şükela:  tümü | bugün
  • iki kere şair. ayrıca aksisanat dergisi'nin ve http://www.aksisanat.com/ portalının kaptanı.
  • levent karataş'ın ismail cem doğru ile söyleşisi

    ismail cem doğru deneme yayını

    insan yalnızlıktan yapılmıştır demiştin. insan çoğulluktan yapılmıştır da. diye düşünenlerdenim…
    insanın çelişkileri yalnızlığı bir sorun olarak görmekten vazgeçmediği halde kendini keşfetmek konusunda da ısrar etmesiyle başlıyor. en lezzetli yemekleri yiyerek en güzel fizik ölçülerine kavuşmayı ummak gibi… birinden vazgeçse mutluluğu yakalayacak olan insan genellikle vazgeçme kararı alınca ikisinden de vazgeçiyor. insana tanrı’yı sık sık hatırlatması için genlerine işlenmiş egoyla verdiği mücadelenin bedelini yalnızlığa ödetmek adil bir tavır mıdır? düşün, çoğulluk bir dayatmadan başka nedir? yalnızlığın insana kattıklarını hangi kolektif çalışma, hangi örgütlü mücadele ya da hangi teorik işbirliği verebilir. çoğulluk yalnızlığını unutmuş zulmün dayatmasıdır. kimse durduk yere yalnızlığı terk etmek istemez. biz yalnızlığa seni, charles baudelaire’i, nazım’ı, sigmund freud’u, monica bellucci’yi borçluyuz.
    insan yalnızlıktan yapılmış olsa da bunu hak etmenin bir bedeli olmak zorunda. tahsin yücel, orhan pamuk ya da marquez, saramago gibi yazarları sıkıcı bulma eğiliminin kökenine inersek yalnızlığını keşfedememiş olmanın bir defo olduğunu fark edebiliriz. elbette aynı şey kitap okuduğunu çok sevdiğini iddia eden, hatta sahiden hatırı sayılır sayıda kitap okuyan, ama sözü geldiğinde şiiri sevmediğini, anlayamadığını söyleyen eksik okur için de geçerlidir. dilin yaygın olanaklarıyla yetinme eğilimi, kendiyle iletişim kurmaya zaman ayırmamanın bir karşılığı olmalı. çünkü dilin yüksek olanakları bize günlük ihtiyaçları için değil kendimizle kurduğumuz iletişimin kesintisiz olması ve tıkandığı noktalarda sorunu nasıl aşabileceğimizi öğrenmemiz için gereklidir. yalnızlık tüketiminin tehlikeli boyutlara geldiği bir dönemden geçtiğimizi düşünürsek endişelerimde haksız olmadığımı da göreceksin.
    bir editör olarak açıkça itiraf etsen keşke... hiç editör ambargosu uyguladın mı?
    editör ambargosu dediğin tavrı bir şair/yazar için aşılması gereken en büyük sıkıntı olarak görmüyorum. dergileri yöneten tavırda ve anlayışta kişiliklerdeki defoların yansımalarını görmek kadar can sıkıcı bir durum daha olduğuna inanmıyorum. bir editörün kuralları ve tercih gerekçeleri olabilir. bunların tutarlı olması durumunda kimsenin şikâyet etme hakkı kalmaz. ancak editör konumunun sorumluluklarını unutarak egoya teslim olma durumunun yarattığı kin ve öfke dalgası, işi içinden çıkılamaz bir duruma getiriyor. edebiyat ortamında belirli geçmişi olan bir editörün seçimlerinin gerekçesi ezbere bilinmeli. şair bir dergiyi bir süre inceleyince kendisine uygun olup olmadığını, editörüyle uzlaşıp uzlaşamayacağını tahmin edebilmeli. bunlar bir sır olarak kalacak konular değil. küçük yanılgı paylarıyla iki ya da üç sayısını incelediğiniz bir derginin politik tutumu, poetik tutumu, etik tutumu, kadrosu, stratejisi ya da tercihleri hakkında fikir sahibi olabilmemiz gerekir. editörün o günkü keyfi, ruh hali ve dizginleyemediği saplantılarıyla yönettiği bir dergi ister istemez kin ve intikam duygularını tetikleyen unsurlar içerecektir.
