şükela:  tümü | bugün
  • içimizin yağını eriten habercilik olayıydı. yakınlarınızın kanlı iç çamaşır ve elbiselerini nezarethaneden sessizce alıp, yeniden kana bulansınlar diye en güzellerini götürenlerde bilir işkencenin ne olduğunu. yapıldığını herkesi biliyor ama kimse konuşamıyordu.
    nokta dergisinin bu haberi sayesinde sanki kendi çığlığımız duyulmuş gibi sevinmiştik.
    o zamanlar bir çoçuk olmama rağmen nokta dergisinin yeri hep ayrı olmuştu bende. arda uskan, güldal kızıldemir gibi yazarlar ayrıldıktan sonra zaten bir özelliği kalmamasına rağmen sırf bir nostalji olarak alırım dergiyi bazen, bir tür bitmeyen vefa borcu sanki.
  • iskencelerin cizimlerle gösterildigi dosya. özellikle kaplumbaga kafesi cok eziciydi.
  • edit: yazi cok uzun oldugu icin duzeltmeye usendim, siteden okumak isteyenler buyursun.

    1. bölüm

    "yazı işleri müdürü ile görüşmek isliyorum" diyordu telefondaki kararlı ses. adını vermiyor, yüzyüze görüşmek istiyordu. önemli açıklamalar yapacaktı. benzeri telefonlara alışkın olan haber merkezi mensupları için pek de heyecanlandırıcı olmayan bu konuşma, telefondaki sesin eklediği m cümleyle birdenbire olağanüstü önem kazanacaktı: "ben işkencelerde bulunmuş bir polis memuruyum. itirafta bulunacağım." türkiye'de şimdiye dek çok sayıda insan kendisine yapılan işkenceyi anlatmış, işkence iddiaları birçok davanın konusu olmuştu.
    bu davalarda emniyet görevlileri, yasaların tanıdığı "kendilerini savunma hakkı "çerçevesinde konuşmuşlardı. ama bu kez, bir emniyet görevlisi çıkıyor ve yaptığı işkenceleri itiraf etmek istiyordu. bu, türkiye çapında bir olaydı...
    telefon görüşmesinin hemen ardından verilen saat ve yerde buluşma sağlanıyor, kısa bir süre sonra telefondaki "soyut" işkenceci, (js2j sicil numaralı 1. şube polisi sedat caner kimliğiyle somut bir işkenceci olarak karşımızda oturu-yordu. 30 yaşında, lacivert hafif yıpranmış takım elbisesi, yumurta topuklu pabuçları, düzgün kesilmiş saçları, atletik yapısı ve düzgün fi-ziğiyle "içimizden biriydi! ne sadistçe bakışları, ne saldırgan bir tavrı, ne de ruh hastası bir hali var-il şimdiye kadar karısına ya da çocuklarına fiske vurmamış bu adam, 200 kişiye işkence yapmıştı. 1 yıl boyunca, kadın-erkek, sağcı- solcu, süleymancı-lümpen ayırma-mış, hepsini aynı tezgâha yatırmış-tı. ama, kurbanlarının sayısı 200 'ü bulurken, onun da şansı dönmüştü. antepli cennet, "filistin askısına" dayanamayıp ellerinde kalınca, mahkemeye düşmüş, mahkûm olmuştu. artık köşeye sıkışmış bir kanun kaçağı ve pişman olmuş bir işkenceciydi. caner, işkence suçundan mahkûm olduğunda adalet bakam necat eldem'in yakın korumasıydı.

    "teybi çalıştırabilirsiniz, hazırım", dedi geldikten kısa bir süre sonra. ve gözlerini yerden kaldırmadan olay yaratacak açıklamalara başladı.

    itirafçı caner'in itiraf etmek istemediği tek bir olay vardı. o da cennet değirmenci'nin öldürülmesi olayı. mahkemede "üçümüz de suçsuzuz" şeklindeki ifadesinin doğru olmadığını söylüyordu. ona göre cennet'in işkence sırasında ölümüne yol açan hüseyin gülersönmez'di. ama mahkeme ifadesinde caner, hüseyin gülersönmez 'i suçlamamıştı. "cennet düştü de öldü " demişti. öyle, ya da böyle, işkence caner 'in mesleği olmuştu. cennet onun elinde ölmediyse, bu tamamen bir rastlantıydı. çünkü işkencede ölüm onun da dediği gibi bedenin dayanma gücüne bağlıydı.

