şükela:  tümü | bugün
  • kaan sekban’ın tebrikler kovuldunuz! kitabını henüz bitirdim. iş dünyasındaki aksaklıkları ve işi bilmeyen yöneticilerin nasıl koca bir birimi yönetemediğini yüzlere tokat gibi çarpmış. bu cesaretli ve gözlemci adam büyük bir alkışı hak ediyor!

    kitapta yöneticisi hakkında söylediği şöyle bir cümle geçiyor: “o kendini parlatma derdine düştükçe siz iş ilanlarının arasında kaybolursunuz. o başarısız oldukça siz dünyanın en lüzumsuz kişisi haline gelirsiniz.” ne kadar doğru! yöneticilik kavramının maalesef içinin layığıyla doldurulmadığı günlerden geçiyoruz. 3–4 sene bir pozisyonda senior olarak çalışan bir kişi üstleriyle arasını iyi tutarsa (yalarsa) pek de zor olmayan bir şekilde yönetici olabiliyor. gözümüz yok, olsun tabii. peki bunun içini doldurabiliyor mu? yani o yöneticiliği gerçekten hak ediyor mu? kimin umrunda! yöneticilik sadece işi çok iyi bilmekle yapılamayacak bir görevdir, aynı zamanda insan ilişkileriniz çok iyi olmalı, size bağlı olan çalışanlarınızı yönetebilmeli ve yönlendirebilmelisiniz. çalışanından yönlendirme bekleyen bir yönetici ne kadar işine vakıf olabilir? fikir almaktan bahsetmiyorum tabii ki. son çalıştığım iş yerinde böyle bir yöneticim vardı. ne e-ticaret ne de dijital tecrübesi olmayan, işten anlamayan, edindiği offline pazarlama tecrübesiyle bağıra çağıra iş yaptırmaya çalışan bir kadındı. kendini yönetemeyen, kendine hakim olamayan bir insan bir pazarlama ekibine hakim olmaya çalışıyor, işi de bilmediği için eline yüzüne bulaştırıyordu. eline yüzüne bulaştırdıkça üst yönetimden baskı yiyor, baskı yedikçe bu baskıyı hangi tarafa yönlendirirse koltuğunu koruyabileceğini düşünüyordu. sonunda sorumluluğumdaki işi dijital satış rakamlarım verilen bütçeye göre gayet tatminkar olmasına rağmen bir ajansa vererek outsource etmeyi düşünmüş, bu sayede tabiri caizse boku ajansa atmanın yolunu bulmuştu. şimdi burada iki tane soru var; işe aldığın adamın yaptığı işin yetkinliğini sorgulayamayacak kapasiten yoksa o koltukta nasıl oturuyorsun? hadi o koltuğa bir şekilde (!) oturdun diyelim, madem bu kadar şaşalı şirketlerde çalışmışsın, muhteşem işler çıkarmışsın, neden başka bir şirkette offline pazarlamaya devam etmeyip dijital gibi her gün değişen ve yenilenen bir dünyanın yöneticisi olmaya karar veriyorsun? ben hak etmediğim bir işi hakkıyla yapamayacağımı düşünürsem o koltuğa sırf para kazanmak için oturup başkalarının kariyeriyle de oynamam. bu durum “ne iş olsa yaparım abi!” klişesinin kurumsal hayatta hayat bulmasıdır.

    bir işi layığıyla yapabiliyorsanız o işin en iyisi sizsinizdir. yaptığınız işi beğenmeyip, maaşı daha yüksek ve daha havalı gözüken bir pozisyona göz koyup, yapabileceğini düşünmek elbette takdir edilecek bir davranış. ancak, o pozisyonu hak edip etmediğinizi, background’unuzu ve pozisyonun gereklerini sorgulamanız gerekir. türkiye’de nedense herkes en iyi bildiği işi yapmaktan gocunur hale geldi. operasyon yetkilisi, e-ticaret uzmanı olmaya, genel müdür asistanı herhangi bir pozisyonun uzmanı olmaya çalışıyor mesela. bakın, bu yanlış. insanın kendini geliştirmesi pek güzel, ancak bu gelişimi önceden kurgulamak ve kariyerinizin bir parçası yaparak profesyonel yaşama atılmak çok daha güzeldir. oyun başladıktan sonra hakem değiştirilmez. kaderinizi ve kariyerinizi nasıl tayin edeceğiniz sizin elinizdedir. bir işin uzmanı olmadan yöneticisi olmaya, yöneticisi olamadan genel müdürü ya da yardımcısı olmaya çalışmak tedavi edilmesi gereken kanayan bir yaradır. bu durumun birçok sebebi olabilir. benim aklıma ilk gelen çılgınlar gibi tüketim toplumu olmaya başlayışımız geliyor. örneğin; bir iphone 6 alıyoruz, iphone 6s çıkınca onu almaya çalışıyoruz, 7 çıkınca 6'yı satmaya çalışıyoruz, misler gibi sevgilimiz varken, daha güzelini görünce onun peşinden gidiyoruz, güzel bir sitede, çok güzel komşularımızla düzenimizi kurmuş hayatımızı idame ettirirken televizyonda gördüğümüz “%5 peşinat 3500 ara ödeme konakları’nda müstakil bir yaşam sizin de hakkınız!” reklamına kanıp evimizi satıp müstakil yaşam uğruna kredi borcuna giriyoruz, kredi borcuna girince çalıştığımız pozisyonun geliri bizi tatmin etmiyor ve yetkinliğimiz olmadan daha büyük işlere oynamaya kalkışıyoruz. böylece bulunduğumuz işi de yapamamış oluyoruz ve nefsimiz bizi nereye sürüklerse onun peşinden gidiyoruz. bakın, bu yanlış! birilerinin çıkıp “bak güzel kardeşim, sen şu an için bu kadarlık adamsın” dediği zaman “ha.iktir lan yavşak” demememiz gerekiyor. birilerinin tüm insanoğluna haddini bildirmesi gerekiyor.

    linkedin’da çok havalı ve profesyonel (!) paylaşımlar yapıp alkışları toplayabilirsiniz, ınstagram’da yüklediğiniz fotoğrafa yüzlerce like alıp “nasıl güzelsiiin” yorumları alabilirsiniz, swarm’da 12 taksitle gittiğiniz yunan adaları tatilinizin check-in’ini yapıp “yaşıyorsun bu hayatı” diye düşündürebilirsiniz. ancak, tüm bunlar gerçekte kim olduğunuz gerçeğini değiştirmeyecektir. siz bugün 1 iseniz 2 olmak için çalışmalısınız, 2 olunca orada bir durup soluklanmalı, 2'nin hakkını verdikten sonra 3 olabilmek için neler yapmanız gerektiğine kafa yormalısınız. henüz 1 olmuşken 3. level’a atlamaya çalışırsanız fenerbahçe kariyerinin en güzel yerinde yurtdışına gidip kariyerini pune city’de sonlandıran tuncay şanlı gibi kalırsınız. önce gelişiminizi tamamlayın, sonra müstakil yaşam da sizin olsun, aşırı pahalı siyah deri bilekliğinizle birlikte yöneticiliklerin en güzeli de size nasip olsun. velhasıl kelam; biz işimizi layığıyla yapalım, tatminkar bir insan olalım, insan olalım biraz, yeterli. bakın, bu doğru.