    bugüne dek en çok bu konuya dikkat ettiğimi söyleyebilirim. benim görev aldığım ya da bana seçim yapma hakkı vermiş bir dergide herhangi bir tutarsızlığa izin vermişsem tüm saygısızlıkları hak etmişim demektir. ama en azından bilinçli olarak bunu yapmayacağımı bilmenin rahatlığıyla editör ambargosu uygulamış olabilir miyim diye ben sana sormak isterim. yine de tüm bunlar önemini ne zaman yitirir biliyor musun? bir şair bir ambargoyla dalgasını geçip sadece işine odaklandığı zaman… çünkü editör ambargosu dediğin şey şairin varlığını eksiltebiliyorsa, var olmuş bir durumdan söz etmek mümkün değil demektir. duvar dediğin şey varlığıyla rahatsızlık veriyorsa yıkıp geçilmesi gereken bir şeye dönüşmüştür. yıkamayan bir şair bu sıkıntının gerekçesini önce kendi tercihlerinde aramak durumunda…
    "keşke hiç keşke olmasaydı” demişsin akışkan şiirinde. bunu en çok hangi keşke için söyledin?
    keşkenin bir gösterge olma niteliği var. dolayısıyla bir ölçüttür bu haliyle. kişinin kendini ehlileştirme ölçütü. oysa bir özgüven simgesi olarak “benim keşkem yoktur” nidalarıyla doludur etraf. bunun dünyayı sorgulamamak, geri dönüp bakmamak, ders almamak, birine haksızlık yapıp yapmadığı konusuna takılmamak gibi karşılıkları var. tabi soruyu böyle sorunca kimse bu durumu savunmaya kalkmıyor haliyle. kişinin keşkeleri birikimleridir. tabi biriktirmeyip harcamış bir insanın kış aylarında üşümesinin tecrit sürecine dek uzanması kaçınılmaz. ama dedim ya; keşke hiç keşke olmasaydı.
    editör sıkıntısı mı geçer, şair sıkıntısı mı?
    sen beni aradığında “biliyorum on sekiz milyon tane işin var” diye alay etmeye başlıyorsun ya, ölünce beni oraya gömsünler istemem. aslında dünya beni içinde saklamayı hak ediyor mu, bilemiyorum. ama bildiğim bir şey var. o da sıkıntının bir yaşam tarzı olduğu. bazı insanların sıkıntısız hali hiçlikle eşdeğer gördüğünü biliyor olabilirim. sonra bu konuda yetkin olduğuma da inanıyorum. sıkıntıları çözmek konusunda epey deneyim biriktirdim. haliyle anı da birikiyor ister istemez. tam sıkıntılar bitecek oluyor, sonra bir endişe kaplıyor benliğimi. ama bir çıkış yolu buluyorum. eskiden böyle durumlarda yeni sıkıntılar üretmek zorunda kalıyordum. şimdi mevcut sıkıntıların sürelerini arttırmayı da öğrendim. gençlerin deneyimlerimden yararlanmayı reddetmesi de başka bir sıkıntının zemini olma özelliği taşıyor. şu an böyle bir malzemeye ihtiyaç duymadığım için zulada tutuyorum. ilerleyen zamanlarda ihtiyaç duyabilirim.
    mustafa fırat ve şeref bilsel “düşman üretmek arzusundaysan dergi çıkarmalısın” ifadesini birbirlerinden farklı zamanlarda, birbirlerinden habersiz, ama buna yakın bir cümleyle paylaştıklarında tam olarak ne söylemek istediklerini anlamamış değildim. bunun sıkıntı olacak bir yanı olmadığını düşünmüş olabilirim.
    editörlüğü sıkıntı olmaktan çıkarmanın bir yolu şiirden sıkıntılar üretmek olabilir mi? şiirden sıkıntıları olmayanın editörlüğü dünyanın ve toplumun bir sorunu haline getirip yaşadığı üzüntülerin hesabını sorma aracı olarak kullandığı bir yerde sıkıntı üretme ehliyetli biri gerçek sorunlar üreterek bu durumun üstesinden gelebilir.
    ara bir tevriye mi, yoksa bir çoklu anlam mı? neden ara imgesi?