    yerler, tarihler, isimler ve olay-lar hepsi bugün gibi aklındaydı. çok düzgün konuşuyordu. sadece ''işkence'' diyeceği yerde 'şey' de-meyi tercih ediyordu. kasetler çev-riliyor, bitiyor, yenisi konuyor ama sedat caner 'in anlatacakları bitmi-yordu. gecenin geç bir saatinde 7 yıllık tüyler ürpertici hikâyesini im-zaladı ve şu sözlerle noktaladı:

    "işkence yaptım. bundan dola-yı pişmanım, vicdan azabı çekiyo-rum. en azından halkın bilmesini istiyorum. sonra ben bu mesleğe ilk girdiğim zaman bilmiyordum ki... adam nasıl dövülür, işkence nasıl yapılır..!"

    karşımızda çökmüş bir adam vardı. mahkûm olduğu için kendi-sini ihanete uğramış olarak kabul ediyordu. teypler kapatılırken o da sessizce yerinden kalktı, kimseyle el sıkışmaya cesaret edemeden çıktı, geldiği gibi gitti, kayboldu.

    çırılçıplak soyulmuştu cennet değirmenci. el-leri arkasından bağlanıp "filistin askısına" asılmıştı. filistin askısı, en etkili yöntemdi, ama yine de "yetmemişti". cennet askıdayken gencecik bedeni şişinceye, kararıncaya kadar tekmeyle dövülmüştü de. cennet değirmenci 27 yaşın-daydı. 1982 mayısında gaziantep sorgulama merkezinden çıkarken artık onun için 28'inci yaş yoktu. cennet, işkencede ölmüştü.

    cennet değirmenci 22 mayıs gü-nü evinden kahramanmaraş emni-yet müdürlüğü'nde görevli polis memurları hüseyin gülersönmez, mustafa yazıcı ve sedat caner ta-rafından alınmıştı. bu üç kişi, "ge-zici sorgulama timi"ydi.

    gezici timin elemanlarından se-dat caner, o günü yıllar sonra nokta'ya şöyle anlatıyordu:

    "cennet değirmenci, devrimci halkın birliği kuryesi olaraktan ge-çiyordu. gaziantep düztepe'ye ör-gütün evine gittiğimizde cennet değirmenci'yi evde yakaladık. ör-güt evinde yapmış olduğumuz ara-madan sonra aldık. antep sorgula-ma binasına getirdik.

    biz orada sorgulamanın istihba-rat ekibi olaraktan bulunuyorduk. çeşitli vilayetlerden bize bildirilir, biz de gidip araştırma yapardık. yakaladıktan sonra onu yakaladı-ğımız yerden alıp olduğu yerde sor-gulama yapıyorduk. sorgulama ye-rini gösterin diyorduk, onlar da gösteriyorlardı. ve gereken mua-meleye başlıyorduk. bizim için ge-rekli araç ve gereçler orada mevcut-tu."

    "gereken muamele" falakadan elektrik vermeye, cop sokmaktan asmaya kadar uzanan işkencelerdi. "gerekli araç ve gereç" ise filistin askısı, kasap askısı, falaka, "ame-liyat masası" gibi işkence aletleri...
    "kızı vıyaklattırıyor...

    " sedat caner, hüseyin gülersönmez ve mustafa yazıcı'dan oluşan tim, cennet değirmenci'nin sorgusunu da yapacaktı. ancak, bu kez "ge-rekli muamele", timin başka bazı sorgulamalarında olduğu gibi, ölümle sonuçlanmıştı.

