şükela:  tümü | bugün
  • yakın zamanda celebrity olmasından endişelendiğim türk küçüğü. roll'dan sonra şimdi tempo dergisi'nde çalışıyor, aynı zamanda bir ısırık new york adlı kitabın yazarı. kendisi için imkansız yoktur, olmaz derseniz hemen oldurur. her şeyini severim.

    (bkz: bir ısırık new york)
  • kendisi hakkında aydın engin tarafından radikal'de çok güzel bir yazı yazılmıştır, şudur:

    "bu bir turistik kitap değil. new york'u insanlarıyla anlatıyor. yani her boy ve soydan amerikalıları, new york yahudilerini, eğitim için dünyanın dört bir yanından kopup, koşup gelmiş gencecik erkek ve kadınları. ama ille de amerikalıları, amerikan yurttaşı denen o babil kulesi insanlarını...

    aydin engin

    bu kitabın benim kitapların arasına nasıl karıştığını sahiden bilmiyorum. ben mi aldım, biri mi armağan etti... hayır. bilemiyorum. ama öksüz bir kitap olduğunu biliyorum. haftalardır evde önüme çıkıyor, ayağıma dolanıyordu ve ben koşuşturmadan (niye bu kadar koşuştururuz ki?) vakit bulup elime almadım... sonra üç dört gün önce, hep bana bakıp duran, ‘al beni, oku beni’ diyen o öksüz kitabı aldım ve ‘uyku öncesi’ kitabı yapıp yatağa uzandım. uyku öncesi kitabı sanırım bilirsiniz. gözkapakları ağırlaşıncaya kadar bakıp, sonra hafifçe yana koyup, başucundaki okuma lambasını kapatıp...

    öyle olmadı. kitap beni ısırdı... adı da öyle zaten: bir isırık new york... göz kapaklarım ağırlaşmadı, ama ne yapayım kitap bitti. çaresiz başucu lambasını söndürdüm. saat sabaha karşı 04.40 olmuştu. hani beş on sayfa daha olsa gün ağarmış olacak ve lambayı söndürmeye gerek kalmayacaktı.

    uyku tanrıçasıyla sarmaş dolaş olmadan çok az önce, hani o belli belirsiz geçiş dakikalarında “bütün gece new york’taydım, ne güzel” diye mırıldandım. keyifle güldüm... meslek gereği şu yeryüzünde ayak basmadığım anakara, sokaklarında sürtmediğim büyük kent kalmadı. new york hariç...

    içimde ukde kalacaktı. bir arkadaşım “woody allen filmlerini seyret, gitmiş gibi olursun” demişti. seyrettim. gitmiş gibi olmadım. bir isırık new york’u okudum; ‘...miş’ gibi olmadım, galiba gittim... artık içimde ukde kalmayacak... bu bir turistik kitap değil. new york’u insanlarıyla anlatıyor. yani her boy ve soydan amerikalıları, new york yahudilerini, eğitim için dünyanın dört bir yanından kopup, koşup gelmiş gencecik erkek ve kadınları. ama ille de amerikalıları, amerikan yurttaşı denen o babil kulesi insanlarını...
    buyrun size bir paragraf. amerika üstüne, etnik kökene dayanmayan bu ulus devlet üstüne onca yazı okudum, hiçbiri ‘amerikalı’ olmayı, ‘amerikan yurttaşı’ olmayı bana bu kadar somut anlatamadı:

    “...annesi meksikalı, babası italyan birini kendini sonuna kadar ‘amerikalı’ hissedip yemek esnasında bir italyan’ın süpermarketlerdeki çift torbalama sistemi hakkındaki sert yorumlarına çok alınarak, hıçkırıklar içinde torba savunması yaparken bulabiliyor insan. sonra da ‘hem kaynaklarımızı kullanıyorsunuz, hem eleştiriyorsunuz! zaten herkes nefret ediyor bizden’ diye hüngür foşur ağladı...”

    anladığım kadarıyla yazar işıl cinmen, hem ingilizcesini, hem gazetecilik eğitimini ilerletmek için new york’a gitmiş. bir öğrenci yurdunda kalmış ve new york üniversitesi’nde televizyon ağırlıklı gazetecilik öğrenmiş. ama kitabın sayfalarında tadını çıkara çıkara dolaşırken fark ettim ki bu kız bence derslere girmemiş.

    çünkü new york’ta girmediği delik, sürtmediği sokak, uğramadığı gece kulübü, izlemediği konser kalmamış.

