp diğer kısmını hükümet aleyhine gazete çıkarmaya sarf ediyordu. istanbul'da sade mezarın sanremo'da olduğu biliniyordu. geldim. hükümet ve belediye nezdinde tahkikata giriştim. hangi evde oturduğunu ve öldüğü evi buldum. evlerin fotoğraflarını aldım. sonra mezarını da buldum. mezarda hiçbir şey yoktu. sade bir tahta numara var. nakline müsaade istedim. çok merasime tabi imiş. "kışı beklemek lâzım" dediler. yazın çıkarılmasına kanun mâni imiş. o vakit ibrahim hakkı paşa roma sefiri idi. telefonla görüştüm. derhal müracaat edip izin aldı. başında durup kazdırdım. kemikleri kamilen sağlamdı. başka herşeyi çürümüş,topraktı. bu kemikleri gördüğüm vakit türlü düşüncelere daldım. hey gidi insan... bir vakit biz de böyle olacağız... sıhhî kanun mucibince çinko sandık, tahta sandık, sandık sandık içine kondu. bir türk bayrağına sarıp cenova'dan vapura koydum. galata yeraltı camiine çıkardım. hüseyin hilmi paşa sadrazamdı. böyle bir adamı merasimle kaldırmak ve o vakit en şerefli mezarlık olan sultan mahmut türbesi hatiresine gömmek lâzımdı. bu da padişahın iradesine mütevakkıftı. hilmi paşa'ya gidip rica ettim. vaad etti. üç gün bekledim. meğerse ishak sükûtî avrupa'da ahmet rızaların nazımlar'ın muhalifi imiş. bundan da haberim yoktu. ben sükûti'nin şahsını bile görmemiştim. bu gayretim hiçbir şahsî şeye müstenid değildi. sırf hürriyet uğrunda ölmüş ve tıbbiyeli diye idi. tekrar gittim. hilmi paşa, bu sefer: "olamaz" dedi. "vaadiniz ya" dedim. kızardı. meğerse ahmet rıza mâni olmuş... derhal diplomatlık etmek lâzım olduğuna hükmettim. me'yus ve ümitsiz bir tavır alıp "eh, kaderi böyle imiş" dedim, kalktım. bab-ı alinin kapısından bir arabaya binerek "köprüye" dedim. oraya varınca beşiktaş'a saraya dedim. bab-ı âli'de "saraya" dedim. bab-ı âli'de"saraya" demediğimi belki işiten olur, söyler, mâni olurlar diye, bir ihtiyat idi. 31 mart olmuş, reşat tahta çıkmıştı. sultan reşat'ın sükutî'yi sevdiğini biliyordum. sükûtî yolunu bulup reşat mahpus iken onunla muharebe etmişti. ben padişahı meşrutiyet ilanından sonra veliahtlığı zamanında tanımıştım. hatta bir gün bana abdülhamit'ten şikâyet edip "kardeşim beni sarhoş ve kalb hastalığı var diye yayıyor. sen hekimsin. dinle öyle şey var mı?" demiş, ısrar etmiş, kendisini dinlemiştim. kalb hastalığı yoktu. bana çok iyi bir adam; fakat bir derece sersem insan tesiri veriyordu. bu da uzun bir mahpusluk ve zaruri olması lâzım gelen içki sebebiyle olsa gerekti. yoksa güzel söz söyler, güzel şiir bilirdi.

    mabeyinci reşit bey idi. bu zat da avrupa'da meşrutiyet için neşriyat yapanlardandır. onu gördüm ve: "padişah beni huzurlarına kabul buyururlar mı?" dedim. gitti ve geldi. "hadi!" dedi. gittim. beni zorla oturttu. maksadımı anlattım. sadrazam'ın münaatinden ve ona müracaatımdan hiç bahsetmedim. "peki!" dedi. teşekkür ettim. aşağı indim. reşit bey'e "iradeyi yaz da hemen bana ver!" dedim. hemen elime almasam ittihatçılar iradeyi geri aldırırlar. yazdırdı, imzalattı verdi, gidiyordum. "efendimiz seni istiyor" dediler. döndüm, baktım, padişah merdiveni yarı yerine kadar inmiş. çıktım. dedi ki: "merasim ve mezarı için para lâzımdır. otuz lira yetişir mi?" "çok bile" dedim. teşekkür ettim. sultan reşat cidden iyi kalbli adamdı. derhal bu iradeyi de yazdırdım. hazine-i hassa'ya gittim. müdürü de tanıdıktı. parayı hemen verdi. ittihatçılar iradeyi işitince köpürdüler; fakat emrivaki. bir şey yapmadılar. yalnız ahmet rıza bana: "sükûti kötü adamdı. sen bilmiyorsun" dedi. şu adam hâlâ ölü ile bile uğraşıyordu. sebebi sükûtî avrupa'da ona zıtmış. asker aldım. ahali topladık. merasimle götürüp sultan mahmud türbesi'ne gömdük. evvelki elli liradan avrupa'da nakil masrafı olarak, iyi hatırımda değil, on lira kadar kalmıştı. merasime bu para ile üç lira da bu otuz liradan sarfoldu. geri kalan yirmi yedi lirayı osmanlı bankası'na yatırdım. bununla da mezar taşı yapacağım. bunu merasimde herkese söyledim. sükûtî'nin sanremo'da oturduğu evin resmî ve sair resimleriyle bir makale yazdım. şehbalde neşrettim. bu gazete çok güzeldi. âdeta fransızların illustration'u gibi idi. bir türk illustration'u olurdu. her milletin bir illustration'u vardır. zavallı münevver sahibi sadettin bey bu uğurda servetini yedi, gazete de battı. hükümet bunu para vererek yaşatmalıydı. nerde öyle hükümet? zavallı hükümet. hâlâ öyle düşünecek bir hükümete düşemedim. hükümete gelenler işleri şahsi nokta-i nazardan yapıyorlar. bu müthiş bir mikroptur. hâlâ da türk'ün bir illustration'u yoktur

