şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "kahve içeceğime, kırmızı içer öyle bakarım sözlüğe" dediğimde, tam olarak bir saat öncesiydi. ofiste oturmuş, çalışan insan taklidi yapıyordum. o kadar gerçekçi yapıyorum ki, ara sıra gerçekten çalıştığımı zannediyorum. hemen topluyorum kendimi o durumlarda; kalkıp dışarı çıkıyorum. çalışmaya alışırsam tüm hayatım mahvolur, eve iş bile getiririm. oysa ben işe ev götürüyorum. evdeki konforumu elimden geldiğince devam ettirsem de, akşam üstleri "bira olsa da içsek vre" düşüncesini bir türlü engelleyemiyorum. bugün de öyle oldu. işten erken çıkmamı sağlayacak hiçbir bahane gelmeyince aklıma, acil durum planını uyguladım.

    "kız arkadaşımla buluşacağım, erken çıkabilir miyim?". 2011'e kadar kimseyle çıkmayacağımı bilen patroniçe hayret eden gözlerle baktı. hayır demesinin mümkünatı olmadığından (bir kızı bekletmek ölüm fermanıdır), gülerek çıkışımı onayladı. kızıl saçlı sevgilimi alıp eve gidecektim, ofiste oturmak istemiyordum. taksime çıkmak da eskisi kadar hevesle istediğim bir şey değil, hele ki rezalet fıçı biraları suyla terbiye etmeleri sabrımı taşırıyor. neden hiç bir mekan kırmızı tuborg satacak kadar sert olmaz? neden şu merete, tehlikeli madde muamelesi yapar tüm kainat?

    güneşin batmasına saatler kala, yollardaydım. plaza insanları dışarı dökülmüştü. servislerini bekleyen insanların aceleciliğinin ortasından sakin adımlarla ilerledim. aynı güneş gözlüğünü takmış kadınlar bando takımı gibi önümden geçerken, sipsivri topuklu ayakkabılarla yürümeye çalışmalarına hayret ettim. insanların, moda uğruna kendilerine verdiği eziyeti asla anlayamayacağım.

    kızıl saçlı sevgilimi dolabın en altında buldum. beni beklemişti gün boyu, alıp eve götüreceğimi ve arsızca öpüşeceğimizi hayal etmişti. ben de bunu planlamıştım, ofisteki tüm saatleri ileri almaya yeltenmiş ve mesai bitimini öne almayı bile denemiştim. sadece, patronun swarovski taşlı cep telefonunun saatini geri alamayınca, tüm taklalar boşa gitti. kız arkadaş yalanını bu yüzden atmış ve kaçarcasına uzaklaşmıştım. yarın "cumartesi çalışmak" başlığına ağlamadan önce sağlamından içip, bir tane de film izlemeyi planlıyorum. tüm işaretler fight club'u gösteriyor. dövüş filmi gibi bir şeymiş sanırım. severim dövüş filmlerini, fazla düşünmek zorunda kalmadan sonunu getiririm. van damme ve bruce lee kartpostallarını biriktirdiğimi söylemek başka bir entynin konusu olsun. ilk 20 dakikada bulduğum iki golle içine girdiğim rehavetin tatlı yumuşaklığından yazıyorum; içene afiyet olsun.
  • daha önce yaşamıyormuş da o an hayata karışmış gibi hissetmeye sebep olur, esnaf olup dükkan önünde tavla atmaya, çay söylemeye, komşu esnafa dükkanı emanet edip bir koşu biryerlere gidip gelmeye özendirir insanı.
  • hayatımda beni çok mutlu eden büyük küçük çok şey oldu ama en çok mutlu eden hangisiydi diye sorsalar kuşkusuz işten erken çıkmak derim.
  • lise günlerine geri döndüren inanılmaz şey.

    lisedeyken de bu saatlerde evde olurdum ve en önemlisi güneşin açısı, dünyayı, etrafı ve evi aydınlatması da aynı bu şekilde olurdu. hava da aynı böyle kokardı. işte böyle olunca da doğrudan geri gidiyorsunuz zamanda.

    eylül'de gel...

    (bkz: hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeği)
  • küçükken tebeşir almak için dersten çıkmak neyse büyüyünce işten erken çıkmak da odur.

    (bkz: çocuklar gibi şendik)
  • kar yağdığı için işyerin servisleri erken kaldırıyor ve bu nedenle erken çıkıyorsan bil ki bunun adı yetişkinler için kar tatilidir! mutluluğu ise ilkokuldaki çocuğun sevincine eşdeğerdir.
  • küçük bir ofiste feci dikkat çeker. ancak verdiği hazza sonuna kadar değer.
  • iş hayatının yarattığı dilin bir parçası. kişi aslında zamanında çıkmaktadır fakat haftanın çoğu günü normalden 1-2 saat “geç” çıktığı için normal çıkış saatinde çıkınca erken çıkılmış gibi algılanır. iş arkadaşları ve patron “ooo erkencisin bugün” şeklinde imalı laflar ederler. bu lafın altında yatan “10-12 saat çalışsana kardeşim, nereye gidiyorsun? ”dur. bundan dolayı kişi gereksiz yere kendini suçlu hisseder. halbuki hiç gerek yoktur, el kol sallanarak çıkılır ve dışarıda da bir hayatın olduğu anlaşılır.
  • rutinin bozulması sebebiyle, insanın bu işte bir yanlışlık var demesine neden olabilecek durumdur.
    özel bir işinizi halletmek için, işten öğlen çıkıp, işinizi düşündüğünüzden erken bitirdikten sonra, kafayı kaldırıp etrafa bakılması sonucunda, yeni bir oyuncak sahibi olmuş çocuk sevinci ve şaşkınlığı içine düşülebilir.
    öğle vakti, insanların kadıköyde sokağa atılmış masalarda kahve içtiğini görüp, hayvanat bahçesinde gezen insan tavrıyla uzaktan bakarsınız. sonra canınız çeker, oturur, bir orta kahve de siz söylersiniz. insanlar geçer önünüzden, sabah saatlerinden farklı olarak kimse koşmaz. insanlar ağır adımlarla, sohbet ederek, o anın gevşekliğini sonuna kadar yaşayarak yürür. siz şaşkın bakarsınız. doğal çevrenizden, ofisin dört duvar, üç penceresinden uzakta, tekinsiz ama çekici bir yerde olmak aklınızı çeler. ‘’bu insanlar neden işte değil, niye sadece ben çalışıyorum, ben de burada oturup kahve içmek istiyorum, tamam lan, ofise gidip istifayı veriyorum’’ gibi fantastik fikirler dolanır kafanızda. sonra içtiğiniz kahve için önünüze bir hesap gelir ve anlarsınız neden çalıştığınızı.
  • işten erken çıktığı halde servise yetişemeyen arkadaşlar için üzüntüye de vesile olur.

    metrobüse binmek sıkıntı değil, metrobüs durağına gidebilmek sorun.