    öyle ki ben bile artık size new york’ta gidilebilecek gece kulüplerini ve özellikleri sayabilirim; müzelerden söz edebilir ve ‘nerede ne yenir?’ sorunuza doyurucu yanıtlar verebilirim. kitap, okurunu öylesine zengin ve çılgın ve dörtnala bir new york gezisine çıkarıyor.
    üstelik bütün bunlar tatsız tutsuz ‘turistik broşür’ diliyle değil yer yer kıskanılacak bir türkçe lezzeti ve uçucu bir mizah tadıyla anlatılıyor.

    bir örnek: “...amerikalıya sorarsanız, ‘amerika dünyanın en özgür, en zengin, en gelişmiş ülkesidir’. özgürlüğünün limitini bilmez, çünkü sınırın dışına taşmayı demememiştir. alınan değil, verilen özgürlüğü tercih eder, onunla yetinmeyi ister. konuşulmamış bir anlaşma gibi. durağanlığın içindeki özgürlük. hareket etmeyen, kendi kendinin sorumluluğunu almayan bir duygu. itiraz etmeyen, muhalif olmayan-olduğu an sessizce sindirilen, sesi duyulsa bile sistemi bozamayan...”

    nasıl ama... bu paragrafı okuduktan sonra ‘the truman show’ adlı filmi daha iyi kavradım. o film sadece bir reklam ve sanal televizyon dünyası taşlaması değil...

    uzun sözün kısası, new york’a gitmediyseniz ya da kestirilebilir bir gelecekte gitme olasılığınız yoksa ya da yakında gidecekseniz bir isırık new york’u okuyun. madonna konserinden, new york yahudi ailelerinin “yahudi kalmış” amerikalılığına; arap çöllerinden, avrupa’nın paris’inden, berlin’inden, peru’dan, arjantin’den, japonya’dan kore’den ve istanbul’dan yolu new york’a düşmüş genç kadın ve erkeklerin ‘öğrenci yaşamı’ndan kesitlere; bu koca kentin zenci mahallerinden, uçsuz bucaksız parklarına; müzelerinden tiyatrolarına; gece kulüplerinden üniversite kampüslerine kadar uzanan harikulade bir paletin içinde keyifli, çok keyifli bir geziye çıkacaksınız.

    bunu muzip ve temiz bir türkçeyle okuyacaksınız ve kitabı bitirince tıpkı benim gibi “galiba ben new york’a gittim” diyeceksiniz.
    yalnız bir uyarım var: ertesi sabah işe gidecekseniz bir isırık new york’u geceleri okumayın. bir bakarsınız saat sabaha karşı 04.40 oluvermiş..."
  • ergin cinmen ve mebuse tekay tarafından üretilmiş harika bir şeydir.
  • bilgi' de porno mevzularının basında olmasını sağlayan kişiymiş. televizyon' a bağlanınca öğrenmiş oldum. tempo yazarıymış, söyleşiler yaparmış. bu porno çeken öğrencilerle de söyleşi yapmış. sanırım bilgi' nin en sevmediği insan olmalı bu sıralar "bu sardı bütün bu işleri başımıza" diyorlardır...
    yazılarına falan rastlar isem okuyacağım bundan sonra hatta newyork üzerine bir de kitap yazmış onu da bulursam okuyacağım..izliyoruz kendisini...
  • iki aydır tempo alıp alıp röportajlarını göremediğim iyi röportajcı. demin televizyonda teaser’da ismi geçti merakla programı bekliyorum
  • sen benim babam değilsin yazısıyla bizi bizden almış güzel insan