    öyle sanıyorum ki ara’nın adını seçerken zorlandığım kadar beni zorlayan başka bir konu olmamıştır. geri dönüp baktığımda ara’dan önce otuzdan fazla isim üstünde düşündüğümü görüyorum. aslında isimler konusuna fazla takıldığımı söyleyemem. şiirlerimde de yazılarımda da başlık her şey bittikten sonra ortaya çıkar. haliyle kitabın tüm ayrıntıları ortaya çıktıktan sonra ismiyle ilgili düşünmeye başladım. ancak kitap ismi meselesi düşündüğüm kadar kolay çözülemedi. bir şiirin bittiğine karar verdiğimde yaptığım şey şiiri okuyup bana çağrıştırdığı ilk sözcüğü ya da söz öbeğini şiire isim yapmak… yazılarımda da öyle yapıyorum. hatta başka şiirleri okurken de benzer şeyler yapıyorum. “ben olsam şiirin adı ne olurdu” diye her şiir için düşünüyorum ve o isimleri bir yere kaydediyorum mutlaka. metnin çağrıştırdığı ilk ifadeye güveniyorum. ama kitap hazır hale geldiğinde seçtiğim tüm isimler her şeyden önce kitaba yabancı geldi. çünkü kitap iyi şiirlerden oluşan bir metinler bütünü olmaktan ibaret bir iş değildi. içinde bir şairin yaşamının tüm ayrıntılarına yer verdiği iddia edilen bir kitabın adının da bir şeyler çağrıştırması gerekirdi. bulabildiğim isimler kitabımı temsil edemiyordu. sonunda hiç yapmayacağım bir şey yapıp şiir isimlerinden yola çıkarak bir isim düşünmeye karar verdim. başta “ilginç olan her şey” şiirinden yola çıkarak bu ismi kitaba vermeyi düşündüm. bu isimde kararlı olduğum bir süre vardı aslında. sonra “hayli ara” şiiri öne çıktı. kapak sayfasını hazırlarken nedense hayli sözcüğü bir an için gözüme tek başına oldukça güzel göründü. hayli’yi bir sözcük olarak çok kullanışlı bulurum. estetik açıdan, söyleniş açısından ve yüklenebildiği anlamlar açısından hayli oldukça doyurucuydu. ‘hayli ara’ ifadesini biraz daha büyütüp ara sözcüğünü silmek istedim. hayli’yi kapakta tek başına görecektim böylece. dalgınlıktan yanlışlıkla ara yerine hayli’yi silmişim. böylece kapakta bir an için ara tek başına görünmüş oldu. uzun süre donuk bir vaziyette bilgisayar ekranına baktığımı hatırlıyorum. ara bir sözcüğün bir kitaba katabileceği her şeyi katıyordu. boşlukları, arayışları ve çok daha ötesini… geçmişte yaşananları, verilen araları. kitap benim serüvenimde özel bir zamanı değil, geniş bir aralığı temsil ediyor. ara isim olarak bunun karşılığını fazlasıyla vermiş oldu.
    yahya kemal beyatlı mı, ahmet haşim mi? ve seçiminizi neden seçtiğiniz şairden yana kullandınız?
    ahmet haşim’i tercih edenlerin gerekçeleri belli… daha güçlü bir şiir, daha iyi bir insan, kendisinden sonraki kuşaklar üzerinde süreklilik ihtiva eden etkisi. bunlara katılmamakla birlikte iki şair arasında önemli farklar bulunduğu konusuna ben de katılıyorum. ama hiçbir sevgi böylesine bir görmezden gelme hakkını şaire vermez.
    ahmet haşimcilerin “daha iyi şair” gerekçelerinin temelinde “daha iyi şiir” meselesi yatıyorsa bunu tartışmam. ama bu yol bizi orhan veli’yi beğenmeyip ikinci yeni’yi övme sürecine kadar götürür. görüntüdeki tutarlılık kesinlikle yapaydır. haşim, geleneksel şiirin son temsilcisidir. bilinen ölçüleri karışık kullanmak dışında farklı yaptığı bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir. saf şiir ya da sembolizmin fransız şiiri üzerinden dünyaya yayılıp etkinlik alanı oluşturması pek çok ekolde rastlanan bir yayılım değil midir? buradan bir yenilik devşirme çabası biraz suni değil mi? dolayısıyla bu ekolün gösterdiği etkiyi haşim’le başlayan bir sürecin geleneksel şiire taşıdığını kabul etmek gerekiyor. oysa geleneksel şiir formuna bugün konuştuğumuz dili yerleştirmek ve bunu çağdaş batı şiiriyle her aşamada bütünleştirerek yapmaya çalışmak daha büyük bir dönüşümdür. şiirden fazla bulduğu her şeyi atan orhan veli’de ya da kurtuluş savaşının en büyük destanını yaratmış nazım’da hem biçim hem de içerik olarak yoğun yahya kemal etkisi vardır. akademik eleştiri bunu yadsıyıp dalga geçiyor bir bakıma. ama haşim’in başladığı yoldan ilerlediği söylenen şairlerin çağdaş şiir dönüşüm sürecini haşim’den öğrenmedikleri ortada. parnasizim, neoklasizm ve sembolizm dâhil fransız ve yunan şiirlerinin biçimsel özelliklerini klasik türk şiirinin bileşenlerine ekleme misyonunu yüklenen yahya kemal’dir.
    varsın haşim daha iyi şiirler yazmış olsun. orhan veli daha iyi şiirler yazdı diye dağlarca’yı yok saydınız mı?
    şiir kimi zaman kötülüğün kendisi olabilir mi? her şiir iyi midir?
    şiir ve kötülüğün ortak paydaları değişken... ikisi de tüm kalıpları içine alıyor. ikisi de kalıplara sıkışmayı reddediyor. iyi ya da kötü olan ayrıntılar bir sonuç değil. kötü olan süreç kavramını temsil ediyor. iyi olan molayı, arayı, dinlenme süresini. şiir de bir sonuç değil. iyiliğin şiirle anılıyor olması onu ehlileştirme girişiminden ibaret. sen onu ehlileştirirsen aslında bir olguyu onu var eden süreçten koparmış olmuyor muyuz? bir futbol maçının öncesindeki söyleşileri, yorumları, devre arası, tuvalet molası ve maç sonu kritikleri için izliyor olamayız sanırım. ama iyi şiire ulaşmış olma duygusu kırkbeşer dakikalık iki devreyi maçın totalinden çıkarmak anlamına geliyor.
    oysa süreç her şeyidir. kötü şiirin varlığını kabul ediyor muyuz ki iyi şiir olsun. aradığını bulduğunu düşünenlerin aksine ben şiiri ara’maya devam ediyorum. iyi yemek anılarda olur. henüz tüketilmemiş bir yemeğin iyi olup olmadığını bilemeyiz. tadına bakmak bize bir fikir verir sadece. mutfakta durduğu sürece başına her şey gelebilir.
    senden genç bir şairden bir dize isteseydin. bu hangi genç şairden ve hangi dizesi olurdu?
    itiraf istiyorsun ya. işte itiraf ediyorum. tüm hayatım şairleri kıskanarak geçti. genç şairleri, yaşlı şairleri… üstünde yıllarca çalışıldığı izlenimi veren zor dizeleri çok seviyorum. beni ümitsizliğe sevk etmiyorlar. okurken daha kolayına erişebileceğim ümidiyle daha bir şevkle çalışıyorum. oysa basitmiş gibi görünen bir dize gördüğümde yaşama sevincim eksiliyor. bir dili terk edip bir başkasına yerleşme arzusuyla doluyorum. basit ve güçlü bir dizeden ötesi ne olabilir ki? sevgili poe ile dostluğumuzu bozan şu dizeyi, üretildiğinde zimmetime geçirme fırsatını yitirdiğim için kendimi bağışlamıyorum: ve gülerler ama artık gülümsemezler.
    oysa anıl cihan’ın aslında dudaklarının denize kıyısı var’la yarattığı uzlaşı havası bende ayrılıkçı havayı tetikliyor. iki ara’da bir şiirde buluşmak için verdiğimiz mücadeleyle kaç kilometre duble yol yapılırdı düşündün mü hiç?

    düzyazı da yazdın. şiirden daha mı kolay düzyazı şiir?
    düzyazı yazmamaya inanmıyorum. ama düzyazı şiir dediğin şeyin ne olduğunu bilmiyorum. kolayın ne olduğunu da… şiir yazıp yazı yazamamak şarkı söyleyip nota bilmemeye de benziyor. yani imkânsız değil. ama daha çok çarpışan araba kullanıp ağır vasıta kullanma iddiasıyla direksiyon başına geçmeye benziyor. ağır vasıta araçlar yüksektir. aşağıda olanları görmek biraz zor olabiliyor haliyle. aracı hareket ettirme prensibi tüm araçlarda aynı. a noktasından b noktasına aracı götürdüğünü sanırsın. yolda olanları görmezin… aracın da plakası yoksa seni bulamazlar. yolsa başka bir araca mı çarptın, yaya mı ezdin, duvar mı yıktın, bunu bilmeden eve dönüp anılarını anlatırsın.
    şiire ait olmayan bir yazı yazmadım diye avutuyorum kendimi. orhan veli – unutabilmek maviler içinde’de bir şairi yazdım. şiiri anlattım, şairi anlattım. sahnede de şiiri ve şairi anlatıyorum.
    ismail cem doğru dünyalı adın. üç adından hangisinin imgesi daha güçlü sende. hangisininin anlamı büyük bir şiiri tetikler?
    insanlar isimlerini seçemezler. hazır bulurlar ve bununla özdeşleştirdikleri ayrıntılar yakalarlar. adını ya da soyadını değiştirmiş pek çok insan tanıyorum. kimi zorunluluktan kimi de memnuniyetsizlikten. mecbur kalsam hangisinden vazgeçerim diye düşündüğümde bir çırpıda soyadım geliyor aklıma. yönlendirici etkisi olan, hayata doğrudan mesaj gönderen soyadlarından hiç hazzetmiyorum. soyadının anlamını bilmeyen insanlara gıpta ederek geçti çocukluğum. adım desen ayrı bir trajedi. bir arada politik çağrışımlar yapıyormuş gibi görünüp hemen kayboluyor. birer birer kıstırayım diyorum, adıma yapılmış şarkıların bana yapılmamış olmasıyla teselli buluyorum. çocukken adım, şöyle bir emilio butragueno değil diye uzun süre babamı affetmedim. ben isimlere inanırım. misal, yıllar önce galatasaray ragıp adında bir futbolcu transfer ettiğinde isyan etmiştim; ragıp isimli futbolcu olmaz diye. şairler için de geçerli aynı durum. edgar allan poe adının görkeminin yanında nasıl bir adın olacak ki edebiyat tarihinde bir karşılık bulasın. bu yüzden adının önüne ardına eklemeler yapanları anlıyor ve takdir ediyorum. bu anlamda şair isminde kullanılmak üzere tedarik edilmiş isimler içinden kemal’in yeri bende farklıdır. hangi isimle birleştirsen güzel bir ikili yakalamak mümkün olur. ekrem de fena sayılmaz.
    bana ismail diye seslenenlerin bugüne dek sevgisini gördüm genellikle. istisnalar kaideyi sarsmaz. sadece “cem” diyenlerle ilgili güzel anılarım yok. ama iki ismimi birlikte kullanmak kurumsal çağrışımların kapılarını aralıyor. şiir ise daha çok durumsal bir hadise… schiller “dünyayı bölüşün” diyor ya. bir adım, dünyadan payına düşenlerden utanmayı, diğeri herkesin payına düşene karar vermeyi dayatıyor. bu durumda sen de şöyle düşün: biri bana adımı sorduğunda “ismail” diyorum. geri kalan kısmını sorması lazım... yoksa söylemek aklıma gelmiyor.
    sorularınla beni çok sıkıntıya soktuğun için senin de isminin bendeki imgesi başka artık. levent bir müstear isim olarak oldukça cazip…