    sükûtî için millî bir vazife diye bilâ garaz ve ivaz yaptığım şu şey bile başıma belâlar getirdi. evvelâ ittihatçılar, bunların bilhassa doktor nazım ve emsali avrupa'da bulunmuş olanları bana sabahaddin taraflısı damgasını vurdular. bense hâlâ sabahaddin'i şahsen tanımıyordum. bu da bir şey değil, ikinci bela çok gücüme gitti: birgün doktor ibrahim temo geldi, benden bu yirmi yedi lirayı istedi. "neden?" dedim. "sükûtî'nin arkadaşıyım. bu para bana düşer" dedi. "mirasçı mısın?...onunla mezarını yaptıracağım" dedim. "ver, ben yaptıracağım. o da bana düşer" cevabını verdi. "kemiklerini getirmek sana düşmez miydi?" dedim. gitti. derken doktor abdullah cevdet geldi. o da bu parayı istiyor. yine aynı nakarat. hele cevdet peşini hiç bırakmadı; rast geldikçe asıldı. sebep olarak mezar taşını istediği resimde yaptırıp bir de şiir yazacakmış. dedim: "şiiri bana ver, ben yaptırayım" taşın şeklinin tayini de onun hakkıymış. bunlara hep razı oldum ve: "resmi, şiiri getir. beraber galata'da taşçıya gidelim. sen sipariş et; ben de parasını vermeyi taahhüt edeyim. yoksa kimseye para vermem" dedim. razı oldu. resmi yaptırmamışmış. itirafa mecbur oldu. yaptırıp gelecekti. böylece iki-üç ay geçti. bu suretle beni de yaptırmaktan menetti. derken biz cemiyeti hafiye meselesinden hapsolduk. şimdi benim bunu düşünecek günüm mü? ne günüm, ne de imkânım var...birgün divan-ı harp vasıtası ile temo imzalı bir mektup geldi. diyor ki: "sükûtî'nin parasını yedin. derhal parayı bana iade et!". o felaket içinde bu mektup bana bir ölüm gibi geldi. ittihatçılar beni her suretle terzile çalışıyorlar; hatta emniyet-i umumiye müdürü miralay galip zamparalıklarımı tedkik edip dosyalar yapıyor. şimdi bu para da âlâ bir mesele oldu. çıldıracaktım. cevap yazdım; dedim ki: "para osmanlı bankası'ndadır. sen ne hak ile istiyorsun. mirasçı isen dava et!". bir ses çıkmadı. bu arnavut istiklalcisi de romanya'da mecidiye şehrinde türkler arasında yerleşip derviş hima (tıbbiye talebesi iken kaçmıştı) ile arnavut istiklali için çalışırken meşrutiyet olunca istanbul'a gelmiş, demokrat olmuş, külah kapmak peşindeydi. bir para vardı, kapmak için cingözler çırpmıyorlardı. iğrendim. hapishaneden çıktığım vakit derhal bankaya gidip parayı aldım. o vakit herkesin namusuna tamamiyle iman ettiği amasya mebusu ismail hakkı paşa vardı. ona bir senet mukabilinde teslim ettim. dedim ki: "hayır yüzünden belâya uğradık. para işi bana çok ağır geldi. şunu al! mezarını yaptır!" teslim ettim, kurtuldum. yük, belâ benden gitti. gazetede de ilan ettim. bu senedi hâlâ evrakım arasında saklarım. paris'e de beraber getirdim. bir ay kadar sonra idi biri de gazetede: "rıza nur bey'de sükûtî'ye ait padişahın verdiği para vardır. hesabını versin" demez mi? imza yoktu. belki yine onlardı. bu bir vesile idi. parayı senet mukabili ismail hakkı paşa'ya teslim ettiğimi ve artık hiçbir şeye karışmadığımı o gazete ile de ilan ettim. bu bana çok ağır geldi. o gün bir daha gerek şahsi, gerek devlet ve millet parası beş paraya el sürmemeye ahdettim. hâlâ para işine karışmam. hatta sıhhiye vekili iken harkof a hey'et-i murahhassa-i fevkalâde reisi olarak gidiyordum. memurların maaşını da bana teslim ettiler. kendime ait kısmı alıp diğerlerini almadım. dediler: "sizin teslim etmeniz lâzımdır" dedim; "alamam eğer olmazsa istifa ederim. başkasını gönderir, yahut kâtiplerden birine hesap memurluğu vazifesini de verirsiniz. parayı teslim edersiniz. o alır" zaruri öyle yaptılar. paraya el sürmemek en iyi iştir. nasıl olsa "bal tutan parmak yalar" derler insanı lekelerler. bu leke ise bana en ağır gelen lekedir. hatta şundan da korkardım. ya çalınır, ya yanlış hesap eder de üstüme bir hak geçirirsem veya yanlışlıkla fazla verir zarar edersem..hem insan olur ki azar, parayı görür, belki suistimale dalar...iyisi mi alma! hasılı en iyi şey paraya el sürmemektir. bu prensipte o vakitten beri asla şaşmadım. rahatım. işte başladığım bir hayrı bu iki adamın yüzünden ikmal edemedim. ismail hakkı paşa da parayı yemiş. sükuti mezarsız kaldı. o kadar kızmıştım ki bunu ismail hakkı paşa'ya sormadım bile. üstümden defoldu ya yeter dedim.