şükela:  tümü | bugün
  • beyyine külfeti; mahkemede bir olayın, (ileri sürülen bir iddianın) kimin tarafından (hangi tarafça; davalı veya davacı) ispatlanacağı sorunu; belli bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğinin anlaşılmaması, yani olayın ispatsız kalması yüzünden yargıcın aleyhte bir kararıyla karşılaşmak tehlikesi; yasa başka bir çözüm belirlemedikçe (açık bir hüküm içermedikçe) iddia edilmiş bir olayın varlığını, bundan (olaydan) kendi lehine haklar doğan kimse isbat etmelidir.

    maddi hukukun konusuna girer.

    türk medeni kanunu m.6 der ki;

    ''kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.''
  • hukuk dünyasında müddeiye; gerçekte ise karşı tarafa aittir.
  • vergi hukukundaki yeri:

    iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir.

    (bkz: vergi usul kanunu)
  • bu yük genel kanının aksine her zaman davacıya ait değildir, ispat yükünün kimin üzerinde olduğuna dair çeşitli kanun maddeleri vardır:

    adam çalıştıran, çalışanını seçerken, işiyle ilgili talimat verirken, gözetim ve denetimde bulunurken, zararın doğmasını engellemek için gerekli özeni gösterdiğini ispat ederse, sorumlu olmaz. tbk 66/2
    veya
    borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür. tbk 112
  • haksız fiil sorumluluğu ve sözleşmesel sorumlulukta farklı görünür. ama bu konu aslında acayip kafa karıştırıyor.

    ders çalışırken şunun gibi şeyler göreceksiniz:

    "kural olarak haksız fiil sorumluluğunda mağdur failin kusurunu ispata mecbur olduğu halde (tbk 49) borca aykırılıkta sorumluluktan kurtulmak için borçlu kusursuzluğunu ispat zorundadır. (tbk 112)"

    (oğuzman/öz, borçlar genel cilt 1, eylül 2014, s.447)

    haksız fiilden dava açtığınız zaman ispat yükü kesin sizde, onda bişeyok.

    diyelim ki ayşe ve fatma var. siz fatmasınız. ayşe'ye bişeyaptınız, o da size dava açacak. haksız fiildense bu dava, sıkıntı yok, ispat yükü ayşe'de olur. yani sizin gerçekten yanlış bir şey yaptığınızı onun ispat etmesi gerekir.

    fakat sözleşmeye aykırılıkta ihtimaller muhtelif.

    ayşe sizin aleyhinize,

    1. dava açabilir.
    2. icra takibi başlatabilir.
    3. direkt alacaklarınızdan kesebilir. bu, kimi sözleşmelerde düzenlenen ve olabilen bir şeydir.

    1. bu ihtimalde, tamam "davacı iddiasını ispatla mükelleftir" ama borçlu sizsiniz, borçlu olmadığınızı ispat yükü sizdedir. bakın olay nasıl hemen yer değiştirdi.
    2. takibe itiraz ettin ayşe itirazın iptali davası açtı, tamam davayı o açtı ama yine birinci durumun aynısı oldu.

    3. burada sıkıntı var.

    çünkü bu sefer siz dava açacaksınız. bu bir alacak veya menfi tespit davası olacak. ve artık "borçlu" değil, "kendisinden haksız yere tahsil edilen paranın peşinde olan" biri haline gelmiş olacaksınız.

    anlatabildim mi? ayşe'nin iddiası bir sözleşmeye dayanıyor, o iddiaya göre kalkıp sizden kesinti yapıyor, siz de kalkıp o kesintinin iptalini/iadesini istiyorsunuz. davamız bu.

    şimdi buradaki ispat yükü eğer sözleşmeselse, ben borçluysam ve kusursuzluğumu ispat etmek zorundaysam, peki.

    ama artık borçlu değilim, çünkü hem zaten ödememi yapmış oldum, hem de yine zaten tam da "borçlu olmadığımın" tespitini istiyorum. yani ayşe aslında sözleşmeye dayanmayan bir şey yaptı bana. o zaman yaptığı kesinti aslen bir haksız fiil mi? yani daha da o zaman, ispat yükü ayşe'ye geçmemeli mi?

    ay kafam karıştı.