    yazı da aha burada

    sevgili devlet,
    aslında sana hiç yazmayacaktım. ama son zamanlarda bana koymaya çalıştığın yasaklar babamınkileri aştı. o yüzden tanışmamız gerektiğini düşündüm.
    zor bir çocuktum. 12-17 yaş arasında en sık kurduğum cümle, ‘hayır’dı. sloganım, “ne diyorlarsa tersini yap”tı. lanettim. senin, şu muzır kurulu’nun önüne atacağın kadar muzırdım. hem senin, hem çevredeki büyüklerin yasakladığı şeylerin listesini tutardım. onların içinde benim de yanlış bulduklarımı eler, gerisini, yani sizin ‘yapma’ dediklerinizin çoğunu, itinayla yapardım. bu arada tahmin edersin, bir ton hata yaptım. kafam karışıktı. düştüm, canım acıdı, ağladım, kalktım. her ‘hayır’ bana bir şey öğretti. çünkü neyin, neden ‘evet’ olduğunu kendi başıma bulmam gerekti. bu da sorumluluk almak demekti.
    hayat tecrübesi
    bu arada ne oldu biliyor musun? büyüdüm. hayat tecrübesinin ancak hayatla oluştuğunu öğrendim. yaşamazsan olmaz. aktarılamaz. kimse dinlemez. beni, ‘halkım, vatandaşım’ gibi sıfatlarla tanımladın. ‘halkına’ karşı takındığın o buyurgan ses tonunun içindeki tüm büyük sözleri hep tek bir cümleyle özetledim: “ben senin babanım.” asker de olsan, polis de olsan, başbakan da olsan, ses tonun hiç değişmiyordu.
    “kim olduğuna ben karar vereceğim” dedin. “uygun bulduğum dili konuşacaksın” dedin. hangi dine inanacağımı daha doğar doğmaz bir kâğıda yazdın. değiştirmeye çalışırsam, kötü kötü baktın.
    kadınsam, nasıl bir kadın olacağımı dikte ettin. aslında kadın hariç her şeyi olmamı bekledin: eş, anne, hizmetkâr... benimle ilgili en büyük problemlerin kıyafetlerim ve bekâretimdi, senden habersiz kaybettiğimde başıma kötü şeyler gelirdi. şunu sahiden anlayamadım, nasıl oluyordu da benim bekâretimi, kendi namusun sanıyordun?
    erkeksem omuzlarıma tonla yük bindirdin. olmaya çalıştığım erkeğin altında ezildim; bir türlü sağlıklı bir adam olamadım. iç ve dış düşmanlarımı okulda öğrettin. “gerekirse benim için öleceksin” dedin. “ne münasebet?” dediğimde, hapishaneye tıktın. öldüm, yetmedi. bir de annemden “vatan sağ olsun” bekledin. bir formadan çıktım, öteki formaya tıkmaya uğraştın. hep zorladın. beni sen kimsen o yapmaya çalıştın. yapamadın.
    senin soyut bir kavram olmadığını anlamam vaktimi aldı. ‘ezeli ve ebedi’ oyunu oynadığını görmem kolay olmadı. insanlardan oluştuğunu, tek doğru gibi sunduğun doğruların insan eliyle yaratıldığını anlamam için zaman gerekti. “ben senden daha iyi bilirim” derken, “sen kimsin”in cevabını saklamak için çok uğraştın. iktidarının, ancak benim rızam doğrultusunda var olabileceğini unutturmak için elinden geleni yaptın. ‘başkasının sınırını ihlal etmedikçe’ diye tanımlanan kavramda ihlal edilen sınırın hep benimki olduğunu da...
    o kasetler zaten biziz
    zor oldu ama sonunda senden biraz kurtuldum. önümde uzanan koskocaman dünyaya baktım. bir sürü insanın benimkinden çok farklı hayatlar yaşadığını gördüm. seninkilere hiç benzemeyen doğrularla neler yaratılabileceğini fark ettim. bu coğrafyayı nasıl sistemli olarak kuraklaştırdığını anladım. sen benim internette hangi siteye girdiğimle, hangi kitabı okuduğumla, kaç yaşında içtiğimle, kaç kere âşık olup kiminle seks yaptığımla uğraşırken ben çoktan, dünyayı bu yüzyılda yaşayanların arasına dahil olmuştum.
    biliyorum ki, kimse kimseden daha özgür yaşamayı istemesini talep edemez. ama bil ki, aksi de olmaz. kurduğun panoptikonun ihanet üretmekten başka bir işlevi yok; çünkü katı kurallar katı ihanetler doğurur. hepimizin bir ‘kaset’i var. istediğimiz ama belli referanslara göre doğru bulunmayacağını bildiğimiz için saklamak zorunda olduğumuz her şey, ‘kaset’tir. referans noktaları katılaştıkça insan ahlaki ikiyüzlülüğe zorlanır. oysa önemli olan, yüksek sesle söylediklerimizle kasetlerimizin mümkün olduğunca az çelişmesidir. bunun da yegâne yolu, hayatlarımızın arkasında duracak cesarete ve özgürlük temennisine sahip olmak. çünkü o kasetler zaten biziz. ve her kim olursak olalım, kendimiz gibi yaşamaya hakkımız var.
    kafaca büyümek istemeyen, bunu dert etmeyen çocukların olduğunu biliyorum. onları seviyorsun. ben senin sevmediğin çocuklardanım. babam sen değilsin. benim babam hiç kimse değil. benim babam, benim. idealize ettiğin siyah-beyaz türkiye, siyah-beyaz filmlerin
    döneminde kaldı. benim dünyamda öyle bir ülke yok. ve benim dünyamda en zararlı şey, yasaklar. bunu kabul etmen ve beni rahat bırakman için her zaman mücadele edeceğim. seni hiç rahat bırakmayacağım devlet efendi. (*gazeteci)
  • yaklaşık bir aydır bianet'te yazan hatun kişicik. minicik bünyesine karşın kocaman aklı ve dağ gibi cesaretiyle her yazdığı yazıyı, her röportajını yeni bir keyifle okumamı sağlıyor. saçma sapan bir basın gezisinin şahsıma kazandırdığı en önemli şeylerden biri. bi de görüşebilsek...
  • bianet'te güzel yazılarına daha sık rastlamak mümkün, işte bir yenisi daha:

