şükela:  tümü | bugün soru sor
  • prof.dr.saffet solak'ın bir anısı.

    “tıp fakültesini yeni bitirmiş,pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere,konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.gençtim.bekârdım.
    küçük bir beldeydi gittiğim yer.ilk gece bir eve misafir olmuştum.tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş,sohbetler edilmişti.üzerime yol yorgunluğu,geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.saatler ilerliyor,ağır bir uyku beni içine çekiyordu.ev sahibine bir şey de diyemiyordum.bir müddet daha geçti ; yine bir hareket yoktu.evin en büyüğü olan hacıanneye sıkılarak “anneciğim,sizin buralarda kaçta yatılıyor “ dedim. hacıanne :evladım treni bekliyoruz.az sonra tren gelecek,onu bekliyoruz" dedi.merak ettim,tekrar sordum : " trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?" hacıanne :
    “ hayır evladım,beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok.ancak burası uzak bir yer.trenden buraların yabancısı birileri inebilir.bu saatte,yakınlarda ışığı yanan bir ev bulamazsa,sokakta kalır.buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

    devamı için : http://www.dersimiz.com/makale/yazi.asp?id=43

    düzeltme : devamı için link vermişiz ama yazıyı kaldırmışlar.
  • trende yolculuk ederken sehir merkezine yaklasildiginda gorulen ve icinde surulen hayatlar hakkinda hikayeler dusunulen, disardan bakanda garip bir merak uyandiran yasam bicimlerinin ikametgahi.
  • bana her zaman 1999 kışında adapazarını hatırlatan tanımdır. o kıyamet gecesini hiç yaşamadan, üstünden 5 ay geçtikten sonra döndüğüm o şehirde o kış, ben hayalet şehirlerin varlığını öğrendim. eskiden gecenin içinde bir takım yansımalar olarak algıladığım(algılayamadığım aslında) o renklerin, hayat demek olduğunu öğrendim. pencereden bakıp kilometreceler uzanan bir karanlık ve o karanlığın içinde terk edilmiş bir eski hayalle tanıştım. üstelik karanlık ne yazları kumsalda sessizce oturup önümde ucsuz bucaksız uzanan kara sulara bakarkanki haline, ne de gece inince ormanın canlıları tarafından çılgın bir gürültüyle kutlanan haline benziyordu. ürkütücüydü o karanlık. ufka kadar ilerleyen bir sürü şekil vardı o karanlıkta. sessiz, yıkılmış, terk edilmiş, ölmüş şekiller. hayattan ayıklanmış bir şehir kalıntısı ve hiç duymadığım bir sessizlikte yatan hüzünle karşılaştım o kış. ışığı yanan bir evin hayat demek olduğunu, umut demek olduğunu öğrendim. 22 yıl sonra ondan korkmayı ve hep dışarıda ışığı yanan bir ev aramayı öğrendim karanlıktan. ışığı yanan bir ev ki bileyim tamamen yalnız değilim, değiliz.
  • yatili bir okuldaysaniz henuz kucuk denebilecek bir yasta, goze uyku girmeyen o ilk gecelerde, perdesiz yatakhane camlarindan disari dogru bakip, gordugunuz bir kac tanesinden size en yakin geleni secip, dakilarca sessizce izlediginiz, odadaki kadini anne, adami baba, cocuklari kardes, isigi ozlem olarak hayal ettiginiz yurdum evleridir.

    (bkz: anne hatirlamali hanimeller reklami)
  • insanlığın ölmediğini, ölmemesi gerektiğini düşündüren hafif içli başlıktır
    ki
    patikada yürürken kimi bitkilerin dikenli dallarını, sivri taşları patikadan ayıklayan babaannemi anımsatmıştır..
    kurdun kuşun hakkını gözeten insanla insan hakkını, emeğini gözetenin gözünden öperim ulan..
  • (bkz: #10752712)

    devami:

    konya ovası’nda, yada bir başka yerinde türkiye’nin, trenden inen yabancılar için “ışığı yanan evler” yerinde hâlâ duruyor mudur? yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
    şâir öyle diyordu: “güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.” şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? ey güzel yurdumun güzel insanları! neredesiniz?
  • benim için hep kıymetlidirler.
    gün battıktan sonra pencereden dışarı baktığımda da, karanlıkta şehrin sokaklarında dolaşırken de en çok onlara takılır gözlerim, hele de uzun yolculukta küçük yerleşim yerlerinden geçerken yol kenarında görürsem gözlerimi alamam.

    ama onları bende kıymetli, önemli yapan sebep bambaşka.
    ben hayat şartları gereği 15 yaşımdan beri tek başıma yaşamak zorunda kalmış biriyim. işte ilk yalnızlığa alışma evrem gece uyurken tedirgin olurdum. erken uyurdum, karşı apatmandaki birçok daireden erken. pencereden dışarı bakar uyumayan birilerini arardım. onlardan önce uykuya dalardım ki başıma bir şey gelirse onlar uyanıklar beni duyarlar, yardımıma koşarlar diye düşünürdüm.
    bu yüzden yatak odasının penceresinden uyumadan baktığımda gördüğüm tüm ışığı yanan evler benim için güven demekti, kalabalık demekti. o sayede rahatça dalardım uykuya.

    sonra sonra yalnızlığa alışsam da ışığı yanan evlerin yeri bende kalıcı oldu.
    hala içimi ısıtırlar.
    hiç sönmesinler.
  • aksamlari hava kararinca karanlikta kalmak istemiyen evlerdir sanirim. (bkz: duz adam)
  • "karanlıkta yol alırken şehirlerden geçiyoruz
    ışıkları okuyoruz bir kara sayfa
    kasabalar ve meçhul evler
    orada öylece bir muamma
    üzüntü ve kedere bulaşık
    karanlıkta yol alıyoruz"