    şimdi ben bu olayda ispat yükü üzerinden gidemeyecek miyim, benimle de konuşmayacak mısın keje, sesini duyamayacak mıyım?

    hadi diyelim menfi tespit davasını kazandım, istirdat için ayrı dava mı açacağım? benim menfi tespitler ihtiyati tedbirlik olaylar oldu hep, tedbiri aldım kafam raad etti. o yüzden, istirdat kısmını henüz bilmiyorum işin.

    neyse ki benim davalı vekilleri pek uğraşmıyor bunlarla fghshdghshfhahd gelen dilekçeler anca kopyala-yapıştır. buna da şükür.
  • madde ve enerji alanında yapılan konularda doğruluk ve yanlışlığa dair yükümlülük olmasına karşın, tanrının varlığı ve yokluğu gibi felsefi tartışmalarda geçmeyen yükümlülük.

    1 ) bilgi çağında ispat yükümlülüğü kavramını tanrının varlığı hakkında kullanma konusu da internet ateistlerinin düştüğü bir diğer komedidir. ispat yükümlülüğü, deney ve gözlemin ulaşabileceği konularda geçerlidir. örnek olarak yan gezegeni gözlemleyebiliyorsak burada canlı yaşamı olduğunu iddia etmek için ispat gerekir:

    ancak yan gezegeni gözlemleyemiyorsak; buradaki canlı yaşamının varlığı veya yokluğu bilinemez. "varsa ispatla" görüşü bilimsel method bilmeyen kişilerin iddia edeceği görüştür. ancak bunun hakkında çeşitli görüşler üretilebilir.

    big-bang öncesi de aynı şekilde gözlemlenemeyeceği için, tanrının varlığı veya yokluğu hakkında "big bang zamanına ışınlan eheh" demesi saçmalıktır, zira kendisi de ulaşamaz. kendisi de bir yokluk hakkında yorum yapamaz.

    burada işin içine felsefe ve eldeki bilimsel verilerle yapılan değerlendirme girer. burada da ateizm ve diğer inkarı akımlar sınıfta kalmaktadır: zira sıfır noktasındaki tanrı modeli hem akla hem güncel kuantum bilgilerimize uygundur; fakat sıfır noktasına dair ateizmin bütün görüşleri, kaba bir tabirle çöptedir:

    (bkz: #63086864)

    siz "bu geniş evrende uzaylılarin var olduğu fikri, olmadığı fikrinden çok daha doğru görünüyor" diyen hawking'e "hurafeci", "ispatla!" demiyorsaniz burada bu bunu ağzınıza almanız tamamen tutarsızlıktır.

    daha iyi açıklayalım:

    örnek olarak evrenin dışını gozlemleyemeyiz. dolayısıyla evrenin dışına çıkma gücümüz olmadığı için, evrenin dışında "başka evrenler mi var, casper görünümlü nesneler mi var" bilemeyiz.

    bu bilgi deney ve gözlem bazında dogrulanamayacagi gibi, yanlişlanamaz da.

    bu durumda iki tarafın da gözlem ve deney konusunda veri getirmesine gerek yoktur.

    tartışma bu etapta akla ve felsefeye döner. bildiğiniz üzere akıl, deney ve gözlemin aştığı noktada bilgi edinme ehliyetine sahip bilgi kaynağıdır.

    bunlarin imkanı üzerinde tartışır ve iki taraf da delillerini ortaya koyar, doğrulanan veya yanlışlanan görüş bizimle olmamış olur.

    kimse odada sandalye var mı yok mu demiyor. sadece gözlemlenen kısmı 92 milyar ışık yılı olan evrenin doğum öncesinde varlık aleminin nasilligini sorguluyor.

    varsa eldeki bilimsel veriler kullanılıp, mantık ilkeleri ortaya koyularak savunmaya geçilebilir. zaten akli tartışmalar böyle ilerler.

    dolayısıyla, deney ve gözlem gücümüzün olmadığı konularda ispat yükümlülüğü ilkesi geçerli değildir, tarafların dogrularini iki kaynaktan da ortaya koymaları gerekir.

    ama lütfen artık şu tanrı tartışmalarında bu yükümlülükten bahsedip felsefi intibaniza zarar vermeyin.

    edit: özel mesajdan bir arkadaş: "ama hawking uzaylılar kesin var demiyor!" dedi. bunu dememe sebebi elbette uzaylıların olmadığı bir evren modelinin mümkün olmasıdır; aynısını tanrısız bir evren modeli için söyleyemediğimiz için, bunun mutlak doğru olarak sunulmasında makul bir problem yoktur.
  • tanrı'nın varlığı/yokluğu gibi bilim dışı meselelerde ispat yükümlülüğü geçerli olmadığına göre "tanrının varlığı/yokluğu kesindir" gibi bir cümle kurulamaz. dolayısıyla tanrılı bir evren modelinin mutlak doğru olarak sunulmasında makul bir problem vardır.

    1-) kişi tanrının varlığının bilimsel olduğunu, tanrının kesin olarak var olduğunu iddia ediyorsa bu iddiasını ispat yükümlülüğü altındadır.

    2-) kişi tanrının varlığının bilimsel olmadığını, bu konunun felsefenin/dinin alanına girdiğini, tanrının varlığının bilimsel metodlarla değil de bir takım felsefi çıkarımlarla ispatlanabileceğini iddia ediyorsa bildiğimiz anlamda ispat yükümlülüğü altında olmadığı söylenebilir. ancak bu durumda dahi kendisinden makul ve akla yatkın açıklamalar, tanrının var olduğu sonucuna ulaşmasına sebep olan makul gerekçeleri belirtmesi beklenir. kaldı ki bu durumda da objektif bir sonuca ulaşılması mümkün olmayacaktır. kimine göre bu akıl yürütme saçmadır, kimine göre mantıklıdır. dolayısıyla tanrının varlığı/yokluğu meselesi kişiden kişiye değişen, mutlak doğru olmayan felsefi/dini bir mesele olarak varlığını sürdürmektedir.
  • hukuktaki en temel ilkelerden birisi ispat yükümlülüğünün iddia edene ait olmasıdır. (bkz: müddei iddiasını ispatla mükelleftir)
    bu temel kurala da istisnalar getirilmiş ve bir iddia karşısında suçsuz olduğunu ispatlama yükümlülüğü suçlanana yüklenmiştir.
    buna genel olarak iddia yükünün paylaştırılması denir. çünkü malumunuzdur ki hiçbir koşulda kişiden bir kişinin iddiasının aksini kanıtlanması tam olarak beklenemez. ancak bazı durumlarda söz konusu iddiayı kanıtlamak o kadar zordur ki hukuk ezilenin yanında olmak için böyle bir kavram geliştirmiştir. ve ispat yükü taraflar arasında paylaştırılır.
    bu kavram daha çok ayrımcılığın ispatı konularında gelişmiştir. ayrımcılığa uğradığını ispatlamak bir hayli zordur ancak her ayrımcılığa uğradım diyenin karşısında da karşı tarafa ayrımcılık yapmadığını ispatla demek de doğru değildir. burada kişiler ispat yükünü paylaşırlar. peki nasıl olur bu olay?

    bunun türk yasalarındaki bir örneği iş kanunudur. 4857 sayılı iş kanununun 5. maddesine göre işçi, işverenin kendisi aleyhinde ayrımlık yaptığına inanıyorsa bunu ispatlamakla yükümlüdür. ve ancak kişi ayrımcılığın varlığı ihtimalini güçlü bir biçimde gösteren bir kanıt sunduğunda artık işveren böyle bir ayrımcılığın olmadığını ispat etmekle yükümlü hale gelir. yani ispat yükü ters çevrilir.
    bu maddenin konulma amacı da hukuka göre bir ezilen olan işçinin korunmasıdır. örneğin cinsiyeti dolayısıyla işe alınmadığını söyleyen birisinin bunu tamamen kanıtlaması neredeyse imkansızdır. ancak böyle bir iddia karşısında işverenin böyle bir ayrımcılığın olmadığını ispatlaması daha kolaydır. ya da en azından hukuk öyle düşünür.
  • ispat yükü, aksi düzenlenmedikçe iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. bir başka deyişle normal bir durumun aksini iddia edenler, onu ispatla yükümlüdür.
    örnek: bir hakkın kazanılması için kural olan iyi niyetin varlığıdır. ancak bir kimse bunun aksini iddia ederse o zaman kötü niyeti de ispatlamakla yükümlüdür.

    bazı hallerde kanun koyucu bizzat kendi ispat yükünü düzenlemiştir:
    -borçlu borcu ödediğini ispatlayacak,
    -haksız inşaatın iyiniyetli olduğunu haksız inşaat sahibi ispatlayacak.