    sedat caner'e göre olay şöyle gelişmişti: "emniyet amiri hüseyin güler-sönmez, kendisinin orada kalıp cennet değirmenci'yi sorgulayaca-ğını, bizim de örgüt evine tekrar gi-dip hücre kurmamızı söyledi. ve biz mustafa yazıcı ile geri döndük. hüseyin gülersönmez'i orada bı-raktık. biz oradan çıkarken cennet değirmenci'yi soymuş, filistin as-kısına alıyordu... sabaha karşı üç buçukta tekrar sorgulama yerine geldik. sorgulama grubunda aşağı-da görevli arkadaş, 'yukarıya çıkıp bir bakın, siz gittiğinizden beri bu adam kızı vıyaklattırıp duruyor, ge-bertecek onu' dedi. yukarıya çık-tığımızda odayı içerden kilitlemişti. açtı, girdik. bir de baktık içer-de cennet değirmenci'ye suni te-neffüs yaptırıyor. 'ne oldu buna' diye sorduğumuzda mustafa yazı-cı ile ikisi kollarına girdiler. ben de arabanın yanına indim. getirdiler kızı arka koltuğa oturttular. ben hastaneye doğru yöneldim. hüse-yin gülersönmez hastaneye gitme-yeceğimizi, hemen maraş'a dönece-ğimizi söyledi. bunun üzerine ma-raş'a dönmek için yola koyulduk... narlı'ya geldiğimiz sırada kızın ar-ka koltukta hiç kımıldamaması dik-katimi çekmişti. o sırada şahsı in-celedik. cennet değirmenci ölmüş-tü."
    otopsi raporu 1

    artık timin önündeki sorun, "bu işten sıyrılma-nın yollarını bulmak"tı. sedat ca-ner, üst düzey yöneticileri de ola-yın içine katarak şu iddialarda bu-lunuyordu:

    "ust düzey yetkililerine haber verdik... ve işte olayı anlattık. 'hastaneye götürün yolda ölmüş gibi yapın' denildi. ama maraş devlet hastanesi'ne gittiğimizde nöbetçi doktor, kadının ölmüş ol-duğunu ve kabul edemeyeceğini söyledi. bizde aldık, doğumevinin altındaki morga götürdük. ertesi gün saat 10 sıralarında otopsiye savcı girdi. fakat savcıyı kimse ta-nımıyordu. yeni göreve başlamış-tı. ve ilk nöbetiydi. doktor ise eskiydi... savcıdan korkusuna ilk tutulan otopsi raporu, 'cebir, şiddet nedeniyle ölüm' olarak yazıldı. çünkü savcı doktordan çekiniyordu. doktor da savcıdan çekiniyordu. ikisi de birbirini tanımıyordu işkencenin bir rapor "belgelenmesi" sorgulayıcıları rinde bir şok etkisi yapmıştı. sel caner, "diğer karşılaştığımız olayların tam tersine bir olaydı. kapatılabilecek bir durumu yoktu" diyor ve tepkisini şöyle anlatıyor "kim yaptıysa cezasını çeksin hüseyin gülersönmez yaptı, cezasını çeksin dedim."

    sedat caner'e göre hüseyin gülersönmez, böyle bir olayda tek başıma kalmaktan korkuyordu. 1: "tek sorumlu sayılamayacağını" söylüyordu. sedat caner, bunu şöyle yorumluyordu:

    "bir gün önce aldığımız imam pehlivan vardı. pehlivan'ı sorgu filan yapmadan getirmiştik. fakat bizim ekibin ikiye ayrılan diğer gö-revlileri bir örgüt mensubunu almaya kayseri'ye gitmişler. kayseri gittiklerinde onu yakalıyorlar ve hemen sorgulayıp diğer alınacakta da hemen kayseri'de toparlıyorlar, biz gittiğimizde antep'ten ima pehlivan'ı aldık, getirip bıraktık.ertesi gün dünyanın lafını işitmişti

    hilseyin gülersönmez. 'bak bu de-dektif her şeyi başardı. sen bir halt edemedin. bulunduğun yerde niye sorgulamıyorsun, hemen anında yerinde niye infaz etmiyorsun... şu-dur budur...' diyerekten... bunun üzerine değirmenci'yi aldıktan sonra hemen sorgulayayım da diyerek çok aşırı bir şekilde davranmış ola-cak ki, ne yaptığını bilmeden iş-le..."
    "kurtaracağız" dediler

    ne varki, sedat caner, cennet değirmen-inin ölümüyle ilgili olarak verdi-si ilk ifadede hüseyin gülersönmez'i "yalnız" bırakmamıştı. ve gülersönmez, yazıcı ile birlikte "aynı" ifadeyi vermişti. sedat caner, bunun nedenini şöyle anlatı-yordu:

    "bize söz verdiler. 'sizi bu işten kurtaracağız' dediler. ama hiçbiri-niz değişik ifade vermeyecektik. hepimizin aynı ifadeyi verebilmesi için otopsi raporunun değişmesi gerektiğini, bu otopsi raporuyla bi-lim mahkûm olacağımızı belirttik. sonra da raporun değişmesi kaydıyla aynı ifadeyi verdik. hüseyin gülersönmez grup amiriydi. onu kurtarmak amacıyla hepimiz aynı ifadeyi verdik."
    otopsi raporu 2

    sedat caner'in anlatımına göre, "karşılıklı teminatlar'' üzerine yeni bir otopsi raporu hazırlanıyordu: "sümerbank misafirhanesinde bir toplantı düzenlendi. toplantı gece 11'e tadar sürdü. ve bir rapor düzen-lendi. biz de bu sırada sümerbank fabrikasının girişinde arabanın içe-ninde bekledik. daha sonra bizi telsizle içeri çağırdılar. orada yeni otopsi raporunu gösterdiler ve diğer raporu yırttılar." ikinci otopsi raporunu gördükten sonra sıra ifadelerin verilmesine geliyordu: "bir komisyon kuruldu ve bizim ifadelerimiz alındı. ifa-delerimizde mağdureye bir şey yap-madığımızı, örgüt evinde yakalan-dığı sıra, dışarı çıkartırken direnme sırasında düştüğünü, düşmeden mütevellit herhangi bir şey olabile-nini, olayla ilgili bir zaptımızın olunduğunu ve yolda giderken iştle, midem ağrıyor, midem bulanıyor demesi üzerine, ağzından köpükler geldiğini ve acilen hastaneye götürdüğümüzü söyledim."
    "ceset çabuk çürüsün diye..."

    sedat caner, cennet değirmenci'nin "gerçek durumu"nu ise yıllar sonra nokta'ya şöyle anlatıyordu: cesedin üstünde tahribatlar yapılmıştı. cesedin çabuk çürümesi amacıyla neşterle bazı yaralar açıl-mıştı. ceset öyle bir durumdaydı ki, olduğu gibi mosmordu. dayak-tan bütün vücudu mosmor kesil-mişti.

    bu mosmor, kesikler içindeki ce-set, çok değil 24 saat önce, sedat caner'in tanımıyla "orta boylu, kumral, güzel bir kadındı. okumuş bir kadın değildi ama bayağı kül-türlüydü."
    mahkeme açılıyor

    27 yaşındaki kumral, güzel, kültürlü cennet de-ğirmenci, ikinci otopsi raporuna göre "düşmeden mütevellit" öl-müştü. ve bu raporla olay, sivil savcılığa intikal ediyordu. sivil sav-cılık görevsizlik kararı vererek as-keri mahkemeye havale etmiş, as-keri savcılık da takipsizlik kararı vermişti.

    cennet'in ölümü olayı gerçekten kapatılmış gibiydi. ancak bir süre sonra olayın devletin yüksek ma-kamlarına yansımasıyla konuya özenle eğiliniyor ve ankara'dan ge-len bir emirle 1983 mayısında ada-na, kahramanmaraş, gaziantep, adıyaman, hatay, içel illeri sıkı-yönetim komutanlığı 1 numaralı askeri mahkemesi'nde "kamu davası" açılıyordu. sanıklar hüse-yin gülersönmez, mustafa yazıcı ve sedat caner için öne sürülen suç "efrada sui muamele, ölüme sebe-biyet vermek"ti. sanıklar köşeye sı-kışmış görünüyordu. işkence iddi-alarının ve soruşturmalarının yo-ğunlaştığı bir döneme girilmişti. üstelik sedat caner ve mustafa yazıcı, caner'in anlatımıyla "kur-tarılacaklarına inandıkları için ay-nı ifadeyi vererek" hüseyin gülersönmez'e kopartamayacakları bağ-larla bağlanmıştı.

    mahkeme, cennet değirmenci' nin "kollarından tutup evden çıkar-dıkları sırada direndiği ve arka üs-tü düştüğü, beyin kanamasının bu esnada meydana geldiği" iddiasını ikna edici bulmamıştı. nitekim mahkeme, kararında "adli tıp meclisi'nin iki mütalaasında ölümü tevlit eden kanamanın izah olunan düşme ile meydana gelmesinin mümkün olamayacağının açıklan-ması, ayrıca cennet'in evden tek başına ve normal olarak çıktığı, kollarından tutan yoktu şeklindeki mustafa karakaya'nın yeminli be-yanı karşısında (başındaki) yaranın bu şekilde meydana gelmesi kabul edilmemiştir" diyordu. ve mahke-me, "cennet'in sanıklar tarafından görevleri sırasında darp edildiği" kanısına vardıklarını açıklıyordu. ancak, ölüme neden olan darbenin sanıklardan hangisinin sorumlu ol-duğu mahkemede de açığa çıkmıyordu. bu yüzden mahkeme, üç sa-nığın "görevleri esnasında asli fai-li belli olmayacak surette ölüme se-bep olmaktan" onar yıl hapsine ka-rar veriyordu. ancak bu ceza, "geçmişteki sabıkasız halleri, varit olan ahlaki temayülleri ve savunma tarzları" gibi hafifletici nedenlerle indiriliyordu. 1984 şubatında, dör-der yıl beşer ay onar gün hapis ce-zasına çarptırıldıkları açıklanan son duruşmada, hüseyin gülersönmez, mustafa yazıcı ve sedat caner yoktu. gıyaplarında okunan bu ka-rarın yargıtay tarafından da onay-lanması üzerine kayıplara karışı-yorlardı.

    sedat caner, tam iki yıl sonra ye-niden ortaya çıkacak ve nokta'ya, "her şeyi anlatmak istiyorum" di-yecekti. anlatmak istediklerinin başında da, mahkeme kararında "ancak aradıkları kişiyi bulamama-nın ve tahkikatı tamamlayamamalarının verdiği sinirliliğin neticesi olabilir" denilen cennet değirmenci'nin ölümü geliyordu...

    2.bölüm

    "kızı içeriye aldılar. ben dışarda oturdum. ilk önce içeriye girme-dim. fakat çok canhıraş bağırmaya başladı, dayanamadım girdim, o sırada soymuşlar anadan doğma, ve filistin askısına almışlardı. uğur elinde o copla 'bak kızlığın filan gi-decek, konuş' diyordu. uğur'u kenara çektim, kıza 'bacım bak beni tanıyorsun. seni bunların ellerin-den kurtaracağım, anlat! senden bir tek kelime istiyorum. ali nasılsa yakalanacak... boşuboşuna eziyet çekme, hemen indirttireyim seni buradan' dedim. 'bilmiyorum' dedi. bunun üzerine işkenceye de-vam edildi. ben tekrar dışarıya çık-tım. kızın durumu içler açısıydı. yapacaklarını yaptılar zaten. kız daha beter bağırmaya başladı. tek-rar dayanamayıp girdim. o sıradı uğur kızı tekmeliyordu. filistin askısında tekmeliyordu. uğur'u ke-nara çektim, askıdan indirttirdim, 'alıp götürüyorum, sorgulamasına maraş'ta devam ederim' dedim, 'tamam' dediler, 'konuştu'.,."

    sedat caner'in, filistin askısındaki genç kıza "beni tanıyorsun" demesi sözün gelişi değildi. gerçek-ten de caner genç kızı tanıyordu. çünkü genç kıza yerini söyletmeye çalıştıkları ali a... ile oldukça es-kiye dayanan bir tanışıklıkları var-dı. sedat caner'e ali a.'yı yakala-ma görevi verilmesinin nedeni de bu dostluktu zaten. şöyle diyordu caner "...beni göndermeden önce yanına çağırarak, 'bak bir sürt söylentiler var. onu senin sakladı-ğın ve yerini bildiğin konusunda,,, ali a.'nın nerede olduğunu bana bul. bu adamı sen yakalayacaksın, gidip bulacaksın' dedi... 'yakalamazsan bayağı eziyet çekersin., yakalayamazsan senin sakladığın izlenimi bende uyanacak' dedi."

    sedat caner bunun üzerine "arkadaşı"nın yerini öğrenebilme) için nişanlısını aldıklarını söylüyordu. caner'in, "herhangi bir olay la ilişkisi yoktu. ev kızıydı. her halinden belli oluyordu" dediği gebç kız, iskenderun'daki evinden alınıp "filistin askılı" sorgulamaya götürülüyordu. yani "uzman işkenceci"nin deyimiyle "işkencenin en ağırına..."
    gece gündüz...

    dev-savaş davası sanığı hamit kapan ise işkencenin yalnızca en ağırına değil aynı za-manda en "uzun"una uğramıştı. hamit kapan 200 gün "gözaltın-da kalmıştı. ve, caner'e göre, bu 200 gün boyunca işkence görmüş-tü:

    "hamit kapan'ın sorgulaması sırasında biz başarılı olamamıştık... ankara'dan ayrı bir sorgulama ti-mi geldi, üç memur gelmişti. biri emniyet amiriydi... hamit kapan'a öyle bir şey yapılmıştı ki, 8 saat bir tim giriyordu, onlar çıkıyordu, di-ğer tim giriyordu, 8 saat onlar ça-lışıyorlardı. diğer 16 saat içerisin-de onun şeyini bitiren diğer timler istirahat ediyorlardı. uyku uyumaksızın, şey yapmaksızın hamit kapan'ın sorgulaması devam etti. bu böyle hemen hemen 6 aya ya-kın sürdü. bu zaman zarfında ha-mit kapan'a uyku filan yoktu. gözleri kan çanağı gibi olmuştu, artık gözleri yara bağlamıştı. ha-liyle gözleri sürekli açık kalmaktan gözyaşı kuruma yapıyordu. gözleri böyle kan çanağı gibi yara olmuş-tu. ve öyle bir hale gelmişti ki, kim-se hamit kapan'ın yüzüne bakamı-yordu. herkes camdan dışarıya ba-kıyordu."

    işkence yöntemlerinin tümünün uygulandığı sedat caner, hamit kapan'ın 9 gün de fosseptik çukurunda kaldığını ve çıktığında "vü-cudunda yumruk iriliğinde yaralar açıldığını" söylüyordu.
    "gözlerimden yaş geldi"

    200 gün... tam 200 gün "sorgulanmış-tı" hamit kapan. bu süre, mahke-me tutanaklarında da saptanmıştı. sedat caner, hamit kapan'ın 200 gün boyunca direndiğini ve konuş-madığını söylüyordu. ancak orta-da, mahkemeye sunulan 30 sayfa-lık bir sorgu ifadesi vardı. sedat caner bunu şöyle açıklıyordu: "hamit kapan bitkindi ve uyukla-maya başlamıştı. kafasını koydu ve uyuklamaya başladı. herkes kendi isiyle ilgileniyordu. kimisi sohbet ediyordu. bırakılmıştı. artık sorgu-lamaktan vazgeçilmişti. ben de tamdan dışarı bakıyordum. dön-üm baktım dağ gibi bir çocuk, bit-kin, şey gibi kalmış. iri yarıydı. fa-kat çöp gibi kalmıştı. öyle bakarken gözlerimden yaş geldi. o hali-ne karşı bir acıma duygusu. gelen ekipteki emniyet amiri bir soru yö-neltti kendisine... ve o zaman baş-ladı."

    sedat caner'in deyimiyle 200'üncü gün "uykusunda konuşan" hamit kapan, sorgu ifadesinde kah-ramanmaraş'ta öğretmen mustafa yüzbaşıoğlu'nun öldürülmesi olayını üstlenmişti.

    ancak kapan, bir süre sonra mahkemede şöyle diyordu: "mak-tul yüzbaşıoğlu beni yakınen, ha-cı çolak da gene normal olarak mahalleden tanır. yüzbaşıoğlu ile daha önce bir olaydan dolayı 2 gün gözaltında beraber kaldık. şayet kendisini ben vurmuş olsaydım, herhalde vurulan bir kimse kendi-sini vuran kimseyi saklamaz ve be-ni de tanıdığına göre ilk planda be-nim adımı verirdi."
    "doğuramasın" diye

    63823 si-cil numaralı polis memuru sedat caner, hamit kapan'a yapılanları "işkencecilerin bile gözlerini yaşartacak" bir olay olarak nitelendiriyordu. caner'in bir başka iddi-ası ise bunun çok ötesinde, dehşet sözcüğünün bile utanacağı boyut-taydı. caner de, "bu olay herkesin nefretini çekmişti" diyordu.

    "pazarcık ortaokulu'nda oku-yan küçük bir kızdı. copla tecavüz olayı oldu. bundan tek bir kişi so-rumluydu. îşte, 'alevi bu kız, ya-rın öbürgün çocuk doğuracak. doğurmasın. bunun zürriyetini yok edeceksin. bunun doğuracağı ço-cuk da komünist çıkacak' diye bir laf etmişti. bütün sorgulamacılar nefret etmişti... iğrençti yani..."

    sedat caner, aslında sorgulama-lar sırasında kadın sanıklara "fiili tecavüz" olmadığını savunuyordu. ama kimi zaman "fiili tecavüz tehdidi" oldukça işe yarayan bir yöntem olarak kullanılmıştı.

    "adamın karısı da alıp getiril-di eskilerdendi. hatta ismini dahi kimse bilmiyordu. mesela onu çözemiyorlardı. karısı getirildi, anadan doğma soyuldu......'un göz-lerini açıp kendisine karısının ana-dan doğma çırılçıplak halini göste-rince....'un karısına karşı da aşırı bir ilgisi vardı. 'üzerinden bir alay adam geçirttiririm' deyince, karısı-nı da öyle çıplak görünce, gözün-de her şey yapılabilir düşüncesi deolduğu için, bunun korkusuyla çözülmüştü. karısına da sonradan işkence yapıldı ve sonradan ikisi de cezaevine yollandı."

    sedat caner, bir kadına "biz-zat" uyguladığı bir işkenceyi de şöyle anlatıyordu:

    "aranan bir sanığın kız karde-şine yapılan işkence olayını bizzat ben kendim yapmıştım. eğitim enstitüsü'nün üçüncü katında, alt taraftaki odalar dolu olduğu için oraya çıkarmıştım. kadını soyup manyetolu telefonla elektrik ver-dik. orada askı için müsait yer yok-tu, onun için ellerini sandalyeye ke-lepçeyle bağlayıp elektrik verdik. o sırada manyetoyu bizzat ben çevi-riyordum. bu kıza cop sokma ola-yı daha sonradan aşağıdaki sorgu-lama odasında gerçekleşti. biz bir şey elde edememiştik. 'nerede olduğunu bilmiyorum. bir sefer gel-di gitti, bilmiyorum' diyordu. elek-trik işkencesinden dolayı sanık al-tına pislediydı. o zamana kadar elektrik verdiydik. altına pisledikten sonra bıraktıydık. bilfiil olayında yapmış olduğum işkence bu..."
    coca cola şişesi...

    cop ya da coca cola şişesi ile tecavüz erkeklere de uygulanan bir işkence yöntemiydi sedat caner'e göre. itirafçı caner, bu yöntemin bir örneğini şöyle anlatıyordu:

    "ankara'dan bir sorgulamacı gelmişti. sorgulamacı arkadaşı daha önce bizimle çalışmıştı. sonradan tayini çıkmıştı. o gelmişti işte... elbistan'da karaevli'de oturan bir boyacı alınmıştı. işte bu şahısi coca cola şişesinin üzerine oturtuldu ikimiz oturttuk ve omuzlarından bastırdık... şişenin içi yarıya kadar kan dolmuştu."!

    "insanların yalnız eti kemiği değil , ruhunun derinlikleri de işkencecinin çalışma alanıydı" denmiştik geçen hafta. itirafçı polis memuru sedat caner, anlattıklarıyla saptamayı defalarca doğruluyordu örneğin liseli genç kız: "lise talebesi bir kızdı. onun sorgulanmasına girdiydik. sorgulama sırasında sürekli olarak kendisine hakaret edici, aşağılayıcı kendine olan güvenini yitirttirebilmek için kıza benzemediğini, daha çok erkeğe benzediğini söylemiştik."
    "ayı gibi oynatıldı"

    sedat caner, "aşağılamak" deyince bir: garbis altınoğlu'nu çok iyi anımıyordu: "en azın-dan gelen örgüt mensubu kendine güven içinde. ser vericem sır vermiycem diye gelir örgüt mensubu. kendisi-ne belirli bir güven le gelir. garbis altınoğlu'nun kendisi-ne güvenini kırmak için burnuna zincir takıldı, tef çalındı ve ayı gibi oynatıl-dı. bu bir hafta de-vam ettikten sonra garbis altınoğlu'nun omuzları çök-müştü. kendisine olan güvenini yitir-mişti. ama yine de konuşmadı." sedat caner'in "çok dayanıklıydı" dediği garbis altmoğlu, işkencecilere "ilham kaynağı" olmuştu. ve hem büyük bir acı verdiğini, hem de onur kırı-cı olduğunu daha sonra pek çok olayda saptadıkları "kaplumbağa hücresi" ilk kez garbis altınoğlu'na uygulanmıştı. bu "özgün yöntemi" şöyle anlatıyordu sedat caner: "ilk olaraktan garbis al-tmoğlu'na uygulanmıştı. çömelerek sokulur suçlu içersine. kendi-si tuvalet ihtiyacını falan gidere-mez yani, ancak altına yapacak. kı-pırdama imkânı da yok. tüm ek-lemlerde kireçlenme olur. garbis bir hafta tutulmuştu. çıktığında kamburumsu yürüyordu. onurunu kırıyor yani, acı da veriyor..." bunlar, garbis altınoğlu'na "onur kırmak için" uygulananlar-dı. kendisine yapılan öteki işken-celeri ise garbis altmoğlu, mahke-mede verdiği ifadede şöyle anlatı-yordu:

    "maraş'ta kaldığım 70 gün bo-yunca ben de ağır bir şekilde işken-ce gördüm. bu işkenceler, aç ve su-suz bırakma, uyku uyutmama, so-ğuk su banyosu, falaka, elektrik, çarmıha germe ve bunların birka-çının bir arada uygulanması gibi değişik biçimlerde oluyordu... göz-altında bulunduğum bu 70 gün için-de toplam 20 gün bütünüyle aç kal-dım. bunun yanı sıra, son 15 günü saymazsam sürekli olarak yarı aç bırakıldım. ilk 5 gün boyunca hiç uyutulmadım. işkencede olmadı-ğım zamanlarda ellerim sürekli ola-rak zincirle bir demir boruya bağ-lanıyordu..."
    son söz...

    nasıl bir adamdı bu sedat caner? işkenceci olarak mı doğmuştu? yoksa ondan bir işkenceci mi yaratılmıştı? bu soruları geçen sayı-mızda da sormuş-tuk. "itiraf etmek istiyorum" diye baş-ladığı ve saatler sü-ren konuşması sıra-sında defalarca ken-disine de yöneltmiş-tik. "haliyle görev olarak yapıyorsun" diyordu. ne var ki, bu görevin malzeme-si insandı. ve bu öy-le bir görevdi ki, ye-rine getirilişi, insan-ların acıların en bü-yüğünü çekmesi an-lamına geliyordu. ve bu öyle bir görevdi ki, biraz "gayretkeşlık" ya da belki biraz "o gün birşeye kızmış olmak" bir insanın ölümüyle sonuçlanabiliyordu.

    banda bir kez daha basıyoruz ve dünün işkenceci polis memuru, se-dat caner, "heyecanlı, sakin, kork-muş, umursamaz..." gibi sözlerin hiçbiriyle tamamlanamayacak bir ifadeyle anlatıyor:

    "düşünüyordun... mesela bir kadını döverken, elektrik verirken kendi karın aklına geliyordu, ken-di bacın aklına geliyordu. kendi kardeşin aklına geliyordu. onun yerine onu koyuyordun. acaba o da bu durumda olsa ben ne durum-da olacağım... ne yapabilirdim? onun kocasını veya yakınlarını gözönüne getiriyordun. bu durum karşısında insan, ne bileyim, vicdanıyla hesaplaşıyordu. fakat elde de yapılacak bir şey yoktu..."

    kaynak: nokta dergisi / bianet.org