    "...bir ağır ceza gününün kurallarını bilmek gününüzü daha hoş geçirmenize yardımcı olacaktır. o yüzden size her karesi anakronik, kötü bir filmdeki dış ses olarak kuralları aktaracağım.

    kural 1
    türk adaletine geç kalamazsınız.
    duruşma saat 10.00'daysa ve siz uyandığınızda saat 10.00'sa, "aman tanrım! geç kaldım, n'apıcam ben" diye panik yapmayın.
    duruşma en az bir saat ya da devrimci karargâh davasında olduğu gibi, hiçbir açıklama yapılmadan dört buçuk saat geç başlayacaktır.

    kural 2
    dava "açık" yani isteyen herkesin izlemeye hakkı olan bir dava dahi olsa fazla umutlanmayın.
    türkiye'nin bir başka şehrinden kalkıp yargılanan yakınınızı görmek için beşiktaş'a geldiyseniz, üniversite girişinde kurulmuş polis barikatında, "kusura bakmayın almıyoruz" cümlesiyle karşılaşma olasılığına karşı kendinizi hazırlayın.

    kural 3
    adliye girişine ulaştıysanız, arama noktasında adımlarınıza çok dikkat edin.
    yerde kartonlarla kaplanmış delikler var. nereye adım attığınıza bakmazsanız, bir ayağınızı yerin altında bulabilirsiniz.

    kural 4
    mahkeme salonlarının olduğu bölgeye giriyorsunuz. üç kez derin nefes alın.

    kural 5
    sakin olun.
    önemli ve kalabalık davalar aynı günde olabiliyor. o zaman ağır ceza mahkemelerinin olduğu küçük bekleme salonunu yüzlerce kişi dolduruyor.
    herkes birbirini itiyor.
    havasız, sıcak, kötü kokuyor.
    daimi bir kargaşa var.
    avukatlar, tutuksuz sanıklar, müştekiler, müdahiller, polisler, dua eden anneler, endişeli babalar, öfkeli arkadaşlar, basın görevlileri, dış gözlemciler herkes aynı yerde bekliyor.

    kural 6
    şaşırma seviyenizi düşük tutun. öyle her şeye şaşırmayın.
    örneğin deniz seki'nin uyuşturucu davasıyla aynı anda, bitişik salonda görülen devrimci karargâh öncesi yaşanan şu şahneyi normal karşılayın:
    mübaşir "tutuksuz sanıklar gelsin!" diye bağırıyor.
    tutuksuz sanık, arka taraftan "gelemiyoruuuum!" diye cevap veriyor.
    salondaki kalabalık içinde, organizatör ruhlu kişiler durumdan vazife çıkarıp disiplini ele alıyor.
    "yer açın! arkadaşlar, koridor oluşturun! geçecek var!" bağrışları birbirine karışıyor.
    mübaşir, tutuksuz sanıklara karışıp içeri girmek isteyen izleyicileri engellemek için kapıyı kapatınca, sona kalan bir sanık mübaşiri sanık olduğuna inandıramıyor.
    sonunda, "yeter! ben sanığım, yargılanmak istiyorum. çekil önümden!" diye mübaşiri itiyor.
    evet.

    kural 7
    karanlık korkunuz varsa, adliyeye gelmeden önce yenin.
    adliyede, "ev salonu tarzı" elektrik sistemi olduğundan, her beş dakikada bir birinin kolu elektrik düğmesine değiyor ve ortalık kapkaranlık oluyor.

    kural 8
    yanınızda mendil taşımayı unutmayın.
    tuvalette tuvalet kâğıdı yok. sifon genelde çalışmıyor.

    kural 9
    polisin, 17-18 yaşlarında bir çocuğu başkasının kimliğini gösterdiği için "patakladığını" görürseniz müdahale edin.
    ama polisin "ben ona abisi olarak vurdum" cevabını anlayışla karşılayın.

    kural 10
    mahkeme salonuna girince, heyetin arkasındaki "adalet, devletin temelidir" yazısına her şeye rağmen güvenmeyi deneyin.
    sanıklardan, "lütfen beni neden 14 aydır içeride tuttuğunuzu söyleyin. suçumun ne olduğunu anlamıyorum" gibi sözler duysanız da, kendinizi zorlayın."

    http://bianet.org/…-10-kurali#.tsy5xkuhugk.facebook
  • iyi tahrir ediyor. muharrir.