şükela:  tümü | bugün soru sor
  • fide yayınları çevirisinin berbat olduğu kitap. yine de bilge kral dan çok güzel cümleler yakalayabiliyoruz tabi.

    tarih sadece sürekli değişimin değil, aynı zamanda ve devamlı olarak imkansız ve beklenmeyenlerin gerçekleşmesi hikayesidir.
  • aliya izzetbegoviç'in 1969 yılında islam hakkında yazdığı 40 sayfalık makale. 1983 saraybosna davası nda aliya ve arkadaşlarının sözde aliya önderliğinde yugoslavya devleti'ne karşı örgüt kurmaktan yargılanmaları sırasında aleyhlerinde delil olarak kullanılmaya çalışılmıştır. bu kırk sayfalık metin davadan sonra oldukça dikkat çekmiştir.

    bilge kral hayatını anlattığı tarihe tanıklığım kitabında deklarasyonun muhtevasını şu şekilde özetlemiştir.

    "saraybosna'da yazılmış olmasına rağmen deklarasyon, dikkatini yugoslavya'ya değil, islam dünyasına yöneltmişti. gerçekten de, metinde yugoslavyanın adı bile geçmiyordu. deklarasyonun ana fikri, müslüman kitlelerin imgelemini ancak islam'ın yeniden canlandırabileceği ve onları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif katılımcıları olmaya muktedir kılabileceği idi. batılı fikirler bunu yapmaya muktedir değiller. bu mesaj fundamentalist olmakla suçlandı ki, bir bakıma da öyleydi: kaynaklara dönüşü talep etmesi anlamında. otoriter rejimleri lanetliyor, eğitime daha fazla yatırım yapılmasını talep ediyor ve kadınlar için yeni bir pozisyonu, şiddetten kaçınmayı ve azınlık haklarını savunuyordu. deklarasyon batı'da hatırı sayılır bir itiraz kaydıyla karşılandı. benim görüşüme göre onlar, deklarasyon'un islam'ı sorunun kalbine yerleştirmiş olması gerçeğini affedemediler."
  • "ancak tarih sadece sürekli değişimin hikâyesi değil, aynı zamanda imkânsız ve beklenmeyenin devamlı gerçekleşmesinin hikâyesidir." diyor ve ekliyor bilge kral; "müslüman halkların gerçek bağımsızlığı için mücadele, her yerde ve yeniden başlamalıdır."
  • aliya izzetbegoviç'e ait olan bu eser, esasında izzetbegoviç'in konuşmalarından bir derlemedir.

    baştan izah etmekte fayda görüyorum, ben de bu eseri fide yayınlarından okudum, ikinci redaksiyonu da prof. dr. hayri kırbaşoğlu'ndan ve buna göre değerlendiriyorum.

    müslüman halkların geri kalmışlığı, islamî düzen ve islamî düzenin bugünkü sorunları temel başlıklarını içeren bu kitaptan kimi alıntılar paylaşmak daha yerli yerinde olacaktır:

    "... bu durumu allah'ın takdiri olarak kabul ederek biz, çıkça iddia ediyoruz ki, müslüman dünya islamsız ve islam'a karşı olarak yenilenemez. islam, islam'ın insana dair, insanın dünyadaki yeri, insan hayatının hedefi ve insan - allah ilişkileri ve insan- insan ilişkileri hakkındaki tavrı, müslüman halkların durumunun iyileştirilmesi yolunda her hakiki eylemin ebedi ve değiştirilemez ahlaki felsefi fikri ve siyasi temeli olarak kalmaktadır.
    alternatif apaçıktır, ya islamî yenilenmeye doğru hareket veya pasiflik ve gerileme. müslüman halklar için üçüncü ihtimal yoktur."

    "insanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan islam'a kendi kabulleri doğrultusunda islam'ı yenilenme fikrine her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır.: muhafazakarlar eski reçeteleri modernistler ise başkasına ait yabancı reçeteleri istemektedirler. birinciler islam'ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar."

    "yazı meselesinde japon ve türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nzaran belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı , (osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, japonya kendi latinlerin (romalılar) teklifini reddeder. o bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve komplike olan kendi yazısını korurur. bugün japonya'da okuma yazması olmayan bulunmamaktadır, türkiye'de ise -harf inkılabından sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. bu durum bir sonuçtur ve bu konuda âmâ olanlar dahi görmeye başlamalıdır." (sayfa 25)

    "bütün bizim siyasi ve ahlakî başarı ve başarısızlıklarımız gerçekte sadece bizim islam'ı kabulümüz ve onu hayata geçirmemizin yansımasıdır."

    ve işte vurucu nokta;

    " bu kitaba ( kur'an-ı kerim'e) olan teslimiyet bitmiyordu ancak aktif karakterini kaybetmiş, irrasyonel ve mistik olana tutunmaktaydı. kur'an-ı kerim kanun otoritesini kaybedip buna karşın eşyaların "kutsal"ı oldu. kur'an-ı kerim'in araştırılmasında ve yorumlanmasında bilgeliğin yerini kılı kırık yaran yorumlar, büyük fikirlerin yerini okuma becerileri aldı. devamlı surette ilahiyat formalizmin tesiri altında kur'an-ı kerim hep daha az (anlayarak ve manası düşünülerek) ve daha çok (güzel sesle) okundu ve mücadele, doğruluk, şahsi ve maddi fedakarlıklar hakkındaki emirleri, tembelliğimize aykırı ve sevimsiz olarak , güzel sesle okunan kur'an-ı kerim metninin zevk veren (rahatlatan) sesi içinde eriyip gitti bu doğal olmayan durum yavaş yavaş normal kabul edilmeye başlandı, çünkü bu vaziyet, sayıları her geçen gün artan ve kur'an-ı kerim'le yollarını ayıramayacak durumda olan fakat aynı zamanda hayatlarını onun isteklerine göre düzenleyecek kudrette olmayanların işine gelmekteydi." (sayfa 32)

    "cami minarelerinden ve televizyon vericilerinden halka yönelen mesajlar birbirine zıt olursa ne elde edebiliriz ki?"

    şimdi esas birkaç meseleye gelmek istiyorum, beni rahatsız eden bazı meselelere. izzetbegoviç, çok eşliliğin bu devirde kaldırılmasını kesin surette istiyor. bu kur'an hükmüne karşı gelmek değil midir? önermemek başka, kesin surette kaldırılmasını istemek başka görünüyor.

    aynı zamanda begoviç hristiyanlık ve yahudilik isimli başlık altında; dinler arası diyalogu da tavsiye ediyor. ortak noktaların iletişimi sağlayacağını söylüyor. hristiyanlığın son zamanlarda, ilk haline dönüşünün islam'la ortak olduğunu ve bu sayede birbirine dayanak olacaklarını söylüyor. yahudilik için de siyonizmden evvel birçok ortak nokta bulunduğuna değiniyor.

    üzülerek bazı yargılar edinmeme sebep olmuş bu eser aynı zamanda bana birçok şey katmıştır. bu bahsini ettiğim rahatsızlık veren ifadeler de umuyorum ki redaksiyon, çeviri, yayıncılık hatasıdır. bir başka alternatifinden okumadığım için karşılaştırma yapma lüksüne sahip değilim ancak elimdeki tek kaynağa dayanarak bazı endişelerimi dile getirdim. acaba bu anlatılanlar şeytanın sağdan yaklaşmasına kapı açacak şeyler midir yoksa açık seçik bir düzenleme, baskı, yayım hatası mıdır?

    ekleme: türkiye'nin harf inkılabına yönelik ifadelere şahsi kanaatlerimi de kritik etmek adına eklemek istedim. türk dilinin yapısına ve pozitif ilimlerde ilerlemesine uygun olan alfabenin latin alfabesi olduğu kanaatindeyim. ancak henüz çevirileri kazandırılmadan köklü bir inkılabın devrime dönüşmesinden rahatsızım. çünkü bizler geçmişimizi de bu inkılap ile kaybettik. bununla ilgili olarak bu ülke isimli cemil meriç kitabını salık veririm. elbette osmanlıcanın çok daha geniş bir içeriğe sahip olduğunu düşünüyorum. birçok kökenden kelimeyle ifade etmek, çok daha yerli yerinde olacak; kendimizi izah için en doğru biçimdi. yazı dilinde olan arap alfabesi ve osmanlıca maalesef inkılap ile birlikte bir darbe yedi. yalnızca alfabemizi değil birçok değerimizi de kaybettik. bu türkçeleştirme sevdasından daha başka görünüyor gözüme. ezanın türkçeleştirilmesi gibi. haydi "felaha" diyerek halkın anlayacağı hale geleceği fikri atıldı ortaya. felah'ın kurtuluş olduğu söylenmeden, bir şeyler hep karanlıkta kaldı sanki.

    felah'ı karanlıkta